VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Ekim 2015 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Soğuk savaşın gölgesindeki çocukluk
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Soğuk savaşın gölgesindeki çocukluk

Maureen Freely’nin Mc Carty döneminin baskısından kaçıp Türkiye’ye gelen bir ailenin hikayesini anlattığı “Bizans’a Yolculuk” otobiyografik bir roman.

AYLA AKBUAR


Ülkemizin sınırları içinde yaşarken her şeyi gerçek haliyle görmekte zorlanıyoruz. Sadece ülke sınırlarıyla ya da bizle ilgili değil, bulunduğumuz yerin hep bir kör noktası oluyor. Bulunduğumuz yeri değiştirdiğimizde ancak, farklı bir bakış açısı kazanabiliyoruz. Hala başka bir kör noktamız olsa da...

Kör nokta, gözün bakış açısıyla ilgili de, bir de algı körlüğü dediğimiz şey var. Literatüre geçmiş “maymun deneyi” bunu çok iyi anlatır. Bir basket maçının ilk çeyreğinde izleyicilere beyaz formalı takımın atışlarını sayması söylenir. Maç esnasında sahaya goril kıyafetli bir adam girer yaklaşık on saniye sahada kalır, sonra çıkar. İzleyici-sayıcı gruba kaç atış olduğu ve sıradışı bir şey olup olmadığı sorulduğunda, sayılara odaklanmış izleyicilerin neredeyse yarısına yakınının gorili fark etmedikleri ortaya çıkar. Duyu organlarımızın yetmediği yerde, aklımızın yetmesini beklesek de algı körlüğü aleni olanı bile görmemize engel olabiliyor çok zaman.

ORHAN PAMUK’UN ÇEVİRMENİ

Tüm bunları, bir Amerikalının gözünden memleketimizin panoramasını çok güzel aktaran bir yazardan bahsetmek için yazdım. Bazen dışardan bakan bir göze ihtiyacımız oluyor çünkü… Maureen Freely sıradan bir Amerikalı değil, en başta bunu söyleyelim. Babası John Freely, altmışlı yıllarda Robert Kolej’de çalışmaya gelmiş bir fizik profesörü. Buraya ayak bastıktan sonra, sadece iki yıl bir ara dışında emekliliğine kadar Boğaziçi Üniversite’sinde ders vermiş, Türkiye ve İstanbul üzerine kitaplar yazmış bir Türkiye aşığı. Böyle bir babanın kızı olan ve ilk- orta öğrenimini Türkiye’de tamamlayan Maureen Freely için Türkiye, onun deyimiyle ‘hep kalbinde’. Daha çok Orhan Pamuk’un çevirmeni olarak tanınan ve şu anda İngiltere’de bir üniversitede ders veren Freely çok katmanlı bir yazar. Daha önce Türkçede iki kitabı yayınlanmıştı. İletişim yayınlarından 90’da çıkan “Eğlence Bitti”nin baskısı tükenmiş durumda. Metis’ten çıkan “Aydınlanma” ise yayınlandığında çok ilgi uyandırmıştı
Maureen Freely’nin Türkçede basılan üçüncü kitabı: “Bizans’a Yolculuk”.

Otobiyografik özelliklerin baskın olduğu hatta belki de tamamen otobiyografik, insanı içine alıveren naif anlatımıyla okuyucuyu kendine bağlayan bir roman. Kitabın anlatıcısı sekiz yaşındaki kız çocuğu farkındalığı yaşıtlarından haylice yüksek, sorduğu sorularla hayatı biraz ısrar biraz da umutsuzca sorgulayan, yerinde duramayan kıpır kıpır bir karakter. Babası fizik profesörü, annesi şarkı söylememeye karar vermiş bir caz şarkıcısı. Kahramanımızın annesine daha çok benzeyen bir kız, bir de erkek kardeşi var.

Amerika’da geçirdiği ilk sekiz yılın sonunda MC Carty yönetiminin baskıcı tutumu, babasının Amerika’da yaşayabileceği, hatta Einstein’le çalışma olasılığının da olduğu bir geleceği ellerinden alır. Arkadaşlarından doksan sekiz tanesi isimsiz ihbarlarla işinden atılır. İki tanesi intihar eder. Çocukları ve kendi için özgürlüğü, uzaklığı ve bilinmeyeni seçer aile. Dünyanın öbür ucunda, İstanbul’da Robert Kolej’den gelen öğretmenlik teklifini kabul edip, sonrasında hep kalplerinde kalacak bu şehre yerleşirler. Geldikleri ortam altmışlı yılların tüm sosyo-politik sıkışmışlığını hissedebilecekleri bir yer olmasına rağmen, kurdukları dostluklarla, sabahlara kadar süren partilerle, keşfetmeyi-öğrenmeyi-hayretle saygı duymayı hedefleyen gezilerle hayatları renklenir.

Kahramanımız bir yandan bulunduğu ortama alışmaya çalışır, bir yandan siyasi meselelere kafa yormaya ve kendince ailesini içinde olduklarını sandığı bir tehlikeden korumaya… Annesi çocuklarına “Asla daktilo kullanmayı öğrenmeyin. Eğer daktiloyla yazmayı öğrenmezseniz sizi hiçbir yere götürmeyecek bir işe sıkışıp kalmaktan da kurtulursunuz” der çocuklarına. Kim bilir Maureen Freely’nin feminist olmasında bu sözlerin etkisini bilerek mi sarfetmişti?

SAVUNMASIZ AMA ŞANSLI

Şöyle bir gerçek var ki, okurken Maureen’in ne kadar şanslı bir çocuk olduğunu görüp özeniyor insan. Üstelik varoluş sancısı çektiğini, hayatın sertliği ve karmaşıklığı karşısında ne kadar savunmasız kaldığını görmemize rağmen. Bunda anne ve babasının (elbette ki her anne babanın yapabileceği gibi hatalar da yapmalarına rağmen) çok özel insanlar olduğunu anlamanın tatlı kıskançlığını duydum okurken. Bir çocuk hayatın başlarında en çok ne ister? Sıkıştığında, anlam karmaşası yaşadığında, hayatı tanımlamakta yetersiz kaldığında “yanında, evladının potansiyelinin ve değişim sürecinin farkında olan, anlamı bulması için çaba harcayan ve elbette yüreklendiren ebeveynler” ister. Kahramanımız bu anlamda birçok insandan şanslı.

“Kız kardeşim içimizde anneme daha benzer olanımızdı; klasik ikinci çocuk, gözden kaçan, bu yüzden potansiyeli acımasızca göz ardı edilen, azımsanan. Bense fırtına gibi esen,dizginlenemeyendim. Annemin bir arkadaşı ona sadece bir kereliğine hevesimi kırmasını tavsiye etmiş, ben on yedi saat,babamın anlattığına göreyse yetmiş saat ağladıktan sonra annem arkadaşının tavsiyesini yeniden değerlendirmeye almış ve benim öfkeli gözlerime bakıp onun yapmaya cüret edemediği, benimse gelecekte yapabileceğim bütün o şeyleri düşünmüş. Sonra dabenim fırtına gibi esmeme izin vermeye karar vermiş, çünkü belki o zaman sadece hayalini kurmak yerine gerçekten dünya çapında bir başarı yakalayabilirmişim”
Maureen Freely’nin dünya çapında başarı yaşaması belki de annesinin bu öngörüsüyle çok yakından ilgilidir, kim bilir?

Kitapta neler yok ki? Altmışlı yılların soğuk savaş ortamı, casuslar, güvensizlik zemininde yeşeren dostluklar, entelektüel paylaşımlarla renklenen partiler, o yılların koruluklarla ve erguvanlarla taçlanmış yeşil ve sevimli İstanbul’u, boğazdan şilepler geçtiğinde sallanan duvarlar, ikide bir kesilen elektrikler, az katlı ahşap binalarla dolu boğaz köyleri… Hepimize tanıdık, hepimize yakın ancak dışardan ve tabusuz bir çocuğun masum gözleriyle aktarılan tadı damağımızda kalan güzel bir roman.

Ben kız kardeşini , yaşadığı travmayı ve belki de ilişkilerini anlatacağı bir devam romanı bekliyorum desem, çok mu ileri gitmiş olurum? Hatta potansiyeli azımsanan kardeşin dilinden belki?


Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam