VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Ağustos 2012 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > “Sen de yazar mı oldun?” denmesinden çok korkuyorum
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

“Sen de yazar mı oldun?” denmesinden çok korkuyorum

Mahir Ünsal Eriş, “Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde” isimli kitabında geçmiş zamanın nostaljiden uzak bir taşrasını anlatıyor.

Canan Hatiboğlu

Edebiyat dünyası olarak sizi çevirmen kimliğinizle tanıyoruz. Yazma süreci de nasıl şekillendi?
21 yaşından beri düzenli olarak çeviri yapıyorum ama 30 yaşına kadar yazmak aklımda yoktu. 2010’da yazdığım öyküleri koyduğum bir blog açtım. Aslında hayalim bir roman yazmaktı. Amiyane bir tabir olacak ama antrenman olsun diye öykü yazmaya başladım. Buradan öyküyü küçümsediğime dair bir sonuç çıkmasın. Açtığım blog’u üç-beş arkadaşım dışında kimse okumuyordu. Onlar da iyi şeyler söylüyorlardı ama bundan da hiçbir zaman emin olamadım. Bir takım aracılıklar oldu; Levent Cantek’le tanıştım. Dosyayı götürdüm ve kendisi beni beş buçuk ay hiç aramadı. Artık tamamen vazgeçmiştim ve yoktan yere kendimi rezil ettim diye düşünüyordum. Bu arada Levent Cantek beni çağırdı, “Şurayı eksilt, burayı düzelt, şurayı toparla” dedi. Fakat benim biraz moralim bozulmuştu bu durumdan... Bir buçuk ay sonra söylediği değişikliklerin yapılıp yapılmadığını kontrol için mail attı, “Hadi bitir de yayınlayalım” diye... Fakat benim biraz şevkim kaçmıştı bu işten. Sadece bazı imla hataları, ufak tefek anlatım bozuklukları dışında hiçbir düzeltme yapmadan aynı dosyayı geri gönderdim; o haliyle de basıldı.
Hikayeler pek çokları tarafından ilk bakışta belki kapaktan belki de arka kapak yazısından dolayı otobiyografik öğelerin ağır bastığı bir kitap olarak algılandı. Hikayelerin ne kadarı siz, ne kadarı çevreniz?
İçlerinde tam olarak Ahmet bizim Ahmet’tir, Mehmet bizim Mehmet’tir diyebileceğim kadar net, gerçek insanlar yok. Ama Ahmet’in içinde biraz benim Mehmet Amcam, Ayşe’nin içinde biraz benim Fatma Teyzem muhakkak vardır. Aslında olan insanların olmayan hikayeleri, olmayan insanların olan hikayeleri...
O YILLARIN MAYASI
Siz de Bandırma’da büyümüşsünüz. Dile baktığımıza hesaplaşan bir dil olmasa da sizin yaptığınız o yıllarla bir tür hesaplaşama olabilir mi?
Kişisel olarak belki var ama toplumsal olarak, benim bu kitapta çok yapamadığım ama yapmak istediğim başka bir şey vardı. Bu yıllar çok tatsız yıllardı. Ailelerinin fertlerinin birer birer eksildiği, arabalara konulup götürüldüğü ve bir daha dönmedikleri zor zamanlar yaşandı. Yaşananlar “çok tatsız şeyler oldu ama geçti gitti, takılmayalım oralara” diyebileceğimiz kadar basit şeyler olmasın istiyorum. Özellikle vurguladığım politik bir mesajım yok bu kitabın içinde... Ama hikayeler, ortada bir kavga vardıysa kaybeden tarafın insanlarının hikayeleri olduğu için başlı başına aslında politik bir duruşu olmuş oldu. Bugün nasıl insanlar olduysak, ne kadar zaaflıysak, eziksek, mutsuzsak, mutluysak, neşeliysek, boş verebiliyorsak bunlar hep o yıllardan gelen mayamızın ürünü... O yüzden bu yılların iyisini de kötüsünü de hiç unutmamayı, ama hiçbir zaman popüler kültürün nostalji olarak bize satabileceği bir malzeme olarak almamayı anlatmaktı derdim. Çok usta bir yazar olmadığım için bunu çok iyi veremedim belki ama en azından bu duyguyla yazdım diyebilirim.
Bir yandan da öykülerde de taşranın taşra olmaktan çıktığına dair bir serzeniş var. Mesela bir öyküde Erdek’te eski sevgilisini beklerken bundan yakınan bir genç görüyoruz. Sizin tavrınız da mı öyle?
Bugün bizim de taşra diye fetişleştirip çağdaş sanat ürünleri devşirdiğimiz alan da bizim anlattığımız gibi bir taşra değil artık. Ne Nuri Bilge Ceylan’ın, Kaplanoğlu’nun anlattığı taşra öyle, ne de taşra anlatısı içeren romanların, hikayelerin anlattığı taşra... Artık çok değişti. Büyük şehirlerin semtleri gibiler... Çünkü artık internet var ve televizyonun bile gözden düştüğü bir çağda yaşıyoruz. Bu aradaki mesafeyi kapattı. Mesafe kapanınca buradaki insanlar İstanbul’da ya da İzmir’de yaşıyorlarmış da geçici olarak Bandırma’da vakit geçiriyorlarmış gibi bir havaya büründüler ve bu oradaki havayı çok etkiledi. Bandırma’yı, Biga’yı, Çanakkale’yi... Buraları 10 yıl önce görmüş olsaydınız, şimdiki hallerine baktığınızda paniğe kapılırdınız. O kadar büyük değişiklikler, oraya ait olmayan bir hava var ki oralarda... Sosyal ilişkileriyle, toplumsal normlarıyla, ahlak anlayışıyla, oturuşuyla, kalkışıyla, aile yapısıyla o taşrayı bulmak artık imkansız. Zaten biz taşrayı anlatmakla, anlattığımız taşrayı nostaljik bir unsur olarak anlatıyoruz. Çünkü o taşra artık tükendi.
Hikayelerin romanı çağrıştıran bir tarafı var aslında... Mesela bir yerde Gülderen’in hikayesi anlatılırken, başka bir hikayede, benzer bir hikayesi olan bir başka Gülderen’in ismi geçebiliyor. Özellikle bir kurgu mu var?
Evet, özellikle bir kurgu yapmak istedim. Fakat bir boyut farklılığı da var bir yandan da... Hikâyelerde benzer kişiler olsalar da bir şekilde aynı zaman diliminde ve yerde değiller. Aslında “bu insanlar var ve kafamın içinde hepsi bir mahallede oturuyorlar” fikrini gerçekleştirmek istedim. Hepsi gerçekten olan bir dünyada da karşılıklı olabilecek insanlar... Birbirlerini tanıdıklarını inkar edemeyecek kadar yakın olsalar da aslında ama hiçbirinin hiçbiriyle teması yok. Hiçbirindeki Ahmet, bir diğer hikayedeki Ahmet değil.
Dilinizi en çok kime yakın buluyorsunuz? Mesela ben Barış Bıçakçı’ya çok yakın buldum...
Bunu çok duydum ve bundan çok mutluyum. Fakat şunu özellikle belirtmem lazım, ben uzun süre uzun süre yeni edebiyat takip etmedim. Bu cehaletimden ötürü de benim Barış Bıçakçı’dan çok geç haberim oldu. İlk “Bizim Büyük Çaresizliğimiz”i okudum ve inanamadım. Bana kitabın bir bölümünü yazma ödevi verselerdi, inanıyorum ki çok benzeyen ifadelerle yazardım ama Barış Bıçakçı olağanüstü bir yazar... Yalnızca yazar duygusu, ruhu, yeteneğiyle değil; aynı zamanda müthiş bir gözlem ve kurgu yeteneği var. Ve dili muazzam... Böyle bir şey dendiğinde ister istemez hoşlanıyorum ama tabii Barış Bıçakçı’nın yanında benim esamem okunmaz.

Öykülerde yazar sahteliği yok

Genel olarak tavrınızda kendinizi yazarlığa yakıştıramamak gibi bir durumunuz var.
Biraz var açıkçası, evet...
Neden?
Çok samimiyetle söylüyorum, birincisi utanıyorum. Biri benim kitabımdan bahsettiğinde ya da benim bir cümlemi bir yerde dile getirdiğinde kendimi nereye saklayacağımı bilemiyorum. Kitabın yayınlanmasının 19. gününde editörüm Levent Cantek “ikinci baskı yapıyor” dedi ve ödüm koptu. Çünkü insanlar duyacak ve ikinci baskı yapmış hayırlı olsun diye tekrar arayacaklar... İkincisi bu kitabın aynı anda hem olumlu hem olumsuz bir özelliği var benim için... Olumlu yanı, bu öykülerin hiçbirini bir gün kitap olacağı düşüncesiyle yazmamıştım ve içinde hiç yazar sahteliği yok. Olumsuz yanı ise kitap olacağını hiç düşünmediğim için hiç yazar kafasıyla ölçüp biçip, derli toplu bir şey koyamadım ortaya. Bu yüzden birinin karşıma çıkıp “Sen de yazar mı oldun canım...” demesinden çok korkuyorum. Çünkü olmadım. Ben bir şeyler anlattım, bir kitaba dönüştüler, belki de bir daha hiçbir şey anlatamayacağım. Bir yazar olarak değerlendirip, yazarmış gibi eleştirilmekten çok korkuyorum çünkü gerçekten öyle bir cüretle yapmadım. Eğer öyle bir cüretle yazmış olsaydım, arkasında dururdum ve derdim ki “Ben bunları yazdım, beğenmeyen okumasın.” Ama gerçekten “Ben bunları yazdım, beğendiyseniz okuyun” bile diyemiyorum.

Paylaş