VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Mayıs 2016 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Süs yok, palavra yok buz gibi gerçek var
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Süs yok, palavra yok buz gibi gerçek var

Senarist ve oyun yazarı Can Yılmaz “Klişe Hayatlar Matbaası”nda her gün önünden geçip gittiğimiz insanların hikâyelerine tanık ediyor bizleri. “Yaşamın tam ortasında duruyorlar, her gün birilerine değiyoruz, dokunuyoruz, konuşuyoruz hatta bazen konuşmamak için yolumuzu değiştiriyoruz” dediği kahramanlarının hikâyelerini “hayatın en yalın hali” olarak yorumluyor.

BUKET AŞÇI GÜREL



Apollon Tapınağı’nın kapısında “Kendini bil” yazar. Bu aynı zamanda kendin olmak, olabilmek demektir. Açıkçası bu yüzden bir başkası üzerinden tanımlanmaya ve tanımlamaya karşıyım. Sizse bu duruma maruz kalıyorsunuz. Bunu nasıl aşıyorsunuz, evliya, bilge falan mısınız?

“Kendini bil” yazdıran mimar ya da yazan usta kısa mesajı yüzyıllar evvel bize atmış ve konuyu kapatmış. Bir başkasının üzerinden tanımlanmak nasıl ve kimin üzerinden tanımlandığınızla alakalı olarak tavrınızı belirler aslında. Kimin ismi sizin isminizin önünde yer alıyor? Herkesin sevdiği, gıpta ettiği, başarılı bir insansa sorun yok, kendi özelimde Cem Yılmaz’ın abisi olmak sıkıntı veren bir durum değil zira, kardeşim Cem Yılmaz, kardeşim bütün bu saydığım özelliklerin zıddı bir özellik taşısaydı o zaman belki bir sorun yaşanırdı ama öyle bir durum yok… Bunu değiştirmek veya silmeye çalışmak gereksiz bir mücadele olur çünkü adam ünlü olmuş, “Durun beni de tanıyın” demenin bir anlamı yok. Zaten herkesin de ünlü veya başarılı olması gerekmiyor. Kimi ünlü olabilir, kimi ünsüz başarılı olur, kimi ünlü başarısız olur, kimi de hem ünsüz hem de başarısız olur, bu sonuçlar yüzünden ünlü ve başarılı olmuş birini suçlayamayız değil mi? Yine bu sonuçlar yüzünden “Sen şunun abisisin, sen şunun oğlusun, sen şunun kardeşisin” demek de anlamsız, insanların hayatın doğal akışı içinde edindikleri özellikleri onlardan alamıyoruz maalesef, ben kendi yaptığım işlerle anılıyorum zaten, yazdığım oyun için kimse afişe Cem Yılmaz’ın abisi Can Yılmaz yazmayı teklif etmedi veya bir dizi senaryosunda “Senarist Cem Yılmaz’ın abisi tarafından yazılmıştır yazalım mı” diyen olmadı, bu daha çok sosyal medyada yazılıp çizilen bir düşünce, yoksa gündelik yaşamımız bir ismin arkasında geçmiyor, her birimizin beraber veya ayrı yaptığı işler var ve en azından biz bu tanımlarla yaşamıyoruz. İsmimin kolay hatırlanması açısından işe yaradığı da muhakkak, o halde sorun yok…

Kitabınızda sevgili Sunay Akın’ın mizah yazarlığını odak alan sizinle ilgili çok güzel bir yazısı var. O yüzden önce mizah yazarlığı üzerine sormak isterim. Nedir sizin için mizah? Kendinizi bu açıdan nerde görüyorsunuz? Koordinatlarınız ne?

Sunay Abi’nin “Klişe Hayatlar Matbaası” kitabıma yazdığı önsöz sadece mizah yazarlığı anlamında değil birçok yönden beni mutlu eden bir yazı, orada adlarını kendi adımla yan yana görmeyi hayal bile edemeyeceğim birçok usta öykücü ile birlikte anılmak müthiş bir haz, mizah yazarlığına yatkınlığım olduğu muhakkak. Belki de bu nedenle dram içeren bir öykünün içine bile bir yerinden mizah katma eğilimim var, kitapta da okuyanlar anımsayacaktır, öykülerin birçoğunda “Komedi mi, dram mı bu?” gibi bir ikileme düşülüyor ki bu iyi bir şey bence, çünkü hayatı tam da böyle anlatmak mümkün oluyor. Salt komedi veya dram biraz yavan oluyor. Belki tuzu, belki biberi eksik bir yemek gibi. Ben mizahı çok severim ve aslında konuşurken de komik biri olduğum söylense de, konuşarak güldürmekten ziyade yazarak güldürmeyi severim, boş kâğıt üzerinde daha özgür oluyorum, derdimi daha iyi anlatabiliyorum gibi…

Evet, sizi mizah yazarı ve “komik biri” olarak tanıyoruz ama “Klişe Hayatlar Matbaası”ndaki hikâyeler hiç de komik değil. Aksine dram yüklü. Sade hayatların çıkmaz sokakları adeta… Edebiyat ile senaryo yazarlığı arasındaki bu ayrımın nedeni ne? Hayata böyle mi bakıyorsunuz?

Az önce de söylediğim gibi, mizah ve dramı birbirinden ayırmak mümkün değil ki, öykülerdeki insanlar bundan istisna değiller. Yıllardır gözlemlediğim birçok hayatta bu ikisi birbirinin içine geçmiş olduğunu gördüm, çok eğlendiğinizi sandığınız anda bir başkasının dramına gülüyor da olabilirsiniz bunu gözden kaçırmamak lazım, en basit haliyle düşen adama gülünür. Ama düşene sorduk mu niye düştü, aklında neler vardı, önündeki koca taşı görmedi mi de takıldı? Dram ve komediyi birbirinden ayırmak mümkün olmadığı için bir öykünün içinde ikisi de mutlaka oluyor kaçınılmaz olarak. Senaryo için de aynı şey geçerli aslında ama hikâyedeki oranları belki değişir, bizim en komik filmimiz diye bilinen filmimizde ağır bir dram filmin ortasında durmaktadır, bu ikisi arasındaki oranı değiştirerek komedi filmi veya dram yapmak mümkün ama iç içe geçmiş olmaları gerçeğini değiştirmez.

Öyküleriniz anti-kahramanların hikâyeleri üzerine kurulu. Öyle büyük başarılar, hırslar peşinde koşan kişiler değil. Aksine göz önünde olan ama görünmeyen kişilerin hikâyeleri bunlar. Neden bu tür kişilere odaklanıyorsunuz?

Görünmeyen insanlar dediğimiz bu insanların içinde biraz vakit geçirdim ve onların hayatları konusunda birçok şey biriktirdim. Çoğunu belki bir saat gördüm ama onların yaşadığı hayatın dışında değilim, hatta sanılanın aksine hiç değilim. Bu sebeple bildiğim bir dünyayı tanıdığım insanları yazmanın kolaylığına da kaçmış olabilirim. Ama hiçbir öykü tam anlamıyla yaşanmış veya hiçbir karakterim “Aa bizim Hasan Abi” denilecek kadar birebir kişiler değil. Bir karakterin bir cümlesi başka bir öykünün ana konusu, gördüğüm bir mekânı hiç alakasız bir öykünün geçtiği başka bir mekân olarak tasarladım. Bu karakterler yaşamın tam ortasında duruyorlar, her gün birilerine değiyoruz, dokunuyoruz, konuşuyoruz hatta bazen konuşmamak için yolumuzu değiştiriyoruz vesaire. Ama yok sayamayacağımız hikâyeleri var, ilgilenmeden geçemeyeceğimiz sözleri var, belki de duyurmak istedikleri bir mesajları var. Benim kitabım veya bir başka yazar arkadaşım bunlara dokunuyor, ilgileniyor, yazıyorsa yaptığı ve benim de yapmaya çalıştığım, hayatın en yalın hâlini ortaya koymaktır. Süs yok, palavra yok, buz gibi gerçek var…

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam