VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
09 Şubat 2011 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Toplumun kokuşmuşluğuna ve iki yüzlülüğüne karşı kazanılmış bir zafer
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Toplumun kokuşmuşluğuna ve iki yüzlülüğüne karşı kazanılmış bir zafer

STIEG LARSSON ÜÇLEMESİNİN SON KİTABINDA YİNE MEYDAN OKUYOR

Nelihan Acu

Görünüşte tam bir toplum düşmanı olan ejderha dövmeli kız Lisbeth Salander,
bu son romanda, kendisini cinayet suçlamalarından aklamaya ve akıl sağlığının
yerinde olduğunu ispatlamaya çalışırken, kelimenin tam anlamıyla arı kovanına
çomak sokuyor. İsveç İstihbarat Teşkilatı (SAPO)’nun, İsveç’in saygın günlük
gazetelerinden biri olan SMP’nin, Millennium dergisinin, usta gazeteci Mikail
Blomkvist’in, dava arkadaşı Erika Berger’in, SAPO’dan genç bir kadın polisin,
psikiyatri uzmanlarının, idealist bir doktorun, cesur bir avukatın, eski bir Rus
ajanının ve bizzat devletin dahil olduğu karmaşık olaylarda, iyiler ve kötüler hızla
ayrışıyor, saflarını tutuyorlar ve en sondaki “mahkeme” bölümünde, gerçeklerin hiç
de “görünenlerle” örtüşmediği apaçık ortaya çıkıyor; saygın maskelerin ardındaki
kokuşmuşluklar sergileniyor.
Stieg Larsson’un ustalığı, müthiş gerilimli bir polisiye kurgu içinde, İsveç’i ve
ülkedeki işleyişi, bir belgeselci titizliğiyle yansıtabilmesinde saklı.
İlk romanda, bizleri sıradışı kahramanı Lisbeth Salander’le tanıştırırken, bir yandan
da, büyük bir İsveçli sanayici ailenin kayıp bir üyesinin peşinde iz süren kahramanı
Mikail Blomkvist aracılığıyla, İsveç ekonomisinde dönen karanlık olayları ve ülkenin
faşizmle ilişkisini
son derece tempolu bir anlatımla aktarmıştı.
“Arı Kovanına Çomak Sokan Kız”da ise bu “özgürlükler ülkesinin” 60’lı yıllardaki
komünizm fobisini, inşaat sektöründeki inanılmaz skandalları, çocuk pornosu rezilliğini ve Kürt bir temizlik işçisinin öyküsü üzerinden İsveç’in üçüncü dünya vatandaşları için nasıl sahte bir cennet olduğunu çok başarılı bir şekilde yansıtıyor.
Stieg Larsson’un üçlemesinde, okuru tam kalbinden yakalayan şey, karakterlerin
günümüzün buram buram fırsatçılık ve çıkarcılık kokan dünyasında artık pek
rastlanmayan şövalyece bir dürüstlük ve idealistlik sergiliyor oluşlarıdır.
Gerçekten de, gazeteci Mikael Blomkvist, Millennium dergisinin sahibi Erika
Berger, Mikael’in kız kardeşi avukat Annika Giannini, doktor Anders Jonasson başta
olmak üzere tüm iyi karakterler, doğruluk yolundan bir an olsun ayrılmıyor, ilke ve
ideallerine daima sadık kalıyorlar.

ÇOÇUK BEDENİNDE BİR İNTİKAM TANRIÇASI
Roman serisine adını veren başkahraman Lisbeth Salander ise tümüyle ayrı bir vaka.
Sadece polisiyede değil tüm edebiyatta böyle bir karaktere doğrusu az rastlanır.
Asosyal, toplum dışı, cinsel tercihleriyle şaşırtan, yeri geldiğinde çok acımasız
olabilen, suç günah ahlak gibi kavramlara toplumun baktığı yerden bakmayı
reddeden, bilgisayar dehasını hacker’lıkta kullanan ve insanların en özel sırlarına
canının istediği gibi ulaşabilen Lisbeth Salander, görünüşüyle de tüm roman
klişelerini yıkıyor.
O, çocuk bedeninde bir intikam tanrıçasıdır, yenilmeyi reddeden bir savaşçıdır.
Böyle bir karakter kurgulayabilmiş olmak, Stieg Larsson’un en büyük başarısı.
Lisbeth Salander sanki hepimizin ortak zayıf noktasını, ortak travmasını temsil
ediyor. Çocukken çoğumuzun uğradığı haksızlıkları, eziyetleri, yaşadığımız hayal
kırıklıklarını hatırlatıyor bize.
Bir çocuğu, önce ailesi ve sonra toplum ezmeye çalışır. Çocuk/genç farklılığını
koruyabilmek için bir süre mücadele eder ama bir yerden sonra düzene teslim olur. O
andan itibaren artık bir yetişkindir ve aynı zamanda düzenin de bir parçası olmuştur.
Oysa Salander, tüm ezilmişliğine ve çektiği acılara rağmen teslim olmuyor.
Savaşmayı tercih ediyor. Hem de tüm toplumla.
Yapayalnız giriştiği bu savaşta, önce Mikael Blomkvist’i ve daha sonra diğer
dürüst, idealist insanları kendi safına çekebilen Salander’in asıl başarısı, toplumun
kokuşmuşluğuna ve ikiyüzlülüğüne karşı bir zafer kazanmasıdır.
Bir zamanlar devletin güvenliğini korumak için kurulmuş olan SAPO’nun,
bünyesindeki fanatikler yüzünden bir gizli servisten bir tarikata dönüşen bir biriminin
foyası ve işledikleri akıl almaz suçlar, saygıdeğer görünümlü ve büyük yetkiyle
donatılmış bürokratların sapkınlıkları ve daha birçok şey, Salander’in mücadelesi
sonucu ortaya çıkar.
İşin en acı tarafı, toplumun “normal” saydığımız kesimlerinin, güçsüzü/farklı
olanı ezen “sistem”in çevirdiği dolapları görmeyi reddetmesidir.
Sadece İsveç’te değil, tüm dünyada bu böyledir.
Suça dahil olmamak masum olmaya yetmiyor ne yazık ki. Yetmemeli. Suçu
seyretmek, suç işlenirken üç maymunu oynamak, hepimizi, toplumun tüm bireylerini
suçlu konumuna düşürüyor aslında.
Millennium üçlemesinin dünyanın her yerinde çok sevilip çok okunmasını işte bu
olguya bağlayabiliriz:
Bu üçleme, evrensel bir sorunu, yani insanın ikiyüzlülüğünü hedef alıyor.
O yüzden de Lisbeth Salander’in mahkemede kazandığı zafer, dünyanın neresinde
yaşıyor olursa olsun, tüm okurları heyecanlandırıyor.

ÖZGÜRLÜK SINIRSIZ DEĞİL DEMOKRASİNİN SINIRI VAR

Yazar Larsson’un tarzına örnek olarak, kitaptan şu alıntı ilginç
olabilir:
“İsveç demokrasisi İÖY harfleriyle ifade edilen tek bir yasa üzerine inşa edilmiş
gibiydi. İfade Özgürlüğü Yasası.
İÖY, düşünme, inanç ve ifade özgürlüğünü garanti altına alıyordu. Bu, bütün İsveç
vatandaşları gibi, taş kafa Nazilerden, etrafı yakıp
yıkan anarşistlere kadar herkesi kapsıyordu.
(...) İÖY, demokrasinin, üzerine inşa edildiği ve çiğnenmesi halinde yıkıldığı temel
yasaydı.
Ama bu özgürlük... Sınırsız da değildi. Her demokrasinin sınırı vardı.
İÖY’ün sınırları “basın yasasıyla” çizilmişti. Bu yasa demokrasiye karşı dört tehdidi
gösteriyordu: “...çocuk pornografisi ve cinsel şiddeti teşvik eden ifadeler, birilerini
suça teşvik ve sevk etmek, bir bireye iftira atıp onurunu çiğnemek ve bir halk grubuna
karşı nefreti körüklemek yasaktı.” (sayfa 318 ve 319)
Stieg Larsson hiç şüphesiz ki, son zamanların en önemli yazarlarından biri... Polisiye
bir kurgu içinde, demokrasi, fanatizm, özgürlük, ırkçılık, adalet, gelişmiş ülkelerin
ikiyüzlülükleri gibi kavramları/konuları son derece akıcı bir üslupla işleyebilmiş usta
bir yazar.
Erken ölümü biz kitapseverler için gerçekten büyük bir kayıp.

Paylaş