VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Nisan 2018 Pazar | Anasayfa > Haberler > Savaşta erkek ölür kadın ve çocuk ise bedel öder
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Savaşta erkek ölür kadın ve çocuk ise bedel öder

“İncir Kuşları”, “Piruze”, “Şahika” ve “Feraye” romanlarının yazarı Sinan Akyüz, ilk baskısı 50 bin adet yapılan yeni romanı “Solgun Karanfil”de“Yaşanmışlıkları kaybetmek mi daha zor, yoksa hayalleri mi?” sorusu üzerinden okuru bir yandan savaşın acı gerçekleriyle yüzleştirirken bir yandan da yarım kalmış aşkların öyküsünü işliyor.

CEMRE NUR MELEKE


Savaş; öylesine vahşi, öylesine kanlı, öylesine korkunç bir şeydir ki, insanoğlu da onunla birlikte vahşileşiyor.”
İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı yıllarında Balkanlar’da yaşananları anlatan “Solgun Karanfil”in hikâyesi 1941 yılı Mitroçiva’da başlıyor ve 1944 yılına değin Hitler’in Yahudilere ve Arnavutlar’ın bir kısmına uyguladıkları katliam, baskı ve eziyetleri yürek yakıcı bir şekilde okuyucuya aktarıyor. Mitroçiva’da General Miroslav önderliğinde Almanların Belgrad’ı bombalamasıyla Balkanlar’da 4 yıl sürecek olan savaşın izlerini okuduğumuz roman, Akyüz’ün “Piruze”, “Piruze ve Oğulları”ndaki gibi yine gerçek bir hikâyeden uyarlama. Savaş döneminde Müslümanları, Sırpları ve Yahudileri kabul eden Partizanlar grubuna, Nazilere karşı savaşmak için katılan romanın başkarakterlerinden Fikret; babasının ona “Ama sen komünist değilsin, neden Partizanlara katılıyorsun?” sözüne karşılık söylediği cümle, Balkanlar’da yaşayanların hangi dil, din ve ırktan olursa olsun faşistlere karşı birlik olduğunun göstergesi.

Bir tarafta ülkesini Almanlara karşı savunmak için savaşan Fikret, Arben ve Roza; diğer tarafta Fikret’in aşkıyla onu bekleyen, ailesinin başını kapatmalısın baskısına rağmen idealleri olan, öğretmen olmak isteyen ancak Müslüman olduğu için devletten eğitim bursu alamayan Aferdita. “Solgun Karanfil”de Arben ile Roza ve Fikret ile Aferdita arasındaki saf aşkın savaşa yenik düşmesini usta yazar Akyüz, öyle güzel bir üslupla anlatmış ki etkilenmemek mümkün değil.

Romanda birçok karakter var ve hepsinin de hikâyesi ustaca işlenmiş. Arben’in abisi olan Dinçer karakteri, Maçeklerle birlikte çalışmasına karşın faşist değil. Hatta polislerin Yahudileri öldürmek adına planladığı tuzakları önceden öğrenerek ailesini korumaya çalışıyor. Romanın bir diğer karakteri Elya, Partizanlara katılan kızı Roza’yı bulmak için kendini yollara vuruyor ve Almanlar tarafından yakalanarak toplama kampına götürülüyor. Bu kampın girişinde yazan “Buraya giren herkes umudu geride bıraksın! Dante’nin Cehennemi’nden…” cümlesi adeta kampta olacakların önceden habercisi. Umudu ve özgürlüğü kaybetmenin yankısını kadınlarda ve çocuklarda gördüğümüz romanın bu kısmı en can alıcı yerlerden biri. Yıllardır konuşmadığı kız kardeşi Hanna ile toplama kampında karşılaşan Elya, kızı Lili ve arkadaşları Sabriye’nin cehennemde hayata tutunma mücadelelerine tanıklık ediyoruz. Toplama kampındaki kadınların kendi aralarındaki diyaloglarından beni en çok etkileyen kısım şuydu: “Meğer özgürlük, istediğin zaman istediğini yapabilmek ne kadar kıymetli bir şeymiş, şimdi elimden alınınca anladım.” Tüm Yahudi halkını Alman ırkına gübre olarak seçtiğini söyleyen Hitler’in, Yahudilere uyguladığı işkenceler romanda tüm gerçekliğiyle anlatılırken, okurlara aktarılan bir başka gerçek olay da içimizi paramparça eden “Bitten arındırma kamyonu” vakası. Naziler tarafından toplama kampındaki kamyonların gaz arabalarına dönüştürülmesiyle kadınların ve çocukların kandırılarak kamyonda ölüme terk edilişini okurken gözleriniz dolacak. Vatanını geri kazanmak pahasına ailesinden, sevdiğinden ayrılanların hikâyesi “Solgun Karanfil”. Nazi işgalinin gölgesinde yarım kalan aşkların hikâyesi. Akyüz’ün de dediği gibi; “Her tercih bir vazgeçiştir, ama vazgeçilen hep alacaklı kalır!”

Arkadaşının teklifi ile ortaya çıktı

* Romanınızı yazmaya nasıl karar verdiniz? Arkadaşınız Severcan Mehmedi Eralp hikâyeyi size nasıl aktardı?

Aslında o günlerde bambaşka bir hikâye üzerinde çalışıyordum. Bir gün üniversiteden sınıf arkadaşım olan Severcan Mehmedi bana sosyal medya hesabım üzerinden birtakım yazılı dokümanlar gönderdi ve sordu: “Anneannemin hayatını kaleme almak ister misin?” Doğrusu elime geçen bu dokümanlardan pek bir şey anlamamıştım. Çünkü dokümanlar Arnavutça ve Sırpça yazılıydı. Sonra bu mektupları Makedonya’ya gönderdik ve orada Türkçe’ye çevrilip geri geldi. Mektupları okuduğumda çok etkilendim. Oturup etraflıca bir araştırma yaptıktan sonra da “Solgun Karanfil”i yazdım.

*Savaşın çocuklar ve kadınlar üzerindeki etkisi konusunda neler söylemek istersiniz?
Savaşta erkekler ölür. Kadınlar ve çocuklar ise bedel öder! Bence kadınların ve çocukların esir kamplarında maruz kaldığı işkenceler, özellikle kadınlara yapılan tecavüzler, bir kere ölmekten daha zor bir hayattır, bedel ödemektir. Bence savaşta ölen erkekler kadınlara göre çok şanslılar. Çünkü bir kere ölüyorlar. Peki ya kadınlar ve çocuklar? Onlar her gün ölüp ölüp diriliyorlar.

*Romanınızda çarpıcı ve düşündürücü bir cümle geçiyor. “İnsanın faşistlerden nefret etmesi için mutlaka komünist olması gerekmiyor.” Yaşadığımız dönemde de hala aynı tartışmaları yaşıyoruz. Sizce tarih tekerrür mü ediyor?
Bence insanoğlu dünyanın hâkimi olduğu müddetçe tarih tekerrür edecek. “Solgun Karanfil”, 1940’lı yılların bir hikâyesi. O dönem de işgal var, savaş var, soykırım var. Sonra 1990’lı yılların hikâyesine dönüp baktığımızda, Balkanlar’da yine işgal var, savaş var, soykırım var. Sizce de bu tarihin bir tekerrürü değil mi?

Paylaş