VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Eylül 2012 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Tırnak içinde kalanların, sille tokat yemiş hayatları
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Tırnak içinde kalanların, sille tokat yemiş hayatları

Jennifer Egan’ın “İt Kopuk Takımı”,çocukluğu ve ilk gençliği benim gibi 70’lerde 80’lerde geçenlerin bire bir

Levent Tülek

“Artık tırnak içinde yazılmadıkları sürece anlam ifade etmeyen kelimelerden bahsediyordu. İngilizce, bu tür boş kelimelerle doluydu: ‘arkadaş’, ‘gerçek’, ‘hikâye’ ve ‘değişim’. Bu kelimelerin içleri boşaltılmış ve hepsi birer kabuğa indirgenmişti. İnternet kullanımı, ‘kimlik’, ‘arama’ ve ‘bulut’ gibi kelimelerin de kanını tüketmişti. Başka kelimelerin yok olma gerekçeleri daha karışıktı. ‘Amerikalı’ kelimesi nasıl olmuş da alaycı bir tabire dönüşmüştü? Nasıl olmuş da ‘demokrasi’, dalga geçercesine kullanılmaya başlanmıştı...”

Böyle yazıyor “İt Kopuk Takımı”nın bir paragrafında... ‘68 rüzgârının rengarenk yelkenlerle kapıp götürdüğü kahkahalar atan çocukların tosladıkları hayal kırıklığına denk düşüyor bu satırlar. Umutlar ve mutlu bir gelecek ikiz kulelerden çok daha önce yerle bir edilmiş bile... Toplar, tüfekler ya da darbelerle değil, yeni dünya düzenini oluşturan bizzat kendi bireyleriyle yıkılmış hem de. Sadece aşkın ve mutluluğun savaşçıları olan o abilerle ablaların tek silahları da slide gitarları, elden ele dolaşmaktan yıpranmış John Lennon ya da Janis Joplin partisyon defterleri ve gençlikleriymiş yalnızca. Edebiyat, sinema, tiyatro, dans, plastik sanatlar falan hepsi de suç ortağı olmuşlar bu “imagine”a..
HAYAL MEYAL BİR GEÇMİŞ...
İşte egemen dünyanın “it kopuk takımı” adını taktığı bu insanların yalnızca müzikle kendilerini ve hayatlarını değiştirme çabalarının romanı “İt Kopuk Takımı”. Pegasus’un yayınladığı Jennifer Egan’ın Pulitzer ödüllü kitabı çocukluğu ve ilk gençliği benim gibi 70’lerde 80’lerde geçenlerin bire bir, yeni kuşaklar için ise müzik grupları ve ufak çaplı şirketler kurup var olmaya çalışan müzisyenlerin hikâyesinden algılayabilecekleri şahane bir dönemin romanı. Kitap Amerika’daki bir hikâyeyi anlatıyor. Ama aynı hikâye dünyanın başka başka yerlerinde aynen tekrarlanmış oysa. Bir dönem altın çağını yaşayan rock müzik sektörü yerden yere vurduğu vahşi kapitalizmden ziyade hiç ummadığı bir yerden, dijital teknolojiden, internetten yemiş tokadı. Sadece onlar değil, dünyadaki bütün müzik üreten insanların başına geldi aynı akıbet. Bir yandan kültürel ve sosyal erozyonun vurduğu ve bireyciliğin tavan yaptığı 90’lar (hemen devamında 2000’ler), diğer yandan popüler kültürün dayattığı alternatif mecralar; 70’lerin, 80’lerin sert gibi görünen ama tamamen çocuksu, kırılgan rock kültürünü zamane deyimiyle maymun etti.
“İt Kopuk Takımı”nı okurken gördüm ki bir toplumun sosyal gerçekliğini müzik endüstrisi üzerinden anlatabilirsiniz. Aynen bizdeki gibi... Çocukluğunda ve gençliğinde rock müzik dinleyen bir çocuk olarak yaşıtlarımla paylaşabildiğim onca şey varken, 80’den sonra arabesk popüler kültürün şaha kalkmasıyla tamamen yalnız kaldığımızı söyleyebilirim. Biz diyorum çünkü benim gibi rock dinleyen bir çok genç 80’li ve hele 90’lı yıllarda pop müzik, arabesk, fantezi vs. tarzı müziklerle kuşatılarak tabiri caizse gözüne far tutulmuş tavşanlar gibi kalakaldı. Biz yalnızca müzik dinlemiyorduk. John Lennon bize “Imagine”ı söylerken ideal bir dünyayı tasvir ediyordu. Ya da Bob Dylan aynı zaman da şiirlerini okuyordu akorlarında. David Bowie, Burroughs’un peşinden giderken anladık ki müzik değil amaç, sanatın iyileştirebileceği bir dünya içinmiş tüm bu patırtı. Genç olmak, delikanlı olmak, dünyayı iyi bir yer yapma ülküsünü zerk eder kanınıza. Ya da öyleydi o yıllarda. Kimi New York’da mülkiyeti reddederek yapardı, kimi de dünyanın öbür tarafında kitap okuduğu için işkence görerek. Fark etmezdi. Her yer aynıydı. Ve gördük ki aynı olmayan tek bir şey vardı. Zaman ve dünya.
“İt Kopuk Takımı”nda başlarken sonunun ne olacağını kestirebileceğiniz bir hikâyeyi ustaca ve gerçekten bir başyapıt olarak kurgulamış Jennifer Egan. Pozitif ayrımcılık gibi algılanmasını istemem ama son iki yılda VatanKitap için okuduğum ve yazdığım kitapların yarısından çok daha fazlası kadın yazarlara ait. Bunu şu yüzden söylüyorum; özgürlükçü ve eşitlikçi bir dünya istemelerine rağmen müzik sektörü ağırlıkla erkeklerin elinde. Üstelik de rock müzik endüstrisine baktığınızda bu ağırlık daha da fazla. Kadınlar pop müzik kültüründe bir tüketim objesi olarak pazarlandıkları için oralarda daha fazla görülüyorlar. Ve Jennifer Egan sanki bu dünyanın göbeğindeymişçesine gözlemlerle ve karakter derinlikleriyle şaşkınlık verecek kadar mükemmel bir iş çıkarmış.
BİR ZAMANLAR İMÇ ve MP3...
Sömürülmeye ve pervasızca tüketilmeye en açık alanın sanat olduğunu söyleyebilirim. Müzik de bu sömürüye ve tüketime en yakın alan. “Artık iyi müzik çok az” klişesini onaylarcasına son yıllarda kalitenin zorlandığı muhakkak. Bunun bir sürü nedenini kitapta; Batı gözünden anlayabilirsiniz. Aynı zamanda müzik özelinden güçlü (!) bir toplumun bireylerinin nasıl değişime ve erozyona uğradığını da gözlemliyorsunuz. Ben romanı okurken sık sık kendi coğrafyamızı düşündüm. Bizim geçirdiğimiz değişimi (neredeyse evrimi), fırtınalı yılları, Özal dönemini, televizyonun, dijital teknolojinin ve internetin sosyal hayatımızı nasıl da alt üst edip dilden başlayarak tüm kültürel yapımızı alabora ettiğini ve bunun aslında ne kadar kısa bir sürede gerçekleştiğini hayret ederek bir kez daha anımsadım.
Bir zamanlar kaset dinlerken, Yüksekkaldırım’dan yeni çıkan plakları takip ederken, İMÇ’de memleketteki tüm müstakbel şöhretleri yakalamaya ant içmiş ağır ağabeylerin müzik dünyamıza bombalar hediye etmelerine şahit olurken, Eurovision’la hop oturup hop kalkarken, gece evlerin bahçelerinde, sahillerde ateşler yakıp sazlarla, gitarlarla şarkılar söylerken; birden kulağımızda kocaman kulaklıklar, ellerimizde laptoplar ve minicik mp3’lerle hayattan koparken bulduk kendimizi. Eskiden kahvelere, pastanelerle, çay bahçelerine muhabbette giderken dostlarla, şimdi yeni nesil kahve dükkanlarında bir başımıza dijital ekranla yarenlik ederken buluverdik. Ve bunların hepsi çabucak oldu. Her şeyi fast tüketmemiz gerekiyor ya artık müziği de fast tüketir hâle geldik.
Bu yaşı ilerlemiş emekli yaşlı amca yakınması gibi görünebilir. Ama doğrusu bu. Gerçek de bu. Ama iyisi bu mu bilmiyorum. Ben hâlâ az da olsa kalmış plakçı vitrinlerine aç kediler gibi bakıyorum ve çay bahçelerine giderken yanıma laptopumu almıyorum. Dünyayı kurtarmıyorum belki ama dostlarımla bir iki kelam edebilme zenginliğini yaşıyorum.
“İt Kopuk Takımı” bana bunları düşündürdü ve unuttuğum tatlara döndürdü. Ama her şeyden önemlisi yarattığı karakterler, çarpıcı kurgusu ve mükemmel anlatımıyla “iyi ki okumuşum” dedirtti. Eh bizim de edebiyattan beklediğimiz bu değil mi zaten?

Paylaş