VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
22 Temmuz 2017 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Sözcüklerin amacı düşünceleri gizlemektir
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Sözcüklerin amacı düşünceleri gizlemektir

Adrian Barnes’ın “Uyuyamayanlar”ı, bir felaket kitabı. Dünyanın sonuyla karşılaşan bir yazarın, bir etimoloğun dile, kültüre, aşka, insana bakışının perde perde açıldığı, yaklaşan felaket karşısında gün gün derinleştiği bir hikâyeye dönüşüyor okudukça.

MAHİR ÜNSAL ERİŞ



Fantazi kelimesi, Yunanca phantasia’dan gelir; ‘görünür kılma’ demektir. “Kendini göstermek” anlamını da taşır. Kelime phantasein ‘görünür kılmak’ ve phainein ‘göstermek’ fiilleriyle de bağlantılıdır Oxford İngilizce Sözlüğü’ne göre. Fantazi, zaman içinde etkileyici bir değişim göstermiş, giderek çıkış anlamının nerdeyse tersi olan bir anlama kavuşmuştur ama. Hayal gücü demek olmuştur, yani “gerçekte olmayan şeylerin zihinsel temsillerini oluşturma süreci veya melekesi.” Ancak hikâye bu kadar basit değildir, Bir kelimenin terk edilen, değişen, dönüşen anlamı o kelimenin içinde yaşamaya devam eder çünkü. Bu da kelimeye mutlak bir muğlaklık verir. Fantazi, bence işte biraz da bu yüzden tekinsiz bir kelimedir.

Gerçeğin karşısında duran fantastik edebiyatla aramıza koyduğumuz mesafe söz konusu tekinsizlik karşısında ne yapacağımızı bilemediğimiz içindir biraz da. Kendimden biliyorum. Ancak dilin kendisinin de gerçekte olmayan şeylerin zihinsel bir temsili olduğunu düşünürseniz, belki rahat bir nefes alabilirsiniz. Ve fantastik bir romanın sayfalarını gerilmeden aralayabilirsiniz... Adrian Barnes’ın “Uyuyamayanlar”ı, bir felaket kitabı. Dünyanın sonu, insanların, insanlığın sonu… Bu kulağa oldukça basmakalıp geliyor biliyorum ama romanın dili dünyanın sonu fikrinin çok sık kullanımının verdiği bıkkınlık hissini daha ilk satırdan itibaren yeniyor. Dünyanın sonuyla karşılaşan bir yazarın, bir etimoloğun, dile, kültüre, aşka, insana bakışının perde perde açıldığı, yaklaşan felaket karşısında gün gün derinleştiği bir hikâyeye dönüşüyor okudukça.
Hikâyenin kahramanı bir yazar. Etimoloji üzerine bir kitap üzerinde çalışıyor dünyanın sonu gelmeden önce. “Tezim, sözcükleri unutmak suretiyle terk ettiğimizi söylüyordu. Ama bu yasaklanmış, itelenmiş sözcüklerin ses verdiği gerçekler kaybolmuyordu. Eski, başıboş gerçeklikler karanlık ormanlarda, masallarda, polis raporlarında ve ürkek hatıralarda ebediyen dolanıyordu. Grimm Kardeşler’in kurtları gibi. Kenara atılmış, öksüz bırakılmış, yamulmuş sözcüklerin tarihi üzerine çalışıyordum. Etimolojik hilkat garibeleri gösterisi. Adını Nod koymayı düşünüyordum. Nod. İncil’de Kâbil’in Âdem toprağından kovulduğunda yollandığı diyardı ama aynı zamanda ebeveynlerin uykulu çocuklarını, ılık memeli kafalarının ardını hafifçe pışpışlayarak yolladıkları masal krallığıydı.”

İnsan, dünyanın sonudur zaten
Peki kahramanımız kelimelerin garabetine gömülmüş yaşarken dünyanın sonu nasıl geliyor? Bir gecede bütün dünya, bilinemeyen bir sebeple uyuyamamaya başlıyor! Mutlak uykusuzluk bir insan için ölümcül bir süreçtir. Beşinci günde delirmeye başlayıp otuz ikinci günde ölürsünüz. Bu kadar kesin ve net! Dünyanın sonu da böyle geliyor. Milyarlarca insan aynı anda uyuyamamaya başlıyorlar. Ama içlerinde bazıları, binde birden bile daha az bir oranda uyuyabiliyorlar. Uyumak, ilk bakışta öyle görünse de, kurtuluş anlamına gelmiyor. Uyuyabilmek, sonun, felaketin izleyicisi olmak anlamına geliyor. Sevdiğin insanı delirerek ölürken görmek, ait olduğun dünyanın delirerek kendini yok ettiğini izlemek. Uyuyamayanlar için kurban edilmek, linç edilmek… Kısacası uyuyabilmek, bir kabusun içinde yaşamaya karşılık geliyor: “Uzman tayfası, türlü renk takım elbiseleriyle karaya vurmuş çırpınıyor, bilgi ve olgu eksikliğinde debelenerek olan bitene dair teoriler öne sürüyordu. İyi de, karaya vurmuş debelenen balık niye karaya vurduğunu ne bilirdi? Çırpınıyor, bilgi ve olgu eksikliğinde debelenerek olan bitene dair teoriler öne sürüyordu. İyi de, karaya vurmuş debelenen balık niye karaya vurduğunu ne bilirdi? Ağızlarından akla ziyan fikirler boşalıyordu. Bir güneş fırtınasıydı hepimizi uyanık bırakan. Kurnaz teröristler, sihirli-gizemli birtakım dalgalar yayınlamışlardı! Aşırı mikro-dalga yüklenmesiydi sorun.”

Derken felaket giderek derinleşiyor. İnsan beynini etkileyen manyetik alanları dengelemek amacıyla televizyonlar, telefonlar her türlü iletişim aracı ortadan kaldırılıyor. İnsanlar sadece kendileriyle baş başa kalıyorlar ve ölmek için şehirlerden daha iyi bir yer bulma arayışıyla umutsuz-kişisel yolculuklarına çıkıyorlar. Adrian Barnes, “Uyuyamayanlar”ı işte biraz da bu yolculuk düşüncesi üzerine kuruyor. İnsanın yaşamını, kendi felaketinin içine yürüyen umutsuz bir kişisel yolculuk olarak işaretliyor.
“Uyuyamayanlar” fantastikte her şeyden önce edebi bir zevk arayan, gerçeği fantezinin içinde bulan okuru memnun edecektir, eminim. Diğer yandan gerilim düzeyini hiç düşürmeden taşıyan bir hikâyeyle karşılaşacağınızı da söylemek isterim. Sonuna dair açık vermeden giden iyi işlenmiş bir kurgu.

Bir de son olarak eklemek isterim: “Uyuyamayanlar”, bir Algan Sezgintüredi çevirisi. Çağdaş dünya edebiyatından seçim yapmak için yeterli bir sebep olduğunu düşünüyorum!



Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayı : 163