VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Ekim 2014 Salı | Anasayfa > Haberler > Slogancı ve didaktik bir tutumla yazmam
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Slogancı ve didaktik bir tutumla yazmam

İnci Aral’ın “Kendi Gecesinde” romanı, bir anlamda “Yeni Yalan Zamanlar”ın devamı niteliğinde. İnci Aral, “Hiçbir zaman slogancı ve didaktik bir tutumla yazmadım sorunları kahramanlarıma yansıyan yönleriyle işledim” diyor.

ÖZLEM AKALAN


Londra’da bir barda, “İşim çıkmazsa gelirim” diyen ama gelmeyeceğini bildiği sevgilisi Reyan’ı beklerken tanışıyoruz kahramanımız Hayali ile. 2011 yılının 6 Mart gecesi, tam da 40. doğum gününde anlatmaya başlıyor hikâyesini. Gizlemeden döküyor içindekileri: “Bir Doğu şehrinin soğuk hastanesindeki gece nöbetlerini, dağ eteklerindeki pusulardan getirilen parçalanmış genç bedenleri, bilekleri incecik narin sevgilimi dilim döndüğünce yazacağım. Sahilimi ve sahillerimi. Çocukluk sarayımı. Karagöz’ümü. Aşklarımı, aşksız kalmalarımı.

Bir plaj tuvaletinde seviştiğim hayaletleri. Bütün mahrem, muhteşem ya da sefil, yıkım ve umut dolu anlarımı ve en önemlisi zamanla nasıl kirlenip çürüyerek kötü birine dönüşmüş olduğumu.”

Vadettiğini yapıyor Hayali; hikâyesi boyunca bir kez olsun anne demediği Yurdanur’un ünlü olma hayalleri kuran bir figüran uğruna babasını nasıl terk ettiğini de anlatıyor.

“Oğul sürekli ve takıntılı biçimde anne özlemi çekiyor. Ama bazen özlem kendimizden uzaklaştırmaya ve iyileştirmeye çalıştığımız bir yaradır.” diyor İnci Aral yarattığı karakterin duygu durumu için ve ekliyor; “Babası tarafından özenle büyütülmüş, varlık içinde yetişip iyi bir eğitim görmüş, zeki ve donanımlı bir adam, bayağılıkları görecek inceliğe de sahiptir. Aşk uğruna sekiz yaşındaki oğlunu ve çok zengin olan kocasını terk edip çulsuz bir artist bozuntusuna ve Bebek’te bir saray yavrusundan Kuştepe’de bir gecekonduya gidiyor. O anne, Yurdanur, aşkı, düşüşü seçtiği için son derece mutsuz olacak oğlu Hayali ise aşkın bir hastalık olduğuna ömür boyu inanarak aşka düşmekten korkacaktır.”
Babası Sami Balkan’ın ise “efsanevi” bir tarihi eser kaçakçısı olduğunu da öğreniyoruz Hayali’den. Sami Bey’in “Bizde kalsa ne olacaktı, ağacı odun, heykeli taş paçası gören, gökdelen yapmaktan başka şey bilmeyen bir ülke o eserlere layık mıdır?” görüşüyle irkilip, romana daha sıkı sarılıyoruz.

HAYALETLER SAHİLİ

Hikâye biraz derinleşince Hayali bizi, yazar İnci Aral’ın “Bu sahil sıradan bir sahil değil. Toplumca kınanan, cinselliklerini özgürce yaşama olanağı bulamayan, bu yüzden de gündüz düzene uygun doğru dürüst, bazen evli barklı, her kesimden her sosyal sınıftan insanın cinsel özlemlerini gerçekleştirmek için gece yarısından sonra geldikleri ve adsız, hikâyesiz buluşmalarla açık havada fantezilerini yaşadıkları garip bir yer. Bir anlamda hayaletsi yaşamların sahnesi. Burası gündüz insan gece hayaletlerin kaçak, aykırı sahili yani. Kıyıya park etmiş ciplerde, mendirek kayalıklarında sevişip evine dönen zengin yoksul, kadın, erkek bir yığın hayalet.” diye tarif ettiği tuhaf yere götürdüğünde, heyecanla karışık korkuya kapılıyoruz. Böyle bir sahilin var olmadığına emin olsak da “Kimbilir?” sorusu beynimizin bir köşesine kazınıyor.

