VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Mayıs 2013 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Traktör sürücüsü olarak Yaşar Kemal
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Traktör sürücüsü olarak Yaşar Kemal

Yazar ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Levent Yılmaz, daha önce Taraf gazetesindeki aynı adı köşesinde yayımlanan yazılarını Paralel Hayatlar ismiyle yayımladı. Yılmaz, Türkiye'nin gündeminde olan isimlerin en eğlenceli, en sivri dilli portrelerini çiziyor. Yazarın, esprili yazılarından biri olan Traktör sürücüsü olarak Yaşar Kemal isimli yazısını yayımlıyoruz...

Bir gürültü, bir patırtı. Birtakım adamlar Yaşar Kemal için toplanmış, nutuk atacaklar. Ama ben biliyorum Yaşar Kemal’in esas ne istediğini, haydi Abidin Dino gibi söyleyeyim, onun tek özlemi, “Her şeyi buracıkta yüzüstü bırakıp, Menekşe bayırlarında uçurtma tokuşturmak ya da daha iyisi Hemite’de şekerkamışı çiğnemek”. Ne diye buralara kadar gelmiştir sanki?

Bir de Abidin Bey’de okuduğumu sandığım, ama sonradan bulamadığım, bu özlemlere ek bir özlem daha var: Traktör sürücülüğü yapmak!
Bir keresinde şöyle anlatmış: “Yağmurlu bir akşam sonrasıdır, garbi yeliyle insanın yüzüne yüzüne, Toroslar’dan kopup da dalga dalga taze toprak kokusu gelir, o kokuyu içine çekersin, güneş yüzünü yalar, dünya silkinip uyanır...” Bu anlattığını dinlerken, çocukken, bir Ford traktörün üstünde, hayıtların arasından zeytinliklere gittiğimiz günleri hatırladım. Yaşar Kemal böyledir işte, insana kendisini hatırlatır!

Ama önce, şu şan-şöhret meselesine geleyim: Eski Yunan’da destan bir anlaşma, bir sözleşmedir. Kahramanlarla tanrılar, tanrılarla ölümlüler, şair ile insanlar arasında. Kahraman nasıl kahraman olur destansı şiirde? Elbette ölerek. Ölmeden kahraman olunmaz! O yiğit kişiye kahramanlığı, şanı, şöhreti bahşeden, ilhamını tanrıçalardan alan şairdir. Şair o yiğidin yapıp ettiklerini anlatır, ona kleos, yani 28 şöhret bahşeder ve onu aklea kalmaktan yani bir resim gibi sararıp solmaktan, unutulmaktan kurtarır.

İlginç bir sahne vardır Odysseia’da (XI, 475 vd.). Laertesoğlu kurnaz Odysseus Hades’in kapısına gider, İthaka’ya ve Penelopeia’sına kavuşması için kaçınılmaz bir yoldur bu, ölülerden, kâhin Teiresias’tan medet umacaktır. Hades’te ruhlar şahsiyetlerini yitirmiş, başıboş, serseri gibi dolanmaktadırlar; kimseyi görmez, kimseyi tanımazlar. Onları bilen, tanıyan, yukarıda, gün yüzünde olan insanlardır. Onlar da bu kahramanları ancak şairin sözü aracılığıyla bilirler. Fakat Akhaların en yiğidi, savaşçıların en büyüğü ayağıtez Akhilleus’un ruhu, Odysseus’u şıp diye tanır. “Korkunç adam” der, “nasıl göze aldın Hades’e inmeyi?” Cevap verir Odysseus, “Ey Peleusoğlu Akhilleus, Akhaların en yiğidi, yol bulmaya geldim” der: “Dertten derde sürüklendim, ayak basamadım kendi toprağıma”. “Oysa senden mutlu adam yok” diye ekler. “Ne geçmişte vardı senden mutlu, ne de gelecekte olacak”.
Niye böyle söyler Odysseus? Çünkü o, destan denen anlaşmanın farkındadır. Şairler en çok ölü Akhilleus’u övmekte, onun anısını yaşatmakta, onun şanını, şöhretini söylemektedirler.

Kızar yaşayan ölü Akhilleus; Odysseus’un böyle boş lafları bırakmasını, ölümü, destanı, şanı şöhreti övmekten vazgeçmesini ister ve der ki “Ballandırma bana şöhreti, bütün geçmiş göçmüş şeyleri, şimdi toprak üstünde övülmek, buradaki ölülerin en şanlısı olmak yerine, el kapısında kulluk edeydim keşke, varlıksız, yoksul bir çiftçinin yanında ırgat olaydım, çift süreydim. Yalnız olaydım da güneşin altında olaydım.”

Demem o ki, yaşayanlar ona övgüler düzerken, destanın ne demek olduğunu hepimizden iyi bilen Yaşar Kemal, “Tüyeyim yahu bu tuhaf adamların Hades’inden de kodesinden de, Hemite’ye gideyim, Kadirli’de yüzeyim, püren koklayayım biraz, dağ bayır dolaşıp nenelerden ağıt toplayayım” der. O isteyedursun, biz de görevimizi yapalım: Yaşayan bu büyük şaire biraz daha kleos, yani övgü dağıtalım (sanki ihtiyacı varmış gibi)!

İlkokulda annemle babam tarafından kandırılıp, İlyada ve Odysseia’yı masal niyetine okuduktan sonra, babamın bana verdiği ilk kitap, Çakırcalı Efe’ydi. Çakırcalı Efe’yi, Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca izledi. Sonra büyüdüm. Büyüdüm dediysem, insanın ilk âşık olduğunu sandığı yaşa geldiğimi anlayınız siz! Ooo, aşklar şimdiki gibi değildi ama, zordu o zaman. Dünyalar, uzaktan küçük bir bakış, bir gülüş kapan gençlerin olurdu. O zamana denk düşen kitap da Ağrı Dağı Efsanesi oldu! Kendimi Çoban Ahmet zannettim uzun süre... Bir sürü arkadaştık, hepimiz ilk şiir yazmaya da o yıllarda başladık!

Sonra araya hayat girdi, şehir girdi, burnu büyüklük girdi, kibir girdi, gençlik girdi. Kendi kendimize şöhret atfeder olduk. En iyi biz biliyor, en iyi biz yazıyorduk! Neyi okusak, amaaan, öyle de yazılır mı diyorduk. Allahtan, küçük yaşta zihnimizin sevmeyi yöneten kısmına sızmış da Yaşar Kemal, onun yazdıklarına geri dönebildik. Höyükteki Nar Ağacı’nı arayanlar arasına ben de katıldım. Sonra İnce Memed oldum, her kanı kaynayan deli gibi! Ama en çok, artık çoktan kaybolup gitmiş bir dünyaya ait olduğum duygusu yerleşti içime... Hele de, hapiste, Iraz Hatçe’ye İnce Memed’in yaptıklarını anlatmaktayken Hatçe’nin verdiği cevabı okuyunca: İnsan olmanın, birini sevmenin, ona güvenmenin en muhteşem ifadesidir o: “Yapmaz Memed öyle şeyler, benim Memed’im yapamaz!” der Hatçe.

Nedense Yaşar Kemal kitaplarından birçoğunu uçakta ya da otobüste okudum: Artık çoktan kaybettiğimiz dünyaları anlattığından, sanırım farkına varmadan gözlerim yaşarır, ağlarmışım. Yanımdakiler hep sorardı: Neyiniz var? Ben de onlara, bitirdiğim kitapları hediye ederdim. En son geçen ay, Bu Diyar Baştan Başa’yı, yanımda oturan Vanlı genç bir kıza hediye ettim: Van’ı bir de Yaşar Kemal’den dinlesin diye...

Ama unutamadığım şey şudur: Bir ara herkese ve dünyaya küstüğümde, elime Bir Ada Hikâyesi’nin üç cildini aldım, başladım okumaya... Vasili’yle Poyraz Musa, Lena Ana, sonra Nişancı Veli... Lüferler, kediler, yıkık kilise, ada çocuklarının üzümleri talan edişi... Derken, baktım, küstüğüm herkesi teker teker telefonla arıyor, özür diliyor ya da affediyorum. Bir Ada Hikâyesi, bana affetmeyi ve özür dilemeyi öğretti. Bir de, Yaşar Kemal’in romancı falan değil, şair olduğunu tekrar öğretti. O kelebekleri değme şair zor yazar.

Daha gider bu hikâyeler. Hepsinin yeri ayrı: 5 Mayıs’ta Binboğalar Efsanesi’ni tekrar, bağıra çağıra okurken kendimi yıldızları seyretmeye giden Kerem zannediyordum: Dedesi Haydar Usta, bilirsiniz, bilir ki Kerem gökte yıldızların tokuşacağını görecek, şimşek gibi bir ışık üstüne inecek ve o an şakırdayan oluk duracak, su donacak ve Hızır Kerem’e dilediğini verecek. Dedesi ister ki Kerem Hızır’dan obaları için Çukur’da kışlak, Aladağ’da yaylak istesin. Olur der Kerem, olur. Ama sonuçta kışlak ve yaylak yerine bir şahin ister! Şahin!

İşte çocuklar böyledir. Herkes onlardan kendi istediklerini istemelerini isterken, onlar ne isterlerse onu dilerler! Ben biliyorum, Yaşar Kemal de bir koyakta, soğuk bir pınardan doya doya su içmek istiyor şimdi, pürenlerin kokularıyla sarhoş olmak istiyor, bir nar ağacının dibinde uyumak istiyor.

Yaşar Kemal: Totemi iyilik. Her tarafından çiçekler fışkırır.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam