VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Mart 2012 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Tanrı ya zar attıysa...
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Tanrı ya zar attıysa...

Stephen Hawking ve Leonard Mladinov’un “Büyük Tasarım” kitabı ilk bakışta geçtiğimiz yüzyılda kuantum fiziği üzerine yazılanların bir özeti mahiyetinde...

Ata Bozoklar

Hepimizin de bildiği gibi bu konuda pek çok şey yazıldı ve söylendi ama bunların pek azı gerçek fizikçi ve matematikçilerin kaleminden çıkmıştı. Dolayısıyla bu konuda yazılanların büyük çoğunluğu pek de ciddiye alınacak şeyler değildi. Konunun uzmanlarının yazdıkları ise bizler gibi uzman olmayanlar açısından kolay anlaşılabilir olmadığı için gerçek değerlerini ve anlamlarını bulamadılar. Konu hayli karışıktı... Bırakın bizleri, Nobel ödüllü fizikçiler bile determinizm ve olasılıklar konusunda hemfikir olamıyorlar, olasılıklı bir evreni kafalarına sığdıramıyorlardı. Hepiniz hatırlayacaksınız, bu sıkıntılı durum Einstein gibi bir bilim adamını bile “Tanrı zar atmaz” gibi bir ifadeyi kullanmaya zorlamıştı.

Einstein, “Tanrı zar atmaz” ifadesiyle aslında kendisine de telkinde bulunuyordu. “Atmamalı” diye düşünüyordu ama onun da bilip gördüğü gibi bütün bulgular bunun tersini işaret ediyordu. Nitekim ölümünden sonraki yıllarda bu kuşkuların büyük çoğunluğu ortadan kalktı ve ardı arkasına gelen deneyler Einstein’ in bu ifadesinin pek de haklı olmadığını ortaya koydu.

İyi de, bu durum neyi işaret ediyor? Evrendeki ve varoluşun arkasındaki olasılıklarla baş etmek nasıl mümkün olacak? Var olduğunu düşündüğümüz bu küçük olasılıklar aklımızdaki kusursuz düzeni ne ölçüde tehdit edecekler?

Stephen Hawking, 20. yüzyılın bu “akıl” açısından bunalımlı bilimsel çerçevesini merkez alarak tüm bir düşünce tarihinin özeti yapmış. Bu durumu anlayabilmenin başka bir yolu da olmasa gerek çünkü düşünce tarihi boyunca geçmiş kilometre taşlarını ve bunların insanlar üzerindeki etkilerini bilmeden bugünü yorumlamak eksik ve yetersiz kalır.

Bugün sıradan tüm insanlar ve hatta bir ilkokul öğrencisi bile dünyanın yuvarlak olduğunu ve güneşin etrafında döndüğünü biliyor. Bundan bir rahatsızlık da duymuyor ve inançlarını zedeleyecek bir durumla karşılaşmış değil. Ama 16. ve 17. yüzyıllarda durum aynı mıydı? Dünyanın güneş etrafında döndüğü düşüncesi bazı bilim çevreleri ve sokaktaki insanı nasıl etkilemişti? Neler yaşandı, kimler yakıldı? Bunları hatırlarsak bu değişimi kabullenmenin zorluğunu biraz olsun anlayabiliriz. Neyse ki artık bilim adamlarını görüşlerinden dolayı yargılamıyor ve yakmıyoruz. Almış olduğumuz yolu bazen unutsak da birkaç yüzyıl öncesinden fersah fersah ilerdeyiz ama yine de kolay değil. Hâlâ pek çok insanın Darwin’in evrim teorisini içine sindiremediğini hatırlarsak söylemek istediğimin daha kolay anlaşılacağını umuyorum. İşte bu değişimi ve hikâyenin bütününü bilmeden geçtiğimiz yüzyılı yorumlamaya kalkışmak kanımca büyük bir yanlış olur.

Bu açıdan baktığımda “Büyük Tasarım” bu ihtiyaçların tümünü karşılayacak nitelikte. Felsefenin başlangıcı kabul edilen ilk çağ Yunan felsefesinin üstadlarından başlayarak tarih boyunca varoluş ve yaradılışa dair görüşlerin tam bir özetini bulabiliyorsunuz. Kendi adıma Hawking’in felsefeye bakışında ve filozofların genel değerlendirmesinde hatırı sayılır yanlışlıklar yapmış olduğunu düşünsem de bunu çok büyütmemek gerek. Bilim insanları, genellikle felsefeyi yorumlarken bilimsel metodolojisinden yola çıktıkları için bazı tutarsızlıklara acımasızca yaklaşabilir ve bütününden ayrılmış tek tek cümlelerden yola çıkarak felsefenin bütününü yargılamaya kalkışabilirler. Ama dediğim gibi bu durum, kitabın anlatımını zayıflatan bir şey değil. Hatta tersine satır satır ilerleyen felsefi yorumlar ve içine serpiştirilmiş, kadim mitolojik bilgiler insan zihninin evrimini, oldukça başarılı bir şekilde ortaya koyabilmiş. Bir kişinin, adeta çocukluğundan, erişkinliğe geçişindeki gibi ortak aklın kat ettiği mesafeler tek tek irdelenmiş. Sonuçta da 150 sayfalık kolay okunabilir bir kitapta, tüm düşünce tarihini ve 20. yüzyılın büyük değişimini anlatmak mümkün bir hâle gelebilmiş.

