VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
12 Kasım 2011 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Shakespeare, III. Richard ve muktedirin dertleşmesi
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Shakespeare, III. Richard ve muktedirin dertleşmesi

Kevin Spacey’nin görkemli oyunculuğu ile spotları bir kez daha iktidar aynasındaki yüzümüze çevirdi “III. Richard.” Bundan 400 yıl önce yazılmasına rağmen günümüz dünyasının siyasi olaylarını, iktidar ilişkilerini yorumlayan “III. Richard” bu yüzden bir falcının kehaneti gibidir... Zaten Shakespeare’i dahi yazar yapan da bu değil mi?

Ahmet Tulgar

Robert Musil, binlerce sayfadan oluşan ve ilkgençlik yıllarından yaşamının sonuna kadar hemen hiç aksatmadan tuttuğu günlüklerinin bir bölümünde Aristoteles’in trajedi anlayışını tartışır. Kendisi ile sürdürdüğü bu tartışmada üzerinde durduğu en önemli saptama şudur: Trajedi taklit yoluyla kişilerin değil, mutluluk ya da mutsuzluğa yol açan eylem ya da olayların canlandırılmasıdır. Bu saptamaya göre trajedinin nihai amacı olaydır. Olay olmadan trajedi olmazken, karakterler olmasa da trajedi pekala mümkündür, Musil’in Aristoteles’ten çıkarsamasına göre.
“Günlükler”de (Tagebücher. Yayıma hazırlayan: Adolf Friese) birkaç sayfa ötede ise Musil’in “Max Lorenz”i okurken yaptığı şöyle bir saptama yer alacaktır: Dramatik olanın özünde
dışsal olaylar o kadar da önemli değildir. Bir ruh gereklidir ve bu ruh öyle niteliklere sahip olmalıdır ki, daha hareket ettiğinde karşıtlık ve çelişki içine girsin.
Bir edebi eserin asırlar sonra hâlâ okunuyor olması elbette salt anlatılan hikâyenin sağladığı bir durum değildir. Bu durum, bu ilgi ancak bu hikâyenin içerdiği, ortaya koyduğu evrensel öğelerinin, elementlerinin bir sonucudur. Hemen hemen zamandışı, bütün zaman ve mekanlarda geçerli, rastlanan bu elementlere, bu oluşturucu öğelere de elbette en fazla ve en görünür biçimiyle insan ruhunda ve onun karakter özellikleri olarak rastlarız.
KAMBUR EFSANESİ
William Shakespeare’in görece gençlik eseri sayılabilecek “III. Richard” oyununun yazılışının (1591- 1593) üzerinden 400 yıldan fazla bir zaman geçtikten sonra hâlâ dünya edebiyatında iktidar ve iktidar ilişkileri üzerine en önemli edebiyat yapıtlarından, tiyatro eserlerinden biri olarak ilgi, okur ve seyirci topluyor olması tam da bununla ilgili. Bütün oyun zaman sıralamasıyla önce dük, sonra kral olarak III. Richard’ın mutluluk ve mutsuzluk diyerek indirgeyebileceğimiz iç
dünyası ve bu karaktere yakın herkesin hayatına yaptığı yıkıcı etki üzerine kuruludur.
Shakespeare, İngiliz tarihinin en fırtınalı dönemlerinden birinin sahnesinde seyircinin önüne koyduğu III. Richard’ın karakteri ve kişisel özellikleri ile öylesine ilgilidir, buna öylesine bir öncelik vermiştir ki, onun karakter özelliklerini tirad, monolog ve diyaloglarda deşifre etmek ile yetinmez, bu özelliklerinin karşılaşmalar ve olaylar içinde ortaya çıkışını yeterli bulmaz, III. Richard’ın karakterini onun bedenine bir mühür vurur gibi eklediği sakatlıklarla kuvvetlendirir. Oysa her ne kadar Tudor vakanüvisleri III. Richard’ın karakter özelliklerinin bedensel sakatlıklarından kaynaklandığı konusunda hemfikir olsalar da, Thomas More’un betimlemesindeki kambur, gelişmemiş kol ve sakat bacak büyük olasılıkla uydurmadır. Portresi üzerinde x ışınları ile yapılan inceleme de bunun uydurma ya da yanlış bir çıkarsama olduğunu ortaya koymuştur.
III. Richard’a Shakespeare tarafından eklenmiş ruhsal ve bedensel özelliklerin hepsi nihayetinde bizi oyundaki olay örgüsüne değil, bu olay örgüsü içinde eyleyen ve etkileyen bir tiran, despot ya da diktatörün çelişik ve handiyse acınası durumuna ve kaçınılmaz sonuna gönderir.
İLK BÜYÜK PORTRE
