VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Eylül 2016 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Sevdim seni ey işvebâz
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Sevdim seni ey işvebâz

Deha düzeyinde bir virtüöz, insan ruhunun tüm katmanlarına seslenen eserlerin bestekârı ve yaylı tanburun mucidi Tanburi Cemil Bey, Lütfiye Aydın’ın kalemiyle ölümsüzlüğüne bir kez daha ölümsüzlük kattı.

MURAT MERİÇ



Tanburi Cemil Bey, çağımızın dehası. O kadar ki, bir başka deha Yahya Kemal Beyatlı, 1927 yılında Varşova’da yazdığı “Kar Mûsıkîleri” adlı şiirinde, hayranı olduğu üstadı şöyle anlatıyor: “Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta,/ Tanburî Cemil Bey çalıyor eski plâkta / Birdenbire mes’ûdum işitmek hevesiyle/ Gönlüm dolu İstanbul’un en özlü sesiyle.”
1902, Tanburi Cemil Bey’in oğlu Mes’ud Cemil’in doğduğu yıl. Kasım ayının ikinci haftasında doğan Mes’ud, yıllar sonra “Tanburi Cemil Bey’in Hayatı”nı yazacak ve bu kitap, üstadı anlatan tek ve değerli eser olarak bugüne kadar gelecek. Uzun yıllar baskısı bulunmayan, yakın zamanlarda Kubbealtı Neşriyat tarafından yeniden basılan bu biyografi, ilk elden yazıldığı için mühim bir kaynak.

Tekti, çoğaldı: Şimdi yanına koyacak şahane bir derya var elimizde. Lütfiye Aydın’ın yeni kitabı “Dehanın Sesi”, “Tanburi Cemil Bey’in Romanı” alt başlığını taşıyor ve “yüzü çiçek bozuğu hünkâr imamı Ali Efendi”nin Midilli Girit üzerinden İstanbul’a geldiği günleri anarak başlıyor: Beşiktaş’ta, Dolmabahçe Sarayı’nın olmadığı yıllarda geçen, “bıyıkları yeni yeni terleyen, on beş, bilemedin on altı yaşlarında bir yabancı”nın hikâyesi bu. Sonrasında kendini hafızlığa veren, İstanbul’a gelmekten muzdarip, sevdasını yanında taşıyan bir “yabancı” Ali Efendi: “Deli gönlüne eserler ilham eden, besteler yaptıran o gizli ateş, varsın olduğu yerde öylece, için için yanmayı sürdürsündü. Karısı, dostları, hatta herkes bu gerçeği biliyordu nasıl olsa. Çünkü sevda denilen acı haz, kendini bileli kimliğinin ayrılmaz parçasıydı.” Bu sevdayla yaptığı besteler, yıllar sonra aldığı tanburu aracılığıyla duyulur olmaya başladığında, çevresinde “farklı” biçimde seviliyor. Bir yandan hafızlığıyla tanınırken diğer yandan derdini her dem içinde taşıyor: “Yaptığı bestelerle kendi gönlünün mihrabına dönüp kendi özüne yalvarırken, beri yandan da aşkın gizli derdiyle hoşnut, kendi içine ağlıyordu.” Ali Efendi’yle alakalı şöyle bir bilgi de ediniyoruz kitaptan: Eşiyle “saygı” çerçevesinde ilerleyen “ilişki”si, onu hayata bağlıyor.