YENİ BİR AKLIN ZORUNLULUĞU

Böylesine bir dizin takibi yapıldığında diğer bir gerçeği daha görüyorsunuz. “20. yüzyıl” dediğimiz zaman dilimi, insanlık tarihinin “son on bin yılında” yüzde birlik bir alanı kapsamasına rağmen bilimsel gelişmeler açısından baktığımızda olup bitenin neredeyse yüzde doksan dokuzunu içeriyor. Nesillerin kavramakta zorlandığı bir süreci, bu yüzyılın insanı neredeyse iki ya da üç neslin içinde yaşadı. Belki de bu nedenle, bin yılların bilgileriyle şekillenmiş olan aklımız için bu dönemi değerlendirebilmek çok zor ve yeni bir akıl oluşturmak mecburiyetindeyiz. Kısa bir özet de olsa , değişimin büyüklüğü ve sarsıcılığı kitapta ifadesini çok iyi bulmuş. Bu anlamda geçen yüzyılda yaşanan büyük dramları ve kendi duruşumuzu yargılarken de dikkatli olmalı ve gereğinden çok suçluluk duygusu yüklenmemeye özen göstermeliyiz. Kitabın yüzeyinde ilk bakışta hiç dikkat çekmeyen böylesi bir psikolojik boyutun da olması ayrıca etkileyici.

Süreç heyecanla ilerleyip 20. yüzyıla geliyor. Varoluşun gizemi ile ilgili çağlar boyunca verilmiş yanıtlar bitip, varoluşla ilgili yeni teoriler ortaya çıkmaya başlayınca, oturduğunuz koltuk yavaş yavaş altınızdan kaymaya başlıyor. Gerçeklik nedir? Tek bir geçmiş mi var yoksa alternatif geçmişler olabilir mi? İçinde yaşadığımız evren tek değil de pek çok diğer olasılık arasından seçilmiş olabilir mi?

Zor sorular. Zor olmanın ötesinde akıl erdirmesi kolay değil. Ama 20. yüzyılda gelişmiş teknoloji ve inceleme tekniklerindeki ilerleme sayesinde apaçık olarak ispatlanmış bulguları ve yapılan deneyleri gördükçe, aklınızı korumak için ya her şeyi görmezden gelmek zorunda kalacak ya da bir şekilde aklınızı ve işletim sisteminizi yenilemek ihtiyacı duyacaksınız. Adeta bilgisayarınızı “upgrade” etmek gibi yeni bir işlemci bulabilmelisiniz ki olup biteni anlayabilesiniz.

Bu neden bu kadar önemli? “Yapmasak ne olur?” gibi sorular akla gelebilir. Ama dünya tarihi açıkça gösterdi ki, “gelecek” kendisini görebilen ve anlayabileni seçiyor. Bunu yapamayanlar çağın çok gerilerinde kalıyorlar. Nasıl ki bugün dünyayı idare edenler dünyanın güneş etrafında döndüğünü ilk kabul edenlerse geleceği de onlar yapacak. Bunun neresinde olacağının seçimi ise insanlara ve toplumlara ait. Elektronların dünyasında bile bir nebze var olan “seçim” burada da işliyor ve geleceğin evreninin oluşmasında da işleyecek. Bizler de olup biteni aklımıza uymadığı için ya dışlayacak ya da aklımızla bu bulguları değerlendirerek yeni bir akla doğru yol alacağız. Adeta Mevlana’nın dediği gibi “anlatılan her şey karşındakinin anlayacağı kadardır”. Evrende de her şey açık ve ortada ama onu değerlendirecek “akıl” gelişmedikçe gerçeğe doğru yol alabilmek umudu boşuna. Bu anlamda da sanırım aklımızı olmuş bitmiş son halini almış bir olgu olarak görmek ve ona uygun olmayanı dışlamak büyük bir hata olur.

YENİ VAROLUŞ TEORİLERİ

Kitabın son bölümlerinde de tüm bu bulgulardan ortaya çıkan yepyeni bir varoluş teorisiyle karşılaşacaksınız. Heyecanını kaybettirmemek için bunlardan söz etmeyeceğim. Ama M-Kuramı ve 1970’te Cambridge’de genç bir matematikçi olan John Conway tarafından geliştirilmiş “Hayat Oyunu” eminim herkes için ilgi çekici olacaktır.

Böyle bir kitabı yetkin bir kalemden okumak büyük bir şans... Hurafeler ve mistik önyargılarla başlamadan, bilim metodolojisiyle yola çıkarak evrenin gizemine yürümek mistik anlamda bile çok daha etkin ve çarpıcı. Bunda tabii ki, Stephen Hawking’ in büyük etkisi var. Yine de bir hatırlatmayı yapmadan geçmeyelim. “Bilim hataları ayıklamakla yol alır.” Hiçbir zaman, yıkılamaz diye değerlendirilecek son ve kesin yargılara varmaz ve “niçin varız” gibi soruların cevabıyla uğraşmaz. “Nasıl var olduğumuz” sorusu bilime çok daha yakındır. O nedenle “Büyük Tasarım” diye isimlendirilmiş olsa da kitabın içeriği, günümüzün bilgi ve akıl düzeyine işaret ediyor. Geleceğin daha nice büyük tasarımlara gebe olduğunu kim bilebilir ki... Yeter ki bir “son tasarım” dogmasına düşmeyelim.

Metafizik alemini sevenler korkmasınlar her ne kadar fizik ve metafizik yavaş yavaş iç içe geçmeye başladıysa da salt metafizik alanı hala istedikleri biçimde doldurulmaya müsait. Büyüklüğünden de bir şey kaybetmemiştir. Suçluluk duymadan rahatlıkla okuyabilir hatta anlamaya bile çalışabilirler...

Paylaş