VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
06 Kasım 2015 Cuma | Anasayfa > Haberler > Savaşlar insanı büyütür
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Savaşlar insanı büyütür

Müge İplikçi, Balkan göçmeni olan dedesinin hatırasından etkilenerek kaleme aldığı yeni romanı “Babamın Ardından”da göçün yaraladığı hayatları işliyor. İplikçi romanı için “Göçün genç bir zihindeki tahribatını anlatmak istedim. Göç, tıpkı savaşlarda olduğu gibi en çok gençleri ve kadınları vuruyor” diyor.


Kitabınız Makedon bir şairin dizeleriyle başlıyor. Sitare, ablasına yazdığı mektuba bu dizelerle başlıyor. Neden böyle bir başlangıcı tercih ettiniz?

Kitabın en temel izleğini bu şiirde bulmak mümkün. Yıllar sonra ayrı düşmüş iki insanı birbirine bağlayan bir öykü var o şiirde. Ortak bir geçmiş olmasına rağmen, savaşla koparılmış, tuzla buz edilmiş bir geçmiş o. Şiirdeki o satırlar, yeni savaşlar eşiğindeki bir dünyada, tamamen tesadüf ama bir o kadar da kendiliğinden gelişen bir buluşmayı ele vermesi anlamında çok önemli bir yerde duruyor. 1912’den 2014’e taşınan bir mektup gibi.
Bana gelince, bu şiiri yazan kişiyle tanıştım. Goethe Enstitüsü’nün özel bir projesinde Bursa’da, Uludağ Üniversitesi’nde, aynı oturumda yazdıklarımızı paylaştık genç okurlarla. Bu özel projede ben ‘Arı’ diye bir öykü yazmıştım. Bu öykü, Tezcanlı Hayalet Avcıları adlı kitabımda var. Orada bir bekleme sahnesi mevcut. Bir ağacın altında bir babaanne ve torun, bir kadın ve çocuğu bekler. Bekleyenler, Ülker ile babaannesidir. O zamanlar adlarını bilmiyordum elbette!
Neyse. Gelelim Uludağ Üniversitesi’ndeki okuma gününe. O derin, mavimsi salonda benden önce Madrizov o güzelim şiirini okudu; sonra ben öyküyü okudum. Öyküyü okurken tuhaf bir şey oldu. Öyküyü yazarken hiç hissetmediğim bir duyguydu bu. Sanki öykünün içindeydim, sanki orada, ağacın altında oturmuş, önünden göç kafileleri geçen biriydim. Dahası, salondaki öğrencilerin gölgesini de öyle hissettim. Acayip bir andı!

Şiirle öykünün o mavi mekânda buluşma noktasını çok düşündüm, sonrasında. Balkan öykülerindeki ortak hüznü ve rengi başka bir boyutuyla kavradım sanki. Ve bu öykünün bana anlatmak istediği ayrı bir şeylerin olduğuna karar verdim. Babamın Ardından, ağırlıklı olarak bu duygu yüzünden yazıldı. Bir Balkan göçmeni olan dedemi hep hatırlayarak...


Sitare yazdığı mektupta “okulu bıraktım, hayatı öğrenmem gerekiyor” diyor. Sizce insan, hayatı ne zaman öğrenmeye başlar?

Kitaptan bağımsız olarak soruyorsanız insanın hayatı öğrenme ya da anlama eşiğini geçtiği yer, ‘asla’ demeyi bıraktığı yer ve zamandır bence. Bunun için yaş sınırı yok! Hayatın o tanımsız denklemini çözmek yerine, o denklemi anlamaya çalışmaktan bahsediyorum. Kitaba gelince: Sitare’nin okulu bırakması, o çok sevdiği edebiyatı bir yana atıp, kendini hayatın içine itiyor olması, genç bir insan için son derece önemli bir adım. Ancak Sitare’nin seçimi bu işi çözmeye yetmez. O, sonuçta bir savaşa gidiyor. Hayatı anlamaya gelecek olursak, savaşların insanlara bir şey öğretmek yerine, hızla büyüttüğüne ve onları, çok kısa zamanda yaşayan ölüler haline dönüştürdüğüne inanıyorum. ‘Asla’ların bolca hüküm sürdüğü keskin alanlardır savaş alanları. Haklı, haksız tanımaz. Genç insanları savaş yerine yaşama bırakacak ipuçları olabilse keşke elimizde! Dünyanın gidişatı bu umudu daha da söndürüyor...

“Düşlerin peşinden gitmeliyiz, yoksa ruhlarımız rahat etmez” diyorsunuz. Size göre ruh ve düş arasında nasıl bir ilişki var?

Çok önemli bir bağ var. Düş görmediğiniz müddetçe ruhunuz ketum bir biçimde sessizleşir, susar. Elbette 21. yüzyılın insanının düşlerine bakmayı önemsiyorum burada. Şu an kıstırıldığımız yerde ne kadar düşsüz bir yaşamın içinde debelendiğimizi görüyorum. Ruhlarımız için hiç iyi değil. Düşlerimizin sınırları ürkütüyor beni.

SAVAŞA GÖZ YUMANLAR

Pullu karakter paşalardan adeta nefret ediyor. Savaşların ve kaybettiklerinin sorumlusu olarak onları gösteriyor. Sizce de dünyanın neresinde olursa olsun birtakım askerler istediği için mi savaşlar çıkar?

Bunu Pullu’nun söylemesine gerek bile yok. Balkan Savaşı’na baktığınız zaman orada yaşanılanların çoğu bu paşaların sorumsuz davranışlarıyla kendini belli ediyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkan Savaşları ile kurduğu ilişki, içler acısı bir ilişki. Buradaki eleştiri, savaşa karar veren ve savaşı meşru kılan bütün bakışlara yönelik bir eleştiri. ‘Onca genç insan niye öldü?’ sorusu çok önemli bir sorudur ve bu soru bugün hâlâ hakkı verilerek sorulan bir soru değil. Cevabı da yok zaten! Savaşa göz yumanlar... Pullu’nun haz etmedikleri bu kişiler. Doğrusu benim de.


Göçten söz edildiğinde genellikle göç eden kişinin geleceğine yoğunlaşılır. “Bundan sonra ne olacak?” sorusunun cevabı aranır.Ancak siz kitabınızda farklı bir açıdan bakarak göçün geçmişe yönelik etkisine yoğunlaşıyorsunuz. Geçmişi birçok kez yeniden yazdırdığını ifade ediyorsunuz. Bunun anlamı nedir?

Kitabı, özellikle genç bir çocuk üzerinden kurguladım. Ülker’in bütün anılarının nasıl parça parça hale geldiğini tartışmak ve göçün genç bir zihindeki tahribatını anlatmak istedim. Göç, tıpkı savaşlarda olduğu gibi en çok gençleri ve kadınları vuruyor. Ve sanırım en çok geçmişle gelecek arasındaki köprüyü zedeliyor. Bu yüzden, sözünü ettiğiniz gelecek, aslında, hep kaçılan bir geçmiş anlamına da geliyor. Ancak Ülker için bu geçmiş, kaçılacak değil, sığınılacak bir yer. Büyüklerin gelecekle kuramadığı bağı, o geçmişe tutunarak var etmeye çalışıyor. Bunu bizzat gözlemledim ve bu bana çok ilginç geliyor. Bu tür durumlarda orta yaşlılar unutmayı, çocuklar ise hatırlamayı tercih ediyor. Kitabın masalımsı yanı da bu yüzden zaten.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163