VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
30 Mart 2010 Salı | Anasayfa > Haberler > Tanzimat"ın unutulan evladı
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Tanzimat""ın unutulan evladı

Şemsettin Sami ilk Türkçe romanı yazdı ama ne tanıyanı ne okuyanı var!

Hamdi Koç

Türkiye’de aydınlarla uğraştığımız kadar sorunlarımızla uğraşsaydık, aydınları pataklamakla dertlere çare bulunmadığını kavrasaydık bugün hem aydın ihtiyacımız azalmış olurdu hem de aydınlar daha kozmetik işlerle uğraşma lüksüne sahip olurlardı. Söz gelimi edebiyat aydınları “toplum” diye kıvranmak yerine, edebiyat estetiği üstünde düşünmeye başlayabilirlerdi. Ama olmuyor.
Gündem öyle kaba bir biçimde büyük meselelerle zorlayıcı ki disiplin-içi meseleler ortada tutunacak heyecanı yaratamıyorlar. Türkçe’nin sorunlarını mesela, artık konuşmuyoruz, çünkü sıkıldık, bıktık; sorunlarının yanında Türkçe’yi de bıraktık gitti. Oysa 60’lı, 70’li, 80’li yıllar boyunca süren Öz Türkçe tartışması şimdi, hiç olmazsa, “Türkçeyi internetten ve Harry Potter’dan nasıl koruruz”a dönüşmüş olmalıydı -biz de fikir beyan ediyor olmalıydık. Olamadık. Depremdi, krizdi, rejimdi, açılımdı, büyük sorunlarımız var. Edebiyat, kendi sansasyonuyla birlikte geldiği istisnai anlar dışında, ‘irrelevant’. N’apalım, biz de bekleriz. Toplum sağolsun. Ve rejim.
Meselenin kilit noktası, öyle görünüyor ki rejim. Hayır, illa asker himayesindeki devleti kastediyor değilim. Her türlü rejimi kastediyorum. Hayatımız ezelden beri rejimlerle idare edilir. Ayrıca ne iş yaptığını bilmem, ama bir ‘reji idaresi’miz (hadi Türkçe’yi Tolkien’den koruyalım) bile vardı.

150 YILDA NEREYE GELDİK?
Düşünen, rahatsız olan, konuşan Türk’ün başındaki en büyük dert, Türklerin hiç olmazsa bunları yazılı olarak ifade etmeye başladıkları Tanzimat’tan beri, bu rejimler ve muhafızları olmuş. Sorun tespit edip
çözüm önerenin tepesine binmişler. Bir yenilikçi, değişimci, bir muhalif çıkmaya görsün, hemen karşısına “rejime bağlı” birileri çıkmış, adamın tepesine binmiş. Hatta Şemsettin Sami’nin başına gelen şekliyle, adamcağız öldükten kırk sene sonra onu bölücü, vatan haini ilan etmeye kalkacak kadar amansız bir takipçilikle... Evet, tıpkı şimdi olduğu gibi. Tanzimat’tan bu yana Türkiye elbette çok ilerledi, çok gelişti, nereden nereye geldik, vs. vs... Ama üslubumuz, reflekslerimiz hiç değişmedi. İç rejimimiz, kısaca, olduğu gibi duruyor.

Yine de eklemeden geçemeyeceğim; Tanzimat yıllarında bile, yani bundan yüz elli sene önce, iç rejimimiz bugünkünden daha medeniymiş. Namık Kemal bugün yaşasaydı ve yazdıklarını bugün yazsaydı kafasına elli kere sıkmıştık. Oysa o devirde o sadece sürgünle yırttı, hatta af
bile edildi, geri döndü, oturdu yine yazısını yazdı. Kimse II. Abdülhamid’e Kızıl Sultan demesin. Tarihe çekinerek yaklaşmak için her sebebimiz var. Tabii eğer kendimize karşı dürüst olacaksak.

BİR BABANIN ÖZ KIZINA AŞKI
Agâh Sırrı Levend’in “Şemsettin Sami” biyografisi, durup dururken, beni sıkıntılı düşüncelere sürükledi. Oysa bir romancının biyografisini okuyacağımı sanarak, neşelenmeye hazırlanarak elime almıştım. Olmadı. Bir kere kitap, alt başlığında biyografi dese de biyografi değil; sonra, asıl önemlisi, bir romancının biyografisi hiç değil. Ama sonuna kadar okudum ve çok şey öğrendim. Moralim bozuldu, ayrı konu.

Beklentimde haksız sayılmam, çünkü Şemsettin Sami’yi ilk romancımız olarak bilirim, onu Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ın yazarı olarak önemserim. Birkaç sene önce yeniden okuduğumda romanın acemiliklerine rağmen anlamlı ve yer yer gayet tatlı bir roman olduğunu düşünmüştüm. Hatta emin olun, onunla aşağı yukarı aynı yıllarda yazılmış ve “önemli, iyi” oldukları söylenen birçok romandan daha tatlıdır. Ve dikkatinizi çekerim, çarpıcıdır. Sosyal hayatımızdaki kapalılığın, namus deliliğinin bir babanın öz kızına âşık olup evlenmeye kalkışması, çocukların utançtan ve aşk acısından ölmeleri gibi canavarca sonuçlar doğurabileceğini anlatır. Bu cesaret az şey değil, o devir için. Belki bu cesaret yüzünden okullarımızda tavsiye edilen, hatta sözü edilen bir roman değildir; edebiyat âlimlerince de pek kanona sokulmak istenmez. Belli rejimlere uymamış, besbelli. Sami de inancını kaybetmiş ya da olmadığına inanmış olacak ki yirmi iki yaşında yazdığı bu romandan sonra bir daha roman yazmaya kalkışmamış. Bence yazık olmuş.

HAYAL GÜCÜNÜN SINIRI YOK
Sami’nin sonraki meslek yaşamı yine yazarlık. Gazete yazıları, piyesler, eğitici cep kitapları yazıyor; sözlükler hazırlıyor, çeviriler yapıyor. Bilgi hayatımızdaki feci boşluğu doldurmak için ölesiye çalışıyor. Bir yandan yayıncılarla, bir yandan parasızlıkla, bir yandan her şeye itiraz eden rejim muhafızlarıyla boğuşuyor. Kendine olan inancı sınır tanımıyor. Kuran’ı Türkçe’ye çevirmeye girişiyor ve devletten sıkı bir azar işitince bırakmak zorunda kalıyor. Dil konusundaki yenilikçiliği, Türkçeciliği, hatta Türkçülüğüyle de sadece devletlü rejime değil, aynı zamanda kendi arkadaşlarının rejimine de muhalif oluyor, onlardan da azar işitiyor. Orhun Abidelerini ve Kutadgu Bilig’i çeviriyor, ama o zaman Türk ve
Türkçe kavramları pek muteber kavramlar olmadıkları için çabası destek bulmuyor. Ve bu kadar geniş bir hayal gücü ve kişisel tutkuları olan, bu kadar çalışkan bir adamın 34 yıllık meslek hayatının büyük bölümü krediyle yaptırdığı evin borcunu ödemeye çalışmakla ve sonunda ödeyememekle geçiyor.

Fikirlerini beğenin ya da beğenmeyin, karşımızda memleketini kendinden çok seven ve hayatını faydalı olmaya adayan bir adam var. Bu, bugün, bizim çok anlayabildiğimiz bir şey değil... Hele, bildiğimiz bir hayat hiç değil. Tanzimat’tan bugün bize kalan ve hepimizin paylaştığı, gayet iyi bildiğimiz ve fütursuzca kullandığımız en somut miras bir hakarettir: “Tanzimat aydını”. Bu sözü siyasetçiler gibi bu kabalığı içinde kullanmayı kendimize yakıştırmayıp biraz kibarlaştırmak istediğimizde, önüne ya da arkasına “halktan kopuk” vb. klişeleri yerleştiririz; halkı çok seviyormuşuz, sıramız gelince biz halktan
kopuk olmamışız, hayatta da olmayız, her şeyi her zaman halkla beraber yaparız, başarımızın sırrı budur gibi...

Buradaki büyük anlam karışıklığı bugün hayatımızın temel kafa karışıklıklarından, kararsızlıklarından, iki yüzlülüklerinden birine işaret ediyor. Bizde halk kelimesinin anlamı saymakla bitmez, ne yana çeksen o yana gider. Şemsettin Sami dil konusunda o kadar takıntılı olmakta yerden göğe kadar haklıydı. Türkçe’de esasen ‘h’ harfinin olmadığını söylerken de alabildiğine ilgi çekiciydi. Onun tespitine göre h’nin aslı k. Yani bu durumda ya ‘kalk’ diyeceğiz ya da başka bir kelime bulacak ve halk’ı rahat bırakacağız.

Uzatmayalım. Olmadı, Tanzimat aydını der geçeriz.

Kitap biyografi değil dedim, çünkü Şemsettin Sami’nin gündelik hayatına, ilişkilerine dair çok az bilgi var. Agâh Sırrı Levend onu tanıyan insanları bulup konuşmak, hayatını yıldan yıla takip etmek yerine, devrin panoramasını çizmeyi, Sami’nin yazdıklarını ve ona karşı yazılanları araştırmayı tercih etmiş. Bu da az şey değil elbette. Belki okuru yanıltmamak için başka bir alt başlık bulunmalıydı. Ben biyografi beklentisine girip hayal kırıklığına uğradığım için sözünü ediyorum. Yoksa kitap bu hâliyle de önemli bir kitap. İnsanı inandırıyor ve daha fazlasını araştırması için merak uyandırıyor. fiimdi çok uzak bir geçmişe ait belirsiz isimlerden birini daha, daha iyi tanıyorum.

Paylaş