VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Aralık 2015 Pazartesi | Anasayfa > Haberler > Şu bizim çaresiz ve lümpen siyasetimiz
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Şu bizim çaresiz ve lümpen siyasetimiz

Parçalanmakta olan bir imparatorluk, bu parçalanmışlığı baskıyla kontrol etmeye çalışan bir padişah ve bu baskıya karşı örgütlenen ama daha sonra ona dönüşen bir yapı; İttihat ve Terakki. Ahmet Ümit’in bir haftada 300 bin satan yeni romanı “Elveda Güzel Vatanım” devlet algımızın derinlerine iniyor.

BUKET AŞÇI GÜREL



Bu roman sizi yordu, sanırım...

Hem de çok. Bir kere çok kitap okudum… İttihat ve Terakki ile ilgili çok fazla kaynak var. Ancak kaynaklar adeta üçe bölünmüş. Abdülhamitçiler, Mustafa Kemal’i savunanlar, bir de tabi İttihatçılar. Herkes kendi tarafından bakmış tarihe. Bu nedenle de üç tarafa ait okumalar yaptım. Zira sadece bir taraftan bakarsak, İttihat ve Terakki bir hainler ve alçaklar sürüsüydü. Bir başka tarafa göre de çok ilerici insanlardı. Ama bir romancı olarak benim görevim nesnel bir resim ortaya koymak ve okurlarıma “Arkadaşım bak fotoğraf bu, gör ve sen karar ver” demektir. Ben de bunu yapmaya çalıştım.

Romanı okurken gördüğüm şu; çaresizlik. Enver’in tek adam tutkusu hariç, İtihat ve Terakki için de II. Abdülhamit için de kimse “vatansever değildi, kişisel çıkar peşindeydi” diyemez. Ama çok çaresizler. Onları “derin devlet” yönetimine iten bu muydu?

Büyük bir çaresizlik içindeler. Bu çaresizlik Abdülhamit ve İttihat ve Terakki için de geçerli. Hatta daha sonra Mustafa Kemal için bile. Bu da ülkenin, coğrafyanın durumundan kaynaklanıyordu. Yıkılmakta olan bir imparatorluk... Peş peşe yaşanan kayıplar. Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ, Mısır... Hepsi yüzyıl içinde peş peşe kaybediliyor. Ekonomi perişan halde. Kapitülasyon kararları alınmış. Dahası kendi ülkenizde hükmünüz yok. Mesela bir İngiliz suçlunun evini basabilmek için İngiliz elçiliğinden izin almanız gerek. Fiili açlık, veba, kolera salgınlarını da unutmayalım.

Ve tabii İttihat ve Terakki’nin kadrolarının deneyimsizliği...

İttihat ve Terakki 1889 yılında yani Fransız İhtilali’nden 100 sene sonra, İstanbul Edirnekapı’daki bir bağda askeri tıbbiye öğrencileri tarafından kuruluyor. Yedi yıl boyunca da marjinal bir örgüt olarak kalıyor. Ardından bir kısmı Paris’e gidiyor. Hareket 1906’da Selanik’te yeniden doğuyor ve İttihat ve Terakki birleşiyor. Birleşince de güce dönüşüyor. Her ne kadar Fransız İhtilali’nden esinlense de (Eşitlik, kardeşlik, özgürlüğe adalet kavramını da eklemişlerdi) askerlerin ağırlıkta olduğu bir oluşum. Ama sorun şu; Fransız İhtilali’ni halk gerçekleştirmişti. Burada ise sadece aydınlar ve askerler var. Sadece onlar dertleniyor; “İmparatorluk iyiye gitmiyor. Bunu değiştirelim” diyorlar. Ama bu kaygılar halkın umurunda bile değil. Hatta meşrutiyet ilan edilince, şimdiki Meşrutiyet Caddesi’nde bir yürüyüş yapılıyor (1908 )ve halk şöyle slogan atıyor: “Padişahım çok yaşa Meşrutiyeti ilan ettin.” Oysa yürüyüş padişaha karşı yapılıyor! Bunun farkında bile değil halk. Bunların yanı sıra İttihat ve Terakki’ciler çaresiz ve eğitimsiz olunca, yavaş yavaş Almanlar’ın himayesine giriyor. Bunun nedeni de Enver Paşa. Eğer savaşa girmeseydik başka şeyler olur muydu? Olabilirdi. Savaşa girmemek mümkün müydü? Neden olmasın? İsmet Paşa İkinci Dünya Savaşı’na girmedi!

Özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve adalet diye yola çıkan aydınlar bir süre sonra lümpenleşiyor. Bu bizim kaderimiz mi? İlla her çaresizlik ya da çözümsüzlükte silaha sarılmak. Tipik Ortadoğu refleksi.

İttihat ve Terakki halka dayanmayan bir hareketti. Gücünü halktan almadığı için de silahtan almaya çalıştı. Bu da şöyle bir durum ortaya çıkardı: “Kaba güç her şeydir.” Mesela örgütün suikastçilerinden Yakup Cemil, önemli bir örnektir, kafasını bozan herkesi öldürür. Trablusgarp’ta savaşta, bir çadırda İttihat ve Terakki hakkında konuşuyor, diye tabancayı çıkarıp adamın birini vuruyor! Bu tip örnekler çok. Mahmut Şevket Paşa bu yüzden “Askeri siyasete bulaştırmayalım” diyor ama 1913’te ilk Babıali baskınını da yapıyorlar. “Önce yapmayalım, seçimlere girelim kazanalım” diyorlar ama Enver Paşa ağırlığını koyunca direnemiyorlar.

Nasıl bir yönetim ortaya çıkıyor?

Abdülhamit’ten sonra devlet geleneği kırılıyor. Padişah Reşat İttihat ve Terakki’nin bir piyonu. Önüne getirilenleri imzalayan biri. Vahdettin ise İttihat ve Terakki’ye karşı duruyor. Mustafa Kemal ise İttihat ve Terakki’cilerden çok daha ilerisinde. Zira İttihat ve Terakkiciler “Padişah olsun ama bir de meclis olsun” diyor. Yani saltanat karşıtı değiller. Mustafa Kemal ise sadece meclis olsun diyor ve sonunda saltanatı kaldırıyor. Bence de doğru olan bu.

Mustafa Kemal’i İttihat ve Terakki’cilerden ayıran ne? Çünkü günümüzde onu da İttihat ve Terakki’nin bir parçası olarak algılayan popüler bir görüş var. Ayrıca Enver Paşa ile çok da ilginç bir ilişkileri var...

Mustafa Kemal ilk zamanlar İttihat ve Terakki’nin içinde. Ama Mehmet Akif Ersoy, Mustafa Suphi, Saidi Nursi de! Hepsi İttihat ve Terakki’den gelme… Mustafa Kemal’in pozisyonu ise çok ilginç. Parlak bir asker. İlk kez 31 Mart Ayaklanması’nda Enver Paşa ile yolları kesişiyor.

Mustafa Kemal Ahmet Yusuf Paşa ile Halkalı’ya kadar geliyorlar. Kurmay heyetin başında da Kolağası olarak Mustafa Kemal var. İstanbul’a girmek üzereler. Bu durumda Mustafa Kemal kahraman olacak. Ama Enver ve Mahmut Şevket Paşa Hareket Ordusu’nu bekletiyor.

Kahramanlık onlara kalmasın diye mi?

Evet. Enver Paşa kelimenin tam anlamıyla promosyoncu da biri. Şöyle ki; Sarıkamış’ta yenileceğini öğrendiği an tüyüyor ama Edirne’nin neredeyse tek silah atmadan alınacağını öğrendiğinde de apandistinin ağrımasına rağmen kalkıp oraya gidiyor ve Edirne fatihi oluyor. Üstelik çok da hayalci ve hayallerini gerçek sanan biri.

Mesela savaş sırasında “Bu iş bitti, Müslümanları yanımıza aldık” diyor. Halbuki Müslümanlar İngilizlerle anlaşmış. Mısır İngilizlerin hakimiyetine girmiş bile. Birçok Müslüman Osmanlı‘ya savaş açmış, ayaklanmış... Ama o, “300 milyon Müslüman var, biz bunları kendi safımıza çekeriz” diyor. Oysa hepsi hayal…

Mustafa Kemal ise öyle değil. Çok öngörülü, “Biz burada başaramayız, en iyisi barış yapmak” diyor. Ama Enver ve Talat Paşa sürekli onu baskılıyor, ne zaman onlar çekiliyor Mustafa kemal da ortaya çıkabiliyor. O kadar baskıcılar yani!




Enver Paşa ile Mustafa Kemal’in yolu Çanakkale’de de kesiyor değil mi?

Çanakkale 1915… Mustafa Kemal Anafartalar bölgesinde. Burası lokal bir bölge. Enver Paşa buraya geliyor.
Zaferi kutlamak için... Aslında herkes geliyor. Ama Enver Paşa, Mustafa Kemal’in yanına gidip onu kutlamıyor. Hatta Alman Komutan Limon Von Sanders, onu kutlaması gerektiğini söylüyor ama o umursamıyor. Nitekim bu gerilim Enver, Talat ve Cemal Paşa ülkeden gitmek zorunda kalınca ya da gidince iyice ortaya çıkıyor.
Zira onların çekilmesiyle Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşı‘nı başlatmıştır. Bunun üzerine Enver Paşa ona mektup yazarak gelmek istediğini söylüyor ama Mustafa Kemal ona “gelme” diyor.


Aslında bu roman benim hikayem

Şehsuvar Sami yazar olmak isterken siyasetçi olmak zorunda kalmış biri. Hatta bir tetikçi. Bu ülkede insanlar rahat rahat sanatçı olamayacaklar mı?


Aslına bakarsanız Şehsuvar Sami tam anlamıyla benim. 14 yaşında ben de Şehsuvar Sami gibi dünyanın ve ülkenin dertlerini dert edinen biriydim. Şehsuvar Sami bu dertlerinden ötürü nasıl İttihat ve Terakki’ye katıldıysa ben de Marksist harekete katılmıştım. Şehsuvar Sami yazar olmayı düşünürken devrimci olmuş, bense devrimciyken yazar olmuştum. O yüzden romandaki pek çok çatışma sahnesi, mitingler, yurtdışı etkileri hep gerçektir, benim hayatımdan kesitlerdir. Siyasi nedenlerle o nasıl Paris’e gittiyse ben de Moskova’ya gitmiştim. Onun mesela Basri Bey’i vardır. Benim de Enver diye bir arkadaşım vardı. Kahramanımdı. O da benim gözlerimin önünde öldürüldü. Yani aslında bu romanda kendimi yazdım.

Arkadaşınız vefat ettiğinde kaz yaşındaydınız?

16. Gaziantepte bir gece taradılar onu. On kurşun çıktı üzerinden. Parkalarımızı değişmiştik. Onunki bende, benimki ondaydı. Bu ülke çok acılı bir ülke. Kaç yıl geçti aradan ve hala aynı acılar yaşanıyor. Arkadaşım Enver bugünün Tahir Elçi’si… Bu coğrafyada bir şey var. Öfke ve acımasızlık o kadar çok ki, romanda da söyledim gibi bu topraklar adeta kanla sulanmış ve sulanıyor. Farklı olana tahammül edilmiyor ve hemen ortadan kaldırılmak isteniyor. Bu da bizi mahvediyor. İttihat ve Terakki ne yazık ki bunu yaptı. Bir özgürlük hareketi olarak doğdu ve 7-8 ayda bir baskı hareketine dönüştü. Bu da onu mahfa sürükledi. Çünkü alternatifi ortadan kaldırdığında yani seni eleştirecek birileri olmadığında yanlış yapmaman imkansızdır. O yüzden alternatifini her ortadan kaldıran kendi mezarını kazar.

Acaba biz demokrasiyi sadece siyasi bir kavram mı sanıyoruz? Mesela herkes “eşitlik” diyor ama bunu savunanların aile hayatına bir bakıyorsun kadın-erkek eşit değil. Çocuk hakları akla bile gelmiyor.

Bu topraklar çok değerli uygarlıklara ev sahipliği yaptı. Osmanlı padişahları çok güçlüydü, Roma da. Her biri yetkisini ve gücünü kutsallardan alıyordu. Yani Roma Pagan tanrılardan, Osmanlı Allah’tan... Ve şunu diyordu: “Ben yetkiyi Allah’tan alıyorum, bu durumda sen de kulumsun.” İttihat ve Terakki ise “Bi saniye, halk da var!” Ama Enver Paşa da bir noktadan sonra kendini tek adam olarak görmek istiyor. Bu yüzden halk, Mustafa Kemal’i kendi seçtiği bir devlet adamı olarak değil yeni bir padişah gibi algılıyor. Ama herkesi öyle; Menderes’i, Turgut Özal’ı, Demirel’i de.

Yani kimsenin “bisikletle Meclis’e giden siyasetçi özlemi” yok?

Yok tabii ki! Halk “Benim liderim bağırsın, çağırsın gerekiyorsa dövsün beni” diyor. Bu kültürü kırmadan da ne yazık ki ilerleyemeyiz.

Sanırım Gezi’de bu biraz kırıldı, ne dersiniz?

Bence de. Bir de Türkiye global etkilerle değişen bir ülke. IŞİD İslamiyetin mezar kazıcısı. Yaptıklarıyla İslamiyet’in meşruluğunu ortadan kaldırıyor. Bu yüzden İslamiyet ya çok sesliliği kabul edecek ya da yok olacak. Bugün İslami ülkelerin ekonomisi petrole dayanıyor. Peki ya teknoloji, bilim, sanat, sanayi... Bunlar nerede? İnsanlık başka enerjiler bulur zaten petrol rezervi de tükenecek bir şey.




Romanı okuduktan sonra Askeri Müze’yi gezin

İttihat ve Terakki geniş bir coğrafyaya yayılmış bir hareket. Jöntürkler’in ilk gittikleri yen Paris’tir. Bonaparte Sokağı 25 numarada Ahmet Rıza’nın Meşveret Dergisi’ni çıkardığı yer. Sonra Selanik. İttihat ve Terakki’nin asıl başladığı ve yükseldiği yer. Ardından Manastır, Mustafa Kemal ve bir çok İttihat ve Terakki’ci burada okumuştur. Ama tabiî ki asıl mekan Dersaadet’tir. En önemli olaylar da Babıali’de gerçekleşir. Her şey orada başlar. Bir de tabii Yıldız çünkü saray orada. Abdülhamit’in 30 yıllık iktidarının simgesidir burası.
Bu iki mekan 31 Mart Ayaklanması‘na kadar büyük önem taşıyor. 31 Mart 1909’da Hareket Ordusu Şişli’den şehre giriyor. İlk silah da buradan ateşleniyor ve Harbiye’den atış başlıyor. Büyük bir çatışma çıkıyor. Enver Paşa ve roman kahramanımız Şehsuvar Sami de oradadır.
Diğer önemli mekan Taşkışla. Burası karşı devrimcilerin 31 Mart’ta sığındığı yerdir. Şu an Gezi Parkı‘nın orası yani Topçu Kışlası ise gericilerin merkeziydi. Burada büyük bir çatışma çıkıyor. Ve tabii ki oteller; Tokatlıyan ve Büyük Londra Oteli. Çünkü İttihatçılar burada toplanırdı. Ama en önemli mekan şüphe yok ki Pera Palas’tı. Mustafa Kemal de burada kalıyor. İsmet İnönü’nün de odası var. Aynı zamanda dönemin tüm casusları da. Tabii kahramanımız Şehsuvar Sami de... Ama bugün İttihat ve Terakki’nin en önemli izlerini Askeri Müze’de buluruz. Şöyle ki sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın (İttihat ve Terakki döneminde sadrazamdır) suikaste kurban gittiği araba bu müzede. Enver Paşa’nın çalışma masası, kullandıkları silahlar, giysiler. Kısaca İttihat ve Terakki’yi anlamak için o döneme ait her şey mevcut o müzede. Bu yüzden bence romanı okuduktan sonra ya da romanla birlikte bu müzeyi gezmenizi tavsiye ederim.


Paylaş