VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Eylül 2014 Pazar | Anasayfa > Haberler > Tanpınar makbul bir metaya dönüştü
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Tanpınar makbul bir metaya dönüştü

Artık sadece Türk Edebiyatı’nın müstesna yazarlarından biri olarak değil, neredeyse bir olgu olarak anabileceğimiz Ahmet Hamdi Tanpınar, yine gündemde... Oğuz Demiralp’ın “Tanpınar’a Biraz Huzur Verelim” hem yazara hem de kitaplarına farklı bir bakış sunuyor.

CANAN HATİPOĞLU


Tanpınar genellikle Doğu-Batı sentezi üzerinden anılan bir isim... Bunların dışında, Tanpınar Türk Edebiyatı’nın neresinde?

Doğu Batı sentezi edebiyat alanında da ya da edebiyat üzerinden de işlenebilen bir fikirdir ama edebiyatın kendisi değildir. Tanpınar her şeyden önce edebiyatçıdır. Birçok yapıtında Doğu Batı sorunsalını başarıyla işlemiş, ne yazdıysa güzel yazmıştır. Güzel yazdığı için Türk edebiyatının her yerindedir. Elbette Doğu Batı sorunsalını, bizim toplum olarak kimliğimizi ilgilendiren konuları işlemeseydi bu denli tanınmazdı. Ancak, kuru kuruya bir fikir savunucusu olsaydı, ele aldığı konuların özüne inebilmek için yazınsal sözün gücünden yararlanmasaydı, bildiğimiz Tanpınar da olamazdı. Yeri gelmişken belirteyim: Tanpınar, yazınsal açıdan bir Doğu Batı sentezi değil, Batılıdır. Batı kültürünün sağladığı entelektüel donanım ve tarih bilinciyle kendi geçmişimize eğilmiştir. Dün bugün yarın biçiminde bir tarih anlayışı ve ilerleme fikri bize Batılılaşma ile birlikte gelmiştir. Tanpınar bunları çok iyi bilen sıradışı bir aydındı.



“Aydaki Adam” yazısında bahsettiğiniz “Osmanlı’yı yeniden kazanmak” sürecine Tanpınar’ın nasıl bir katkısı oldu?

Osmanlı’yı yeniden kazandık mı? Bilemiyorum... Ahmet Hamdi bize kendi geçmişimizle nasıl bir ilişki kurmamız gerektiğini göstermiştir. Osmanlı döneminde yaşamak istemeyeceğini birçok kez dile getirmiştir. Buna karşılık, Osmanlı’nın kültürel kalıtına herkesten daha çok sahip çıkmış, Osmanlı’nın içi boş bir fütühat efsanesinden ibaret olmadığını göstermiştir. Osmanlı’nın hayatta kalmak için Batılılaşmaya yöneldiğini, böylece evrensel uygarlığın gidişine katılmak gereğini duyduğunu anlamıştır. İlerlemeyi, değişimi görmüş; kabul etmiş, desteklemiştir. Nereden geldiğimizi bilmeden, nereye gideceğimizi nasıl belirleyebiliriz ki! Tanpınar yineleme değil, yenileme yanlısıdır. Geçmişimize bakışımızın gelişmesini de bu yenileme / yenilenme sürecinin bir parçası olarak görür. Ayrıca Tanpınar ülkemizde az rastlanan bir aydın türündendi: Gerçek bir estetti. Bizde hedonist çoktur, estet azdır. Hedonistler kendilerini estet olarak sunarlar, “gourmand”ların “gourmet” olduklarını iddia etmeleri gibi... Tanpınar bir estet olarak İstanbul’u bizim için yeniden keşfetti, giderek hem gönlümüzde hem de dilimizde diriltti.

ÇEKİNGEN HATTA EZİK
Ahmet Hamdi Tanpınar’ı bugün pek çok kalıba oturtabiliriz. Şair, yazar, edebiyat tarihçisi... Her alanda büyük bir yetkinlikle eser veren bir adamın, dönemimde yeterince değer bulmayışı sizce neden?


İlk akla gelen şey, Tanpınar’ın çekingen kişiliği, yer yer ezikliğe varan doğası, girişimci, atılgan olmaması ama... Bence çağındaki hiçbir aydın kümesine katılmaması, kendi olarak kalmayı yeğlemesi asıl neden. Yalnızlıktan, anlaşılamamaktan yakındığına bakmayın.
Yalnız kalmamak, anlaşılmak için kendinden ödün vermeyen, veremeyen, temel yeğlemelerini değiştiremeyen naturası güçlü bir aydındır o... Yoksa ün kazanmak, para yapmak için onun bunun peşine takılır, yakınma nedenlerini ortadan kaldırabilirdi. Yalnız yaşamayı, kalmayı başaramayan insanların ruh yapılarının köleliliğe, çağdaş kültür deyişiyle sürü insanlığına yatkın olduğunu söylerler. Tanpınar sürü insanlığına çok uzaktı, bireydi, ruhu, zihni özgürdü. Düşünceleri de, dili de ayrıksıydı. Bana kalırsa, bilgi, birikim ve duyarlık olarak o dönemin ünlü sanat insanlarından daha ilerdeydi. Ne Ataç, ne Orhan Veli, ne Eyüboğlu, ne Yahya Kemal, ne de diğerleri onu anlayabilirdi. Konulara onun kadar çok yönlü bakamıyorlardı. Dar sanat / kültür insanı çevresinin dışındaki “sanatı şöyle böyle sever” kitlenin Tanpınar’ı anlamasıysa zaten beklenemez...

Tanpınar’ı solcuların ve sağcıların paylaşamamak gibi bir durumu var, biliyorsunuz. Bunu siyasal anlamda sormuyorum, edebi anlamda Tanpınar bu çizginin neresinde?

Edebiyatta sağcı / solcu olmaz ama ne dediğinizi anlıyorum. Dünya görüşü bakımından kendini sağcı olarakgörenlerle solcu olarak görenlerin Tanpınar’ın yapıtına değişik açılardan bakmaları, ayrımlı yorumlar yapmaları bence yazın’ın doğasına uygun. Yeter ki bu okumaların, yorumların kanıtlanabilir, inandırıcı temelleri olsun. Yazına da, sanat kültürüne de uymadığı için kabul edilemeyecek olan şu: Bir yazar hakkında daha önce bilmediğimiz yeni belgelerin, bilgilerin ortaya çıkması her zaman olabilir. Basılmamış yeni yapıtları da bulunabilir. Bütün bu yeni veriler yazara ilişkin yorumlarımızın, yazarın zihnimizdeki imgesinin değişmesine de yol açabilir. O zaman kalkıp “Vay bu herif bizim takımın taraftarı değilmiş!” derseniz ayıp edersiniz. Ne ki bu kusur da insan doğasında var. Tanpınar bütün bu çekişmelerin üstünde kendinde saklı duruyor, kutup yıldızı gibi, kendi kutup noktasında.

Şu an Tanpınar’ın sürgün olduğu gelecekteyiz. Bugün Tanpınar yeterince anlaşılıyor mu?

Tanpınar geçmişe oranla daha iyi anlaşılıyor. Tanpınar üzerine güzel, ufkumu açan çalışmalar okuyorum. Bundan da okuru olarak hoşnutum. Kendi adıma söyleyeceğim şey: Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Avrupalı bir aydın olduğu h âlâ yeterince anlaşılamıyor. Vurgulamakta yarar görüyorum: Ahmet Hamdi Tanpınar bir Osmanlı artığı değil, Avrupalı bir aydındır.

DÖN DOLAŞ DOĞU-BATI
Günümüz entelektüel dünyasında Ahmet Hamdi neredeyse kültürel fetişizim haline geldi. Biz Tanpınar’ı nasıl bu hale getirdik?


Tanpınar günün birinde bu denli yaygın olarak okunabileceğini bilseydi daha az mutsuz olurdu herhalde... Sorabilirsiniz: Gerçekten okunuyor mu Tanpınar, yoksa adı mı, kitapları kapakları açılmadan mı dolaşıyor ortalıkta? Açık konuşalım, kültür yaşamı da bir piyasadır. Tanpınar’ın kültür piyasamızda tuttuğu bir gerçek... Neden tuttu? Yazınsal değeri daha iyi anlaşıldığı için mi, yoksa Türkiye’nin kültürel koşullarındaki değişimler, özellikle Doğu- Batı sorunsalının gittikçe daha çok tartışılması Tanpınar’ı okumayı gerekli kıldığı için mi? Her iki neden de geçerli bence... Bir kültür dünyası, piyasası çerçevesinde adı gittikçe daha bilinir oldu. Dolayısıyla zamanla, kültür piyasası açısından bakıldığında, makbul bir meta değeri kazandı. Entelektüellerin Tanpınar’ı kült konumunun ötesinde bir fetiş haline getirmelerine gelirsek; entelektüeller de yazın, kültür piyasasında yaşıyorlar, para kazanmaya, isim yapmaya çalışıyorlar. Tanpınar’ı “referans” almak entelektüel dünyada belirli bir düzeye ermişliğin göstergesi haline geldi. Kendine ve çevresine kültürlü olduğunu kanıtlamaya çalışan okumuşlar da kitaplıklarını Tanpınar kitaplarıyla süsler oldular. Önemli olan o “referans”ın yeni atılımlara, girişimlere kaynak olması... Öte yandan, Tanpınar ölçüsünde çeşitli çevrelere, kuşaklara “referans” olabilecek bir ikinci yazarımız da yok gibi... “Artık Tanpınar’ı aşalım” diyebilmeyi çok isterim. Ne yazık ki, o noktanın hâlâ uzağındayız.


Tanpınar’ın kimi eserleri haliyle daha popüler ki bunu eserin niteliğine bağlamak çok mümkün değil... Mesela “Huzur” kadar yetkin bir eserken “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”neden arka plana itiliyor?

“Bence Saatleri Ayarlama Enstitüsü” daha önemli bir yapıttır. Sizin dediğiniz gibi “Huzur” daha çok tanınıyor ise bu tanınmanın nedenlerini araştırmak gerekir. Genel olarak romantik görünüşü ve “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nden önce “lanse” edilmiş olması “Huzur”u daha popüler kılıyor olabilir. “Huzur”da anlatılan Boğaziçi’nde bir aşk öyküsü popüler kültürümüzün imgelem dünyasına uygundur. Aşk kırgını olarak Mümtaz da herhalde popüler kültürümüzün yabancısı olduğu bir tip değil... Kısacası, “Huzur” popüler kültürün daha kolayca alımlayabileceği bir roman olarak görünmekte... Çok tanınan yapıtların genellikle sırdaşı azdır. Yazın açısından önem taşıyan şey, büyük yapıtların sırdaşı olmaktır.

Kimi zaman Tanpınar’ın hicvi ya yanlış anlaşılır ya da anlaşılmaz, küçümsenir de. Hicvi Tanpınar’a yakıştıramıyor muyuz?

Tanpınar’ın bence geliştirmiş olması gereken iki yönü vardı: İroni ve fantastik anlatı yazımı... Yalnızca Osmanlı döneminde değil, Cumhuriyet döneminde de yönetici sınıflarda, aydın çevrelerde aşırı bir ciddiyet anlayışı egemen olagelmiş... Ciddi olmak, sırıtmadan, daha doğrusu dudaklarında, gözlerinde hiç bir kıpırdama olmadan donuk, kıpırtısız durmak sayılmış. Gülmek, eğlenmek insanın olabildiğince kaçınması gereken ikincil eylemlerinden sayılmış. Bu ciddiyet kültürü düşünce, yazın dünyalarımıza da yansımış. İroni bizde güdük kalmıştır. Oysa insanı hayvandan ayıran en önemli özelliklerinden biri de gülebilmesi, kendisi dahil herkesi, her şeyi şakaya alabilmesidir. İroni bir kültürün kendi kendini eleştirip aşabilmesi için en önemli araçlardan biridir. Tanpınar, “Saatleri Ayarlama Entitüsü”nde bunu keşfetmiştir. İroni, hiciv aslında çok ciddi anlatım sanatlarıdır. Ben Tanpınar’a hicvi yakıştırıyorum. Keşke o denli “ciddi” olmak, dertlenmek, gerilmek yerine kendini rahat bıraksaydı, imgelemini “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde olduğu gibi koyuverseydi, daha neler yazardı, kim bilir?

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam