VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Aralık 2016 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Tuhaflıklar döneminin kitabı
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Tuhaflıklar döneminin kitabı

Salman Rushdie’nin yeni romanı “İki Yıl Sekiz Ay Yirmi Sekiz Gece”nin adı basit bir matematik hesabıyla bin bir geceye tekabül ediyor; nitekim Rushdie bu romanında Arap edebiyatının ünlü eseri “Binbir Gece Masalları”nın büyülü, fantastik ve mistik ruhunu günümüz New York’una taşıyor.

MİNE AKVERDİ DENKTAŞ



Hint Müslüman bir aileden gelen İngiliz yazar Salman Rushdie edebiyat dünyasının en parlak ve en sansasyonel yazarlarından biri. On roman ve bir öykü kitabına imza atan Rushdie, ikinci romanı olan “Geceyarısı Çocukları” ile büyük başarı kazanmış ve bir yazar olarak zirveye ulaşmıştı. “Geceyarısı Çocukları” Rushdie’ye üç Booker ödülü birden kazandırdı: 1981’de Booker Ödülünü, 1993’te Booker of Bookers’ı ve 2008’de de tüm Booker ödüllü romanlar arasında 1 numara olduğunu tescilleyen Best of the Booker ödüllerini aldı. Ancak, “Magriplinin Son İç Çekişi” romanı ile 1995’te Whitbread Ödülü’nü ve 1996’da Avrupa Birliği Aristeion Edebiyat Ödülü’nü kazanan, 2007’de edebiyata yaptığı katkılardan dolayı “Şövalye” unvanını alan Rushdie’nin adının tüm dünyada duyulmasını sağlayan edebi başarısı değil yazdıklarıyla yarattığı sansasyon oldu. Zira Rushdie 1988 tarihli dördüncü romanı “Şeytan Ayetleri”ni yayımladığında resmen kıyamet koptu. Kur’an’a şeytan tarafından konmuş ayetler olduğu söylencesinden yola çıkan roman, İslam dünyasında büyük bir öfke yarattı. Öyle ki kitap pek çok ülkede yasaklandı, hatta İran’ın o dönemdeki lideri Humeyni, Salman Rushdie için ölüm fetvası yayınlayarak görüldüğü yerde öldürülmesini emretti. Rushdie, Müslümanlardan aldığı ölüm tehditleri ve kendi ülkesinden gelen ağır eleştirilