VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
09 Şubat 2011 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Sevgilisini sebzeli yahniye benzeten yazar
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Sevgilisini sebzeli yahniye benzeten yazar

“Soylu Sınıfın Sonbaharı” Elias Canetti’nin 2. Dünya Savaşı yıllarında sığındığı İngiltere’ye dair keskin ve acımasız gözlemleriyle dolu...

Mehveş Evin


Elias Canetti, “Soylu Sınıfın Sonbaharı”nda daha ilk sayfadan, kendisinden daha ünlü bir yazarın üzerinde ter ter tepinerek başlıyor: T.S Eliot’un ne kadar sefil bir figür olduğunu öyle iştahı kabarmış bir kıskançlıkla anlatıyor ki neye uğradığınızı şaşırıyorsunuz.
II. Dünya Savaşı patladığında karısıyla İngiltere’ye sığınan Canetti, aslında “İngiliz aklı ve kültürünün çöküşü” dediği yüzyıl başını ve ülkeyi tasvir ederken T.S Eliot’u meze yapıyor.
Bir kişiyi veya bir düşünceyi tasvir ederken bambaşka bir konuyla ustaca harmanlayıp paketleyiveriyor Canetti. Keskin gözlemlerle süfli dedikodular, derin analizlerle kişisel git-geller birbirine karışıyor. İtiraf etmeliyim ki hiç sıkıcı değil. Aksine, gayet eğlenceli.
Üslup bir yana, okudukça yazarın kişiliğine dair epey bir soru işareti beliriyor okurun kafasında. Ben Canetti’nin hiç de hoş bir insan olmadığını düşündüm. Bu nefret dolu ihtiyarın karşısına çıkmış kadınlara da acıdım. İhtiyar diyorum, çünkü İngiltere anılarını 1990’ların başında yazmış... İki metresini ve gerçekten yakınlık kurduğu bazı arkadaşlarını pas geçtiğini de belirteyim. “Bir insan, hayatının
son demlerinde anılarını yazarken neden daha ikincil derecedeki karakterlerde takılır kalır ki?” diye sormadan edemedim.
“Soylu Sınıfın Sonbaharı” şık ve çekici bir isim, ancak kitabın orijinal adını tam da bu noktada belirtmekte fayda var: “Party am Blitz”. II. Dünya Savaşı’nda Almanlar’ın Londra’yı bombalamasına “Blitz” deniyor. “Bombardıman altında parti” diye çevirebileceğimiz adına rağmen savaşa dair direnişçi ve tehlikeli günler yok. İngiliz yüksek sınıfının, Londra’ya yıldırım harekatları yapıldığı sırada uzaktan havai fişek gibi izlediği partiler ve davetler var. Canetti, 1939’da bir sığınmacı olarak geldiği İngiltere’deki “yüksek sınıfları” anlatırken hem bir ulusun hem de dönemin tasvirini yapıyor.
Yüksek sınıftan sadece aristokrasi anlaşılmasın. Dönemin saygın politikacıları, ressam ve bilim insanları, edebiyatçılar, besteciler...

KÜÇÜMSENMENİN SESSİZLİĞİ

Dönemin kültürel hayatında önemli yeri olan insanlara dair epey ayrıntılı tasvirler yapmış Canetti. Ama en çok da İngiliz kibrini, yaşam tarzını anlatmakta müthiş bir ustalık sözkonusu. Şu başlığa bakın:
İngiltere’de “Hiç Kimse” Olmak ya da Küçümsenmenin Sessizliği...
Biraz olsun Büyük Britanya’yı tanıyan, adaya turistik amaçların dışında ziyaret etmiş biriyseniz, okuduğunuz anda “İşte bu” diye içinizden çığlık atacağınız kesin. Hatta yazarın ince ince nakış gibi işleyerek açtığı bazı sosyal davranış kalıplarına, Amerika’nın “WASP”ında da rastlamış olabilirsiniz.
Canetti, bu bölümde “Belli bir sosyal gruptan insanla bir arada olmayı öğrenme sanatı” dediği şeyi lezzetle tariflemeye başlıyor: “Epey dar bir mekanda bir araya geliniyor, herkes birbirinin burnunun dibinde, ama birbirine değme yok.”
Birbirine değip değmeme meselesi kitabın pek çok bölümünde karşımıza çıkıyor: Ne de olsa İngiltere’deyiz ve ev sahipleri her ne kadar sevecen, iyi kalpli olursa olsun hep o tuhaf mesafeyi Canetti hissedecek ve okurlarına da hissettirecek: “Mesafe, İngilizlerin korumayı başarmak için en çok çalıştıkları şey, ilkesel bir hünerleridir.”

KISKANÇ VE BENCİL

Canetti, İngiltere’ye vardığında henüz tek bir romanı var. Hiç tanınmıyor ve buna rağmen “seçkin” çevrelerde dolaşıyor, Amersham ve Hampstead’deki partilerden eksik kalmıyor. Bu arada Türk okurunun hiçbir şekilde tanımayacağı karakterler bile öyle kanlı canlı tasvir ediliyor ki ilgisiz kalmak mümkün değil.
Mesela Bayan Phillimore... Bu yaşlı hanımefendi Ritz’in üst katındaki bir süitte yaşıyormuş. Londra’daki çiftliğinde komşusu olan Bernard Shaw’la yakın bir dostluk kuran ve hayatındaki diğer her insandan fena halde sıkılan Phillimore’u Britanya hükümeti, Londra’da “misafir karşılayıcı” görevine atamış. Sığınmacı ve sürgünde yaşayan yabancı hükümet temsilcilerini ağırlayan Bayan Phillimore’un misafirleri arasında De Gaulle dahi bulunmuş.
Ya da Arthur Waley... “Çince, Japonca, ayrıca kaç tane olduğunu kimsenin bilmediği sayıda başka doğu dillerine hakim bir adamdı.” Çinceden en az iki düzine kitap çeviren Waley, Canetti’nin yazdıklarını okumuş tek İngiliz’di! “Benim için Shakespeare ve Dickens’in ülkesi olma niteliğiyle öne çıkan koca ülkede yalnızca tek bir okura sahip olmanın ne anlama geldiğini bir hayal edin.”
Daha tanınmış isimlere, hatta bu kitabın en önemli karakterine gelelim... Iris Murdoch için açtığı başlık, kitabın en gerilerinde yer alıyor. Tıpkı Eliot’a saldırdığı gibi kafadan eski sevgiliye de saldırıyor Canetti. Yünlü zevksiz çamaşırlarını da partal sandaletlerini de anlatmayı ihmal etmiyor...
“Iris Murdoch’u Oxford’un sebzeli yahnisi diye tanımlayabilirsiniz. İngiliz hayatında küçümsediğim, değersiz bulduğum ne varsa, yerleşmiş kalmıştır onda...”
Murdoch’ın biyografisini yazan Peter Conradi, ikilinin üç yıl süren aşk ilişkilerini “kapalı bir odada kalan iki hipnozcu” olarak tarif eder. Murdoch, ikinci romanını Canetti’ye ithaf eder hatta Misha Fox karakterini sevgilisinden esinlenmiştir. Ancak Canetti bundan fena halde tiksinir.
Aslına bakarsanız Canetti, Murdoch’u fena halde kıskanıyor. Kendisinden daha fazla üreten, tanınan bu pasaklı fakat baştan çıkarma canlısı kadına “her şeyi o öğretmiştir.” Murdoch, Canetti sayesinde romanlarındaki kadın düşmanı karakterini kanlı canlı yaratmayı başarmıştır.
Canetti, anı kitabını “Kibrin Çeşitleri” ile bitiriyor. İngilize has kibri ve nefret edip kıskandığı isimlere olan öfkesini son bir kez kusarak...
Bu arada kendi kibirinden hiç bahsetmiyor. Ve kendisinde bu kadar karmaşık duygular yaratan İngiltere’de nasıl olur da 40 yıl yaşadığını açıklayamıyor.

ESKİ DOSTLAR

Şair Franz Steiner: “Bir kadın onunla nişanlanmaya kalktığında o öldü. Onu Oxford’da tanıyan ve düşüncelerinin, ruhsal dünyasının etkisi altında kalan İngiliz yazar Iris Murdoch’tu bu kadın.”
Ressam Oscar Kokoschka: “Savaş yılları sırasında İngiliz kamuoyunun dikkatini hiç çekmeksizin Londra’da yaşadı. Alçak sesle konuşan, sessiz bir adam.”

Yazar Iris Murdoch: “Birçok kadını bir yana bırakacak olursak sayısız erkeğe aşık olmuştur. Her biri farklı ve özel, Iris’in içinde dağılmaksızın dostluklar kurduğu kendi alanında uzman erkeklerdir bunlar. Kimler, neler yoktu ki aralarında; bir ilahiyatçı, bir ulusal ekonomist, bir eski-tarih uzmanı, bir edebiyat eleştirmeni, ayrıca bir filozof ve bir edebiyatçı. Bu edebiyatçı ile ilişkisini çok iyi biliyorum; o edebiyatçı benim.”


Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163