Ekim ayı başında İstanbul’da da Kevin Spacey’nin sarsıcı, soluksuz oyunundan izleme şansına kavuştuğumuz bu oyuna rahatlıkla bugünkü modern siyasi terminolojimiz ve bakış açımızla yaklaşabiliriz. Ki Shakespeare, dahi bir yazar olarak bu bakış açısının öncüllerinden olmuş gibidir zaten burada. Evet, “III. Richard” iktidar kurumuna ve bu kurumu üreten iktidar ve insan ilişkilerine yaklaşımı ile son derece aktüeldir. Bugün de.
“III. Richard”ı The Bridge Project kapsamında çıktıkları dünya turu çerçevesinde İstanbul’da da sahneleyen yönetmen Sam Mendes ve oyuncu Kevin Spacey de bu durumu birlikte verdikleri bir söyleşide şöyle dile getiriyorlar:
“Tarihsel oyunlardan ayırdığınızda, Güller Savaşı bağlamından çıkardığınızda, ‘III. Richard’ monarşi ve İngiliz tarihinden çok iktidar hakkında bir oyuna dönüşüyor. Bu, bir anlamda modern bir diktatöre dair yazılmış ilk büyük portrelerden biri. 21. yüzyılda yaşayıp tüm gazetelerin birinci sayfalarında Shakespeare’in 400 yıl önce tarif edip dikkatle incelediği karakterlerle tam olarak aynı figürlerin, örneğin Kaddafi veya Mübarek gibilerin hâlâ var olabilmesi şaşırtıcı bir durum. ‘III. Richard’ı uluslararası bir toplulukla sahneye koymak, size onu bütünüyle İngiliz yapan bağları gevşetme imkânı veriyor ve bunu yaparken oyun muhtemelen diktatörlüğün daha küresel bir incelemesine dönüşüyor. Böylesi figürlerin nasıl güvenilir, tarafsız iletişim kuran kişiler olduklarına dair bir şöhret edindiklerini, kaos zamanında düzen vadettiklerini gözlemlemek ilginç. Ancak elbette iktidarı ele geçirdikleri zaman ne kadar yozlaşmış oldukları da ortaya çıkıyor.” (Sam Mendes)
“Başka yüzyıllarda yazılmış oyunların ne kadar olağanüstü bir biçimde esnek olduklarını görmek bana her zaman çok şaşırtıcı geliyor. Örneğin Shakespeare’in ilişkilere nasıl saldırdığını dinlediğiniz zaman, sözcükler kulağa yabancı gibi gelse de gerçekte çok ulaşılabilir bir hal alıyor; motivasyonları çok açık, yankıları çok güncel. Bunu modern bir bağlama oturttuğunuzda oyundaki olayların Kaddafi veya Mübarek gibi biriyle yaşanabileceğini görüyorsunuz; o zaman III. Richard’ın nasıl bu tür kişiliklerde, medya ve manipülasyonda, ittifaklar ve küçük kıskançlıklarda yankısını bulduğu daha iyi ortaya çıkıyor. Shakespeare’i iyi tanımayan çağdaş seyirci için bile oyunun bu derece güncel konularla ilgili oluşu büyüleyici bir durum.” (Kevin Spacey)
SHAKESPEARE’NİN ÖNGÖRÜSÜ
“III. Richard” oyununun en dikkat çeken özelliklerinden biri de kralın sık sık seyirci (oyunun iç düzleminde teba) ile sempatik ve sevimli bir ilişki kurması, onunla dertleşmesi, derdini uzun monologlarla dökmesidir. Bu monologları modern muktedir ve despotların bugün artık büyük reklam ajanslarının bünyesinde hazırlanan tanıtım ve halkla ilişkiler kampanyalarının bir biçimi olarak dinleyebiliriz, kabul edebiliriz.
Shakespeare bu monologları yazarken diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin sanki örneğin Hannah Arendt, sonrasında da Jürgen Habermas tarafından derinlemesine çözümlenen iletişim süreçleriyle ilgisi ve etkisine işaret etmiştir.
Arendt’in, “Total İktidarın Öğeleri ve Kaynakları” (Elemente und Ursprünge totaler Herrschaft) ve “Devrim Üzerine” (Über die Revolution) adlı kitaplarından 350 yıl önce III. Richard’ı bir PR uzmanı gibi tasarlayan Shakespeare, seyirci-tebayı kazanamayan bir iktidarın asla gerçek anlamda iktidar olamayacağını trajik kral kahramanının içler acısı topallamalarında ve seyirci - tebanın önünde kamburu nedeniyle iki büklüm oluşlarında ortaya koyar. Seyircinin onunla bu sahnelerdeki sempatik özdeşleşmesinde ise iktidarın bütünlük kazanış sürecini afişe eder.
Ama ne bu otoriter yakarışları ne de acımasız şiddet uygulayımları III. Richard’ın oyunun sonunda ayağından asılmasını engelleyecektir.

Kevin Spacey’nin gülümseyen sırrı

Kevin Spacey’yi ‘Olağan Şüpheliler Usual Suspects’ filminde izlediğimden beri hem oyunculuğundaki hem de yüzündeki sır ile ilgiliyim. Bu iki sırrın katmanlarıyla ya da bileşimi ile. Ki bu bileşim çoğunca gözlerinden alnına yukarı ve dudaklarına aşağıya, hızlı ama sakin bir gülümseme olarak yayılır. Sır da bu gülümsemede gizlidir.
Evet, her gülümseyiş az ya da çok böyle sırlı bir bileşimdir elbette. Herkesin gülümseyişi bizde bir merak uyandırır nihayetinde. Benim de bir aktör olarak Kevin Spacey’ye merakım, Kevin Spacey’nin oyunculuğuna merakım gülümseyişiyle, bu gülümseyişle, bir gülümseyişle başlamış olmalı. Sonra da gülümseyişindeki sırrı merak etmiş olmalıyım öncelikle.
Sonrasında işte, ‘Olağan Şüpheliler’in öncesinde ve sonrasındaki bütün filmlerini seyrettim. Bazılarını defalarca. Hiçbir oyuncu daha önce beni böyle heyecanlandırmamıştı. Yüzündeki aynada yansıyanlardan, yüzündeki aynada gördüklerimden çok yüzündeki sır, kahramanlarına ve onlar üzerinden bize tuttuğu aynadan çok o aynanın sırrı ile meşguldüm ama hep. Çözmem gerektiğini düşündüğüm bu sorunun kimi zaman beni filmlerin hikayesinden uzaklaştırdığı, sırf bu nedenle bazı filmleri ya da evdeysem eğer bazı sahneleri yeniden seyretmek zorunda kaldığım oluyordu.
Sorunun çözümüne yaklaştığımı ilk, o baştaki gülümsemenin yankısının onda süren bir şey, oyunculuğunun, oyununun tümüne yayılan, tamamı boyunca süren, ama ancak dikkatle bakıldığında fark edilen, belli belirsiz görünen, belki de sadece hissedilen, sezilen bir şey olduğunu, o ilk gülümsemenin bu yankılarda oyun, oyunu boyunca sürdüğünü saptadığımda düşündüm.
Dediğim gibi, belki de o gülümseme yok, yoktu, o sahnenin ya da belki o sekansın sonunda, soldu, kayboldu gitti. Ama bir şey, o gülümsemeden bir şeylerin, yani o gülümsemenin sürdüğünü hissettiriyor, duyumsatıyor hâlâ. Duyumsatıyordu. Burada artık sanırım Kevin Spacey’nin oyunculuğundaki sırrı çözecektim.onu sahnede, bir tiyatro sahnesinde soluksuz izlediğimde, bir kez daha ama bu kez çok yaklaştığımı düşünüyorum çözüme.
Bunun için tiyatroda izlemem gerekiyormuş demek ki onu.
Kevin Spacey oynarken oynadığı oyunu oynuyor olmayı oynuyor. Böyle çok katmanlı bir durum onunkisi yani. Şematize edelim bu formülasyonu, ‘III. Richard’dan örnekleyerek: Yani Kevin Spacey, ‘III. Richard’da III. Richard karakterini oynayan oyuncuyu oynuyor. Böylelikle hem III. Richard’a hem ‘III. Richard’ı oynayan kendisine bakarak bir yandan III. Richard ile kendisi arasına bir mesafe koyuyor ve bu konfor ile oyunun her anında oynadığı karakter ve kendisi hakkında düşünüyor, diğer yandan da kendisini de, oynayan kendisini de oynayarak hem kendisindeki bütün potansiyeli Shakespeare’in kahramanının potansiyellerinin yanına diziyor hem de kendisini de oyun karakterine dönüştürerek zenginleştirirken eşitliyor, kahramanın düzeyine indiriyor ya da çıkarıyor. Ve üçüncü düzey olarak ise bu müthiş ikiliyi, hem kahramanı hem kendisini oynayan biricik oyuncunun düzeyini ekliyor oyuna. İşte benim başlangıçta merakımı cezbeden gülümseme bu üçüncü düzeyin gülümsemesi. Gülümsemesiydi. Kevin Spacey’nin ‘III. Richard’da biz seyircileri soluksuz bırakan oyunculuğunun sırrına böylelikle biraz daha yaklaşmış olmayı umuyorum.

Paylaş