Bir de elbette babasının mesleğini sürdürmemek için tıp okuyan, yine de onun yolundan giden Hayali’nin Hacivat Karagöz tutkusu. Eski tasvirleri topluyor, çizip boyayıp yeni karakterler yaratıyor atölyesinde. Günümüzün her kalıba giren Hacivatlarını ve dürüst Karagözlerini daha net görebilmemiz için tıpkı “Sarı Safran” romanının yan karakterlerinden Hayali gibi onlar da “Kendi Gecesinde”ye taşınmışlar.

“Baştan biliyordum bu ikilinin, kahramanım üzerinden bana genel bir eleştiri olanağı sağlayacağını” diyor İnci Aral, “Çünkü Karagöz Hacivat, ilk çıkışından sonra çok uzun yıllar bugünkü gibi bir çocuk oyunu olmadı.
Eğlendirmeye yönelik geleneksel yapısıyla zengin, incelikli toplumsal, ekonomik, siyasal taşlama olanaklarıyla ise eleştirel gücü çok yüksek ve örneğin zamanında vezirler düşürmüş soylu bir hayal oyunuydu.”

Annesinin Hayal Ali ismini vermek istediği, babasının nüfus kağıdına Hayati yazdırdığı, sonradan Hayali olan ama benliğinin bir köşesinde Hacivat Karagöz oyunundan çıkıp aklına düşen Kara’yı da yaşatan bu genç adamın hikâyesi İnci Aral severleri hayal kırıklığına uğratmayacak. Fırsat bulup da “Yeni Yalan Zamanlar” üçlemesini okuyamayanlarsa “Kendi Gecesinde”yi de seriye ekleyip edebi keyif maratonu yapabilirler.

HAYALİ’Yİ ÇÖZÜMLEMEK KOLAY OLMADI

“Safran Sarı”da tarihi eser kaçakçısı Niyazi Bey’in ortağı-sevgilisi olarak gördüğümüz Hayati, “Kendi Gecesinde” romanınızın başkahramanı olarak çıkıyor karşımıza. Nasıl oldu da tekrar can verdiniz Hayati’ye?


Hayati ya da Hayali, “Safran Sarı”ya, romanın yazılması sürecinde birdenbire girmiş ilginç bir karakterdi. Hikâyede rol çaldı, öne çıktı, okurlara çekici geldi ve merak uyandırdı. Ona bir geçmiş yaratabilmek için iz üzerinde bekledim ve sonunda o geçmiş beklemediğim bir anda, gelip beni buldu. Ama elbette bu adamı çözümlemek hiç kolay olmadı.


Romanlarınızda kadın - erkek ilişkileri hep ön planda. Toplumun dayattığı cinsel roller, gelenekler, ensest ve eşcinsellik gibi tabular sıklıkla üzerinde durduğunuz konular. Bu kez bir biseksüeli başkahraman yapmanızın nedeni nedir?

Hayali, “Safran Sarı”da böyle bir tipti. Olduğu gibi ele aldım. Onun çok yönlü cinselliği bir romancı olarak bana yeni kazılar yapma olanağı sağladı. Aşkın yalnızca iki ayrı cins arasında sınırlı kalamayacağı gerçeğine dayanarak bu konudaki önyargılı bakış açılarını genişletmek gereği de duydum diyebilirim. Aslında şimdiye kadar bütün yazdıklarımda cinselliğin önemini ve çeşitli yansımalarını dile getirmeye çabaladım. Çünkü cinsellik her yönüyle insanın en gizli, en gizemli, en karanlık yönü. Ruh sağlımızı, var oluşumuzu derinden etkileyen bu gerçeği yokmuş, yaşanmıyormuş gibi gizleyemeyiz. Çeşitli biçimleri ve varyasyonları ile aşkın, ilişkilerin insan hayatında ne kadar çok yer tuttuğunu, ne denli önemli olduğunu hepimiz biliriz. Bunlar romancı olarak da beni çok ilgilendiriyor. Aşksız, bizim temel konularımıza eğilmeyen bir roman roman olamaz.

Darbelerden şiddete, türbandan tarikatlara yıllardır gündemden düşmeyen olaylar da romanlarınıza yansıyor...

Bütün bu konu ya da sorunlar hiçbir zaman benim doğrudan alanım olmadı. Türkiye resmi önünde ve bir ilişkiler bütünü içinde düşündüm her şeyi ve geniş bir kavrayışla ele aldım. Hiçbir zaman kaba saba, slogancı ve didaktik bir tutumla yazmadım. Sorunları kahramanlarıma yansıyan yönleriyle, iç dinamiklerle ve incelikli bir biçimde işledim. Kuşkusuz döneminin tanığı olarak Türkiye’nin konu ve sorunlarına kayıtsız kalmış bir yazar olmak istemedim ama her şeyden önce roman sanatının gereklerini önemsedim. “Kendi Gecesinde” bir anlamda, “Yeni Yalan Zamanlar”ın devamı sayılır. Burada yine bu ülkenin ve kendi çocuklarım gibi yetmişli yıllarda doğmuş genç insanların sorunlarını anlatıyorum. Daha da zor günler yaşanacağını görerek ama uzun vadede kesinlikle umutsuzluğa düşmeden.

BÖLÜNMÜŞ KİMLİKLERİ SEVİYORUM

Romanlarınızda karakterler çoğu kez kişilik bölünmeleri yaşıyor; “Ölü Erkek Kuşlar”ın Suna’sının “Su” ve “Na” olarak iki karakteri var; “Yeşil”de Melike / Eda ve Nedim / Kerim “ikili”leri.” Bu kez de Hayati / Hayali. Roman karakterlerinizi neden böyle çok katmanlı kurguluyorsunuz?


Yalınkat, kolay anlaşılır karakterler yerine, çelişkili, eksik kalmış birtakım yanları olan, bölünmüş kimlikleri yazmayı seviyorum. Daha doğrusu onları çözmeye çalışmak hem hayatın anlamı üzerinde düşünme fırsatı veriyor bana hem de yazar olarak insanı anlama gayretimi pekiştiriyor. Aslında hiçbirimiz tam olarak olduğumuzu sandığımız kişiler değiliz. İçimizde bilmediğimiz başkaları da var. Bir de olmuş bitmiş, tam, kusursuz insanın anlatılacak bir yanı, yarası, sorunu sızısı yoksa ne yazar ki insan? Sonuçta başarı hikâyeleri ya da biyografiler yazan biri değilim.


Aptallara, kalabalık ve gürültüye dayanamıyorum
Yazma ritüelleriniz var mı? Kahvesiz, daktilomsuz, Mozartsız olmaz gibi...


Genelde yok. Kesin sessizlik ihtiyacı duyuyorum. Masama koyduğum kahve ya da çayı içmeyi ise çoğunlukla unutuyorum.

inciaral.net internet sitenizin açılışında “Belki de eskisinden fazla çalışıyor, yaşama güç ve hevesimin neredeyse tümünü yazmaya ayırıyorum. Yazmak beni somut anlamda yalnızlaştırdı. Hiçbir şeyden yazmaktan duyduğum heyecan ve zevki duyamıyorum artık,” diyorsunuz. Bu sözleriniz hüzünlü geldi bana...

Abartılacak, hüzünlü bir yanı yok bu söylediğimin. Elbette yaşamak, hayatı sağlıklı, sıkıntısız, sevgiyle sürdürmek karşılığı olmayan büyük bir mutluluk. Dostlarla, çocuklarımla bir akşam yemeği büyük zevk. Güzel bir film izlemek, yürümek, kendinize yeni bir giysi ya da küçük bir takı almak hoş. Ama yaşlandıkça eskiden zevk aldığınız şeylerin birçoğu sıradanlaşıyor. Yazdıkça, okudukça, hayatı eşeledikçe bazılarının zevk aldığı şeyler hatta kendileri sıkıcı hale geliyor. Aptallara, kalabalık ve gürültüye dayanamıyorum. Yalnızlık severek seçtiğim bir olgu. Yaratıcılığımı ve düşünme yetimi besliyor. Geçmiş aşklar, büyümüş çocuklarım, yerine oturmuş hayatım dinginlik sağlıyor. Beni besleyen, genç tutan, duygudan duyguya sürükleyen en önemli şey ise yazma coşkusu, yeni bir kitabın heyecanı.

Paylaş