Taş plak döneminin assolisti
Kitabın ikinci bölümünde küçük Cemil’le tanışıyoruz. Zihniyar Hanım’la Gülendam Kalfa’yı peşinden koşturan yaramaz Cemil’in hikâyesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun en karışık dönemlerinden birine denk geldiği için olaylarla örülüyor. Örülüyor derken abartmıyorum: Lütfiye Aydın, öykücülüğünü konuşturarak ilmek ilmek örüyor romanı. Kitabı bir çırpıda okutan ayrıntı tam da bu. Ali Efendi’yle Cemil’in yolları altıncı bölümde kesişiyor. Sonrası, Tanburi Cemil Bey’e uzanan yol. Kitap, 1876’da başlıyor, birden on yıl sonrasına atlıyor ve ilerliyor. Uzun uzun anlatıp kitabın heyecanını kaçırmayayım, biraz Tanburi Cemil Bey’den söz edeyim… Külliyatı yakın zamanda Kalan Müzik tarafından (10 CD ve bir plağı içeren kitapla) piyasaya verilen üstad, taş plak döneminin assolisti! Biraz tarihe dalayım ve tozlu raflardan çıkarttığım kimi bilgileri paylaşayım ki dönemi daha iyi anlayabilelim: İstanbul’da ilk plak stüdyosu ve ilk plak baskı atölyesinin kuruluş tarihi, 1898. 1900’lü yılların başı, plak sanayiinin hızla geliştiği yıllar. 1948’de 33’lük plaklar, 1952’de 45’likler üretilmeye başlıyor. O döneme kadar, taş plakların saltanatı hüküm sürüyor. Memleketin ilk plak şirketi, Blumenthal Biraderler tarafından kurulan Orfeon. 1906’da, oldukça erken bir dönemde Odeon’un distribütörlüğünü alan biraderler, 1911 sonrasında kendi şirketleri Orfeon’u kuruyor. Orfeon, Tanburi Cemil Bey’in plaklarını yayınlayan şirket ki bu plaklar, 1912’de Feriköy’de ilk plak fabrikasını kurmalarını müteakip yayınlanıyor. Tanburi Cemil Bey’in assolistliği, biraz da o dönemde korsancıların gözdesi olmasından. Taş plak döneminde en fazla korsan plağı basılan isim. Orfeon’dan çıkan plakların korsan baskıları Regent etiketiyle piyasaya sürüldü. Dönemin ilginç kayıtlarından biri, “Pembe Kız” operetinden ezgiler çaldığı plak. Bu plakların kayıtları daha önce Crossroads tarafından üç CD hâlinde derlenmişti. Külliyatta, 1905-1915 arasında, üç ayrı plak firması için yapılmış plaklarda bulunan toplam 130 kayıt derlenmiş. İçinde, Cemil Bey’in sadece tanburla değil, kemençe, yaylı tanbur, viyolonsel ve lavtayla icra ettiği taksimler, peşrevler, saz semaileri, zeybek, sirto ve az önce sözünü ettiğim operet kayıtları var. Hafız Âşir, Hafız Osman, Hafız Yaşar, Hafız Sabri ve Hafız Yakub’un okuduğu gazel ve şarkılara eşlikleri de cabası!

Yaylı tanburun mucidi
Tam burada, Tanburi Cemil Bey’in yaylı tanburu icat eden insan olduğunu da söyleyeyim. Roman içinde, 367. sayfada rastlıyoruz bu bilgiye. Mes’ud Cemil’in gözünden babasını gördüğümüz bölüm bu: “Avrupalar görmüş, Türk müziği konusunda Kahire’de kongrelere katılmış, Viyana’da bu konuda konferanslar filan vermiş olsa da babasına asla ulaşamayacağı belli, bunu kesinlikle biliyor. Çünkü Büyük Cemil pek çok açıdan kendisinden daha ilericiydi: Çünkü binlerce yılın alışkanlığını yıkacak kadar cesur davranmış; müzikteki ağırkanlı vuruşların sonunu getirmişti. Çünkü o büyük ustanın, bir metrelik sap üzerinde o şaşılacak hıza nasıl erişebildiğinin, dahası bu çalış sürecinde en lirik duygularını nasıl aktarabildiğinin gizi bugün bile çözülebilmiş değil. Bunu oğlu bile olsa kendisi de çözemedi henüz. Bol mızrap vuruşlu, hızlı, süslemeli çalmasından dolayı geleneği bozmakla suçlayan insanlara inat, Tanburi Cemil Bey, neo-klasik dönemi bitirerek musikide modern dönemi başlatmış bir çığır açıcıydı. Hem bütün bunlardan dolayı hem de bütün bunlara karşın, geleceğin insanıydı işte Tanburi Cemil Bey. Hatta bir başka dünyanın...” Roman, tam da bu sözlerden sonra ve Ankara Garı’nda şahane bir şarkı eşliğinde noktalandığında, kekremsi bir tat kalıyor. Sonrasında yazarın uzun bir notu var. Sonlara doğru şu cümleyi kuruyor Lütfiye Aydın: “Bu kitap elbette ne biyografi, ne tarih ne de bir müzik kitabı… Alışılmışın dışında bir roman yalnızca.” Aydın, Tanburi Cemil Bey’i bir roman kahramanına dönüştürmekten duyduğu mutluluğu anlatıyor notun sonunda ki bizim mutluluğumuz, bununla katlanıyor.

Lütfiye Aydın’ın romanın başına koyduğu Schopenhauer sözünü ben yazının sonuna iliştireyim: “Bir müzisyenin yaratısı, iç özünü ve en derin bilgeliğini barındırır. Ve nesnel soruların şaşırtıcı cevapları, bu melodilerin içinde gizlidir.”
Eski bir plaktan duyduğumuz Tanburi Cemil Bey’in sedası bu kez bu romanla kulağımıza ulaşıyor. Cevapları bilmem ama alacağınız tat, o melodilerin içinde gizli.



Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163