VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Mayıs 2015 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Tabiatı korumak zorundayız
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Tabiatı korumak zorundayız

“İnsanın tabiatla binlerce yıl yaşadığı gizemli, şiirsel ve saygılı aşk ilişkisi ne zaman ve neden bitti?” “Tabiat, ne zaman ve ne hakla insanın arsızca sömürdüğü kölesine dönüştü?” Buket Uzuner Tabiat Dörtlemesi’nin ikinci kitabı “Toprak”ta okuru kayıp bir gazetecinin izinden Anadolu’da geçen bir macera sürükliyor ve bu soruların yanıtlarını arıyor.

Buket Uzuner’in “Uyumsuz Defne Kaman’ın Maceraları” dörtlemesinin ilk kitabı “Su”dan sonra ikinci kitabı “Toprak” da okuyucusuyla buluştu. “Toprak”, gazeteci Defne Kaman’ın tarihi eser kaçakçılığını araştırmak üzere Çorum’a gitmesi ve ortadan kaybolması ile başlıyor. Olayı araştıran arkeolog Güneş Aytan, Çorum Valisi Sabahattin Ali Okur, Çorum Emniyet Müdürü Muhtar Körağaoğlu, rehber Kemal Yörüklü ve oğlu Karaca’ya kitabın ilerleyen bölümlerinde Defne’den gelen Kutadgu Bilig şifreleriyle olayı çözmeye çalışan Defne Kaman’ın ninesi şifacı Umay Bayülgen, onun arkadaşı Sahaf Semahat ve Defne Kaman’ın babası Akın Kaman da eşlik ediyor. Toprak, aynı zamanda kadim Kamanlık geleneğinden, Türk mitolojisi ve geyik efsanelerinden, Hitit uygarlığı ve kültüründen de beslenen tarihi bir roman niteliği taşıyor. İfade özgürlüğünün Su, Hava ve Toprak kadar büyük bir ihtiyaç olduğunu savunan gazeteci Defne Kaman’ın maceraları “Su” ve “Toprak’ın ardından “Hava” ve “Ateş“ ile devam edecek.

Tabiat Dörtlemesi adını verdiğiniz serinizin ikincisi kitabı “Toprak”ı yazma döneminde neler yaşadınız, nasıl işledi yazmaya karar verme süreci?

Kafama taktığım bir soru bu romanların asıl müsebibi aslında. Takıntım şu: “İnsanın ‘TABİAT’la binlerce yıl yaşadığı gizemli, şiirsel ve saygılı aşk ilişkisi ne zaman ve neden bitti? Tabiat, ne zaman ve ne hakla insanın arsızca sömürdüğü kölesine dönüştü? Elbette güçlü tabiat bize hâlâ olgun davranıyor ama insanın büyük ihanetine karşı sabrının tükenmek üzere olduğunu, yaklaşan büyük kıtlık felaketiyle hepimizi cezalandıracağının işaretlerini veriyor. Son otuz yılda artan seller, fırtına, kuraklık, deprem, lavlar işaret değise nedir? Soruyorum: insan, , kendini ‘Tabiatın Efendisi sanmaya, yani şuurunu yitirmeye ne zaman başladı? Aslında “Su” romanı gibi “Toprak” da bu ana sorunun etrafında gelişen romandır, diyebilirim.

Toprak’ın baş karakteri olan mekânı neden Çorum seçtiniz? a dair nasıl araştırmalar yaptınız, nelerle karşılaştınız?

Siz de gezgin ruhlu olduğunuz için mekân sorusunu hemen yakaladınız, değil mi? Bence her romanın asıl karakteri onun mekânıdır. ‘Suç ve Ceza’yı Petersburg yerine Paris’e, ‘İnce Memed’i Toroslar yerine Alp Dağları’na taşıdığınızda ortaya çıkacak bambaşka romanlar okursunuz. “Toprak”ın başkarakteri olarak Çorum’u seçmeme- biz pek farkında olmasak, hiç ilgilenmesek de- Anadolu tarihini dolayısıyla eski Yunan, Latin, Akdeniz uygarlıklarını derinden etkilemiş Hititler’in başkenti olması en önemli nedendir. Toprak, zaten tohum, gıda, tarım, yuva, yurt, ev, ana rahmi ve gelecek demek. Bütün bunların bizim için tek adresi ve adı var o da: Anadolu! Üstelik tabiatla ilişkisi paganlık düzeyinde, ona korkuyla karışık saygı duyan Hitit kültürünü araştırdıkça Anadolu’nun ortasında böyle bir mirası yeniden keşfetmek benim için büyük şans oldu. Son üç yıldır Hitit kültürünü tanımak için sık sık ziyaret ettiğim Çorum, Kızılırmak havzasının kültürel zenginliği, çok lezzetli yerel yemekleri ve toprakla ilişkisine kadar birçok özelliğiyle beni etkiledi, tanıdıkça sevdim. Artık biraz Çorumlu oldum galiba! Umuyorum bu romandan sonra özellikle gençler Yazılıkaya-Çorum’a sırt çantalarıyla gidecekler.

Hitit uygarlığını ve kültürünü araştırmak zor oldu mu, Türk mitolojisiyle özdeş ne gibi bağlantılar buldunuz?

Çalışmaya Hititler’i araştırayım diye, bir akademik kaygıyla başlamadım. Biliyorsunuz, Hititler 3500 yıl önce Anadolu ve Orta-Doğu’da geniş bir alana yayılmış Mısır Krallığı ayarında önemli bir imparatorluk. Çorum’da bulunan Yazılıkaya ve Hattuşa tarihi kalıntılarını gezdiğinizde büyülenmemeniz olanaksız.

Hukuk ve devlet yönetimi kadar edebiyat ve sanatta da başarılı olduklarını yazılı kaynaklardan öğreniyoruz. Binlerce yıl sahte propogandayla dünyayı aldaytan Mısır Kralı II. Ramses’in aslında Hititler’i yenemediği ve tarihin bildiğimiz ilk yazılı antlaşması Kadeş’i imzalamak zorunda kaldığını da artık biliyoruz. Kültürler buharlaşıp uçmuyor, eski kültürler yenilerinin içinde mutlaka yaşıyor. Özellikle Anadolu’nun buğday ve sebze temelli yemeklerinin çoğu Hititler’den bize mirastır. Paganların tasavvurları ve sembolleri de doğal olarak birbirleriyle ortak özellikler taşıyor zaten.

“Toprak”, kadim Kamanlık geleneğini, tabiat-insan değerlerini anlatan bir eser. Kaman geleneğini araştırırken has Kamlarla tanıştınız mı, Kaman geleneğine dair düşünceleriniz nelerdir?

Bugün başka bir dine geçmeden Kaman olarak kalmış Türk halkları hâlâ mevcut. Meselâ Hakaslar veya Dukhalar. Ben yazarken, daha çok yazılı kaynaklar üzerinden ve bazı üniversitelerin Türkoloji bölümleriyle çalışma yaptım ama örneğin “Su” romanından sonra tanıştığım Hakas Türkü olan araştırmacı Timur Bey, Umay Ana’nın Tabiat Tanrıçası olduğuna gönül vermiş, hümanist ve çağdaş bir insan. Kamanlık benim için, derin tabiat sevgisi ve saygısı kadar tüm canları eşit gören Sufi geleneğimizin de kökünde yatan özdür. Mütevazılık, tok gözlülük, haddini bilmek ve dayanışma ruhudur. “Hava” romanı için artık güney Sibirya’yı gidip, görmem gerektiğini düşünüyorum.

HER ZENGİN GÜÇLÜ
KARAKTERDE DEĞİLDİR

“Su” ve “Toprak” kitaplarınızda ana karakter, uyumsuz lakaplı Defne Kaman, üzerinden kadınların cesaretine ve zekasına değiniyorsunuz. Bir diğer baş karakter de Defnenin anneannesi şifacı Umay Nine. Ana karakterlerde böyle güçlü kadınlar seçmenizde Türkiyede kadına olan eksik ve sakat bakış açısı etkili oldu mu?

Romanlarımda güçlü kadın karakterler olması dikkat çekiyor ama tıpkı gerçek hayattaki gibi zayıf, yenilmiş, hakkı yenmiş ve ezilmiş kadınlar da mevcut hepsinde. Neden cesur ve akıllı kadınlar sanki hep başarılı ve önemli sanılıyor? Her kişilik kendi içinde zayıf ve güçlü yanları taşır. Ekonomik şartlar derseniz, sınıf meselesi ayrı tabii. Ama güçlü karakter zengin olacak diye hiçbir kural yok. Size birkaç örnek vereyim: Defne Kaman, babasız büyümüş, annesi tarafından sevilmemiş, kocası tarafından terk edilmiş, aşka inancını kaybetmiş, ablasının itip kaktığı bir gazeteci kadın aslında. Varlıklı bir ailenin torunu olduğu için para sıkıntısı yok ama o arılar -hatta eşekler- gibi çalışıyor, çünkü idealleri var; toplumsal ve çevresel meseleleri dert edinmiş. Sahaf Semahat, geçmişi karanlık, ailesinden kaçıp, kedileriyle bir sahaf dükkânın bodrumuna sığınmış, borç harç zor geçinen, yapayalnız bir kadın. Tasvir, Alevî bir adamı sevdi diye ailesinin hışmına uğramış Sünni bir genç kız. Umay Bayülgen, kızından ve büyük torunundan yana şanssız, küçük torununu özel eğitim vermiş, emekli bir eczacı kadın. Daha sayayım mı? Farklı ekonomik sınıf, kuşak ve inançtan şehirli kadınlar; bizim gibi farklı dertleri olan bizden kadınlar…

Toprak, Defne Kaman’ın Çorumdaki tarihi eser kaçakçılığını korkusuzca araştırması üzerine başına gelenleri konu alıyor. Definecilik işi tarih hırsızlığı mıdır, tarihi eser kaçakçılığı nasıl önlenebilir, bu konu hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Bir arkeoloji mucizesinin üzerinde kurulu Türkiye’nin en büyük üçüncü kaçakçılığı olan tarihi eser kaçakçılığı, sadece milli gelir kaybı değil, manevi bir kayıptır da. Kanunlarımızda defineciliğin hobi kabul edildiğini öğrenince tarihi eser kaçakçılığının zaten çok da ciddiye alınmadığı düşüncesine kapılıyorsunuz. Arkeolojik alanlardaki kazılarda eğer o bölgenin köylü çocuk ve gençlerini de o tarihi çalışmanın içine dâhil eder, onları hem orayı en iyi bilenler olarak geçmişleriyle ilişkilendirip, hem de o mirasın en önce onlara ait olduğu bilincini geliştirirseniz hırsızlık azalır. Japon arkeologlar, Kırşehir Kaman Kalehöyük’te bunu başardılar. Orada tek bir tarihi eser kaçakçısı yok.

Toprak hem tarihi bir roman hem de aslında polisiye bir romana da yakınsıyor. Aynı zamanda da Kamanlık geleneğinden ve Hitit kültüründen, Türk mitolojisi ve geyik efsanelerinden bahsederken de masalsı bir tat yakalıyor. Siz romankategorize etmek ister misiniz, eğer isterseniz tür olarak nasıl tanımlarsınız?

Tür kategorisine girmek istemem, ama kullandığım edebi teknik, anlatı tarzı hakkında konuşalım derseniz, mitolojiye en yakışan ‘büyülü gerçekçilik’ten bahsedebilirim. Toprak’ta tıpkı SU’daki gibi gazeteci Defne Kaman kayboluyor ve biz hep beraber onu arıyoruz. Bu kayboluşu, Türk Mitolojisindeki ‘don de yani metamorfoz için bir kurgu oyunu olarak kullanıyorum. Bunu yaparken Latin Amerika Edebiyatı’ndan dünyaya yayıldığı söylenen, özellikle Marquezin adıyla anılan ‘büyülü gerçekçilik’ edebi akımının aslında, bizim DE kendi masal ve efsanelerimizin de özünde yattığı arzusundayım. Romanda araştırma yaparken yaşadığı hayatî tehlike anlarında kaybolan Defne Kaman’ın yerine Anadoluda kutsal sayılan bir hayvan belirip, nöbet tutuyor. “Su”da yunus, şimdi de bir geyik! Romandaki eko-hackerin adı da Karaca. Neden ‘Geyikli Babatürbemiz ve geyik efsanemiz var sanıyorsunuz? Böylece okura, ‘acaba bu geyik, gazeteci kadını metamorfoza uğramış şekli midir? Bu mümkün müdür?”ü sordurtmak arzusundayım.

Romanınızda “ifade su, toprak, hava kadar büyük bir ihtiyaç” diyorsunuz. Ülkemizde Defne Kaman gibi cesur gazetecilerimizin yaşadığı sorunlar hakkında neler?

Basın, bir ülkede şeffaflığın en ama en fazla ihtiyaç duyulduğu alandır. Basından şeffalığı kaldırırsanız dünyanın en korkunç kötülük silahını yaratırsınız. Çünkü böylece insanların elinden gerçeğe ulaşma hakkını almış, onları yalana, dolana, sahteye esir etmiş olursunuz. Bu yüzden bir ülkenin refahını, oradaki basın özgürlüğü ve gazetecilerin ahlakı belirler. Defne Kaman’sa vicdanlı ve sahici muhabirlik yapan bir gazeteci. Kendini sokmayan yılanın bile bin yıl yaşamasını dert edinip, başkalarına fenalık edecekse o yılanı yuvasına kadar fikri takip edip, bulduklarını da kaydedip, arşivliyor. Bunları yapan bir insanın haliyle kendisinin de özgür, kendi kararlarını veren bir kişilik olması gerekiyor. Ancak bu karakter üstelik bir de kadın olunca, kadının insan hakları konusunda eksik doğduğunu sananlar açısından misal temsil edeceği için daha da büyük tehlike sayılıyor. Ayrıca Defne Kaman gibi tabiat, çevre sorunları, hayvan hakları, dâhil tüm canldertleriyle ilgilendiğinizde size ilk lâzım gelen şey düşünme, konuşma ve yayımlama özgürlüğüdür.

TÜRK TARİHÇİLER ÇİNCE ÖĞRENMELİ

Eski Türkçenin Osmanlıca olmadığını, Türkiye Türkçesinden önceki öz Türkçe manasında kullanıldığından bahsediyorsunuz. Sizce Osmanlıcanın Türk medeniyetinin ata damarıymış gibi gösterilmesinin altında yatan nedenler nelerdir, yaratılan bu algı için neler söylersiniz?

Beş yıl kadar önce Tarih Vakfı’nda Osmanlıca ders aldım ve anladım ki, bizim sandığımız gibi bir Osmanlıca Türkçesi var. Çünkü Osmanlıca aslında, Arap alfabesiyle yazılan yoğunlukla Türkçe, biraz da Farsça ve Arapçadan oluşmuş bir yapay dil. Bir Iraklı mühendis arkadaşım sık sık “Arapçamızı mahvetmişiniz” diye takılır bana. İşte Osmanlıca filozof bir nedeni bu dil sorunu ve tabii düşünce ve yayınlama özgürlüğüdür. Bu nedenle Türkçenin tamamen ortadan kaybolmamasına neden olan Yunus Emre, Pir Sultan, Kaygusuz Abdal, Karacaoğlan gibi ozanlara minnettar olmalıyız. Osmanlıca Türkçesi, araştırmacıların ve benim gibi meraklılarının öğreneceği ölü bir dildir. O kadar yapaydır ki, bir Osmanlı çocuğu ancak on-on iki yılda okuma-yazma öğreniyordu. Şimdi Latin alfabesiyle Türkçeyi altı ayda söken çocuklarımız onlardan daha zeki değil ki… Bence Türk tarihçilerinin asıl öğrenmesi gereken Çincedir, çünkü Türk Tarihini Çinliler yazmıştır. Nitekim artık Çince bilen tarihçilerimiz de mevcuttur.

Toprak romanınızı Anadolulu çiftçi köylü kadınlara ithaf ettiniz. Bu konu hakkında söylemek istedikleriniz var mı?

Evet, Toprak’ı “Tabiata zararlı projelerin önüne göğsünü siper ederek dikilen, asırlık yerel tohumları çeyiz sandığında en değerli mücevher olarak saklamayı akıl etmiş, her biri Toprak’ın kızı ve aslen Tabiat Ana Umay’ın torunu olan Anadolulu çiftçi-köylü kadınlara” adadım. Orta-Doğu ve Doğu Akdeniz coğrafyasında başka hiçbir kültürde suyunu ve toprağını, ağacını ve tohumunu Anadolu’daki gibi göğsünü siper ederek koruyan başka çiftçi-köylü kadın kültürü olmadığını #DerelerinKardeşliği yürüyüşlerinde ve Tohum Takas Şenlikleri’nde gördüm. Araştırıp, bilgilendikçe bizim her etnik ve dini kökenden Anadolulu köylü-çiftçi kadınlarımızın (aslında şehirli olsak da sizin ve benim de) Anadolu kültürlerine derinden etkilemiş olan ‘Tabiat Ana Umay’ın içimizde hâlâ yaşayan güçlü ruhunu kaybetmediğimizi düşünmeye başladım. Çünkü kültürel aidiyet böyle bir şey, efsane, masal ve ritüel-âdetlerle beslenip, devamlılık gösteriyor. O kadınlar ki, Anadolu’nun asırlık özgün (endemik) tohumlarını çeyiz sandıklarında saklayan aklın sahibidir! Atatürk’ün “Köylü milletin efendisidir!” sözünün özünde tarımın önemini vurguladığını ben geç kavradım. Orada köylülük-kentlilik değil, tarım ve topraktan bahsediliyor. Umarım daha geç olmadan milletçe tarımın önemini yeniden kavrarız.

Paylaş

Öyleyse ‘Yaşasın edebiyat!’ Geçen ay Grand Pera Emek Sineması’nda çok önemli bir edebiyat davetine katıldım. Davet önemliydi çünkü,Türk edebiyatının “yaşayan” 50 şairinin/yazarının, kendini, edebiyatını ve hayata bakışını anlattığı “Yüz Yüze Konuşmalar, Yaşayan Edebiyat” projesi tanıtıldı.

Devam