VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Nisan 2013 Pazartesi | Anasayfa > Haberler > Sıkı tutunun zaman yolculuğu başlıyor!
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Sıkı tutunun zaman yolculuğu başlıyor!

Connie Williams’ın Hugo, Nebula ve Locus ödüllü romanı “Kıyamet Kitabı”, 2054’te gerçekleştirilen zaman yolculuğu sırasında yanlışlıkla Orta Çağ’daki veba salgını dönemine yollanan tarihçinin hikâyesini anlatıyor. Ama asıl sorun, İngiltere’de de bir salgının baş göstermesi ve tarihçiyi geri döndürecek herkesin hastalanmış olması.

ÖZLEM AKALAN
ozlemakalan@gmail.com


Bir kitap eleştirisi yaparken başınıza türlü felaketler gelebilir:

1. Yazarın ilk romanıdır. (Büyük felaket!)

2. Yazarın beşinci romanıdır ve siz daha önce adını bile duymamışsınızdır. (Çok ayıp!)

3. Yazarın adını duymuş, merak etmiş ama o güne kadar hiçbir kitabını okumamışsınızdır. (Tembellik ve ihmalkârlık!)

4. İnternette yazar hakkında sadece bilgi kırıntıları vardır. (Bittiniz!)

5. İnternette yazar hakkında on binlerce yazı vardır. (Yine bittiniz çünkü inat edip birçoğunu okumaya kalkışabilirsiniz!)

“Kıyamet Kitabı”, Connie Willis’in Türkçe’de yayınlanan ilk kitabı olduğu için işim zordu; başka bir kitabıyla kıyaslama yapamayacaktım. Bilim kurgu yazarı Willis’in ününü duymuş ama tembellik edip orijinal dilinden hiçbir kitabını, öyküsünü okumamıştım. Ve elbette internette kendisiyle yapılmış onlarca röportaj vardı! Birçok “felaketin” üst üste geldiğini anladığım an, kitap da elime ulaştı; boylu boslu, hacimli, 580 sayfalık bir roman. (Gözünüzü korkutmayayım, iki günde bitiverdi.)
Hikâye, 2054 yılında, Oxford’da geçiyor. Noel arifesidir. Bilim insanları zamanda yolculuk yapmayı başarmış ancak İngiltere’nin meşhur yağmuruna bir türlü çözüm bulamamıştır! Yağmur, hız kesmeden günlerdir yağmaktadır. Kitabın başkahramanı, tarih profesörü James Dunworthy, Orta Çağ tarihi alanında uzmanlaşmış genç öğrencisi Kivrin Engle’in 1320 yılına “ışınlanması”nı izlemek üzere laboratuvardan içeri girer. Tüm yetkililer, teknisyenler ve yolculuk için son hazırlıklarını yapan Kivrin kendinden emin görünürken, Prof. Dunworthy içini kemiren kuşkudan bir an olsun kurtulamaz. Yer ve zaman koordinatları hazırdır. Ve zamanda yolculuk başlar. Kivrin bir anda gözden kaybolur; “muhtemelen” 1320 tarihine ve Oxford yakınlarında bir yere gönderilir. Muhtemelen diyorum çünkü yolculuğu başlatan teknisyen Badri Chaudhuri tam da zaman ve mekanda sapma olup olmadığının sonuçlarını almak üzereyken bir anda düşüp bayılılır. Ateşi 40 dereceye yaklaşmaktadır, hemen hastaneye kaldırılır. Titreme, göğüs ağrısı ve ateşe bağlı sayıklamaların tanımlanamayan bir virüsten kaynaklandığı anlaşılınca, karantinaya alınır. Kısa sürede karantina tüm Oxford’a yayılır; Chaudhuri temas eden herkes bir bir hastalanır hatta ölümler olur.



EDEBİ HASTALIK

Küçük buzul çağının yaşandığı 1300’lerin başında, planladıkları gibi Oxford yakınlarında bir yere iniş yapar Kivrin. Ne var ki yürüyemeyecek kadar yorgundur; başağrısına ateş ve göğüs ağrısı eşlik etmektedir. Yolculuk öncesi her türlü dönem hastalığına karşı aşılanan, bağışıklık sistemi güçlendirilen Kivrin, kendisini yolda bulan kahyanın hanımının evinde birkaç gün bilinçsizce yatar. Aspirin’in bile olmadığı bir dönemde, hijyenin ne olduğunu bilmeyen insanlar tarafından, berbat kokulu lapalar ve içeceklerle tedavi edilir genç kadın. Kivrin, aldığı dil, tarih ve gelenek göreneklerle ilgili derslerin sonunda, hafızasını kaybetmiş rolü yaparak çevreye uyum sağlar, evin iki küçük kızına dadılık eder. Tek bir sorun vardır: İniş yaptığı yeri bilmemekte ve kimseden de öğrenememektedir. İki hafta sonra aynı noktada açılacak ağdan içeri girmezse bir daha asla geleceğe geri dönemeyecektir. Dönemez de. Çünkü Oxford’da, Prof. Dunworthy de dahil, herkes hastalığın pençesindedir. Karantina yüzünden zaman yolculuğunun yapıldığı laboratuvara giriş yasaklanmıştır. Ama Kivrin’in zaten geri dönmekten daha önemli bir sorunu vardır; 1320’ye değil, yanlış hesaplamalar yüzünden vebanın İngiltere’yi kasıp kavurduğu 1348 yılına yollanmıştır. Herkes ölümle pençeleşirken o, (her ihtimale karşı vebaya karşı da aşılanmıştır) köy halkına yardım edebilmek için elinden geleni yapar. 1348 yılındaki veba salgını ile 2054’teki bilinmeyen virüsün yarattığı salgın arasında pek de bir fark yoktur aslında.

Romanın sonunu elbette anlatacak değilim ama 700 yıllık bir zaman farkına ve onca gelişmişliğe rağmen insanların bilinmeyen bir virüs karşısındaki çaresizliğinin pek de değişmediğini gözler önüne seriyor. Orta Çağ ve Rönesans dönemlerini anlatan tüm romanlarda veba hep önemli bir yer tutuyor. 14. yüzyılda Çin’den yayılmaya başlayıp Avrupa’da 75 ila 200 milyon kişinin ölümüne sebep olduğu sanılan bu hastalık, 19. yüzyıla kadar zaman zaman “hortlayarak” etkisini sürdürdü. Mavi hastalık ve kara ölüm olarak da bilinen veba hastalığının hızlı yayılışı ve tedavi yöntemleriyle ilgili yarısı hurafe olan bilgiler “Kıyamet Kitabı”nda tüm detaylarıyla anlatılıyor. (Veba ile ilgili bölümleri okurken Albert Camus’nun “Veba”sı ve Rita Monaldi - Francesco Sorti çiftinin, “Imprimatur” kitabı aklıma geldi. Osmanlı’nın Viyana kapılarına dayandığı dönemi ve veba yüzünden Roma’da bir handa mahsur kalan insanları anlatıyor bu ikinci kitap. Dönem entrikalarına tanıklık etmek için iyi bir roman.) “Kıyamet Kitabı” romanı için bir başkası eleştiri yazsa herhalde veba gibi berbat, (bence bir o kadar da edebi) bir hastalıktan bu kadar uzun süre bahsetmez, konunun odağına zaman yolculuğunu koyardı. Ancak bu hastalık, gerçek olamayacak kadar acayip belirtileri (irinli, kırmızı - mor hıyarcıklar), iki - üç gün gibi kısa bir sürede yakalananı öldürmesi ve İpekyolu ticareti ile kıtalar arası yolculuk etmesi nedeniyle hep ilgimi çekmiştir. Tam da ilgi alanlarımdan ötürü kendimden şüphe etmeye başlayacağım sırada kitabın yazarı Connie Willis’in de vebayı “sevdiğini” öğrendim. Yazar bir röportajında “en sevdiğiniz çağ hangisi” sorusuna bakın nasıl cevap vermiş: “‘Kıyamet Kitabı’ nedeniyle herkes Orta Çağ’ı sevdiğimi düşünüyor ama Orta Çağ’ı değil vebayı seviyorum. O çağın insanları pis, kaba saba ve hastalıklıydı. En sevdiğim zaman dilimiyse, 2. Dünya Savaşı’nda, 1940’ta Hitler Almanyası’nın İngiltere’yi bombaladığı Blitz dönemi.”



ZAMAN MAKİNESİ YOK

Roman, adını Normandiya Dükü William’ın İngiltere’yi işgalinin ardından başlattığı bir araştırmadan alıyor. Anglo-saksonlar ile Normanlar arasında çıkan mal mülk kavgalarının ardından 1. William’ın tüm ülkedeki arazilerin, malların, rant ve vergi gibi yükümlülüklerin belirlenmesi için başlattığı bu araştırma 1086’da sonlanır. Kitapta yazılanlar kanun olarak kabul edildiği ve itiraz edilemediği için de gücünden ötürü bu kitaba, o zamanki İngilizce’de “doomsday” (Kıyamet Günü) demek olan “Domesday Book” ismi verilir.
Romanda Kivrin, bileğine yerleştirilen özel çiplere Orta Çağ’da gördüklerini kaydeder. Bu kayıtlara da “Kıyamet Kitabı” adını verir. “Çünkü” diye başlayarak bunun sebebini anlatır: “Başta niyeti tebasının yükümlü oldukları tüm vergileri ve altnları ödediklerinden emin olmak için tasarlanmış bir yöntem olmasına rağmen, Fatih William’ın araştırmasının dönüştüğü gibi bir yaşam kaydı olması gerekiyor. Buna Kıyamet Kitabı dememin bir nedeni de, sizin de bu adı vermek isteyeceğinizi düşünmemdir, çünkü başıma korkunç bir şey geleceğine inanıyorsunuz.” Bugüne kadar pek çok diziye, filme ve kitaba konu olan zaman yolculuğu bu romanın elbette ana teması. Ancak bu kez “bildiğimiz” zaman makinesi yok. Bunun yerine bir zaman diliminden başka bir zaman dilimine geçişi sağlayan teknolojik ağlar kullanılmış. Tarihin akışını değiştirecek hiçbir şey, ne virüsler ne de başka bir şey bu ağdan geçemiyor. Ama en önemlisi, yolculuğa çıkan kişi, tarihi etkileyecek bir şey yapma hakkına sahip değil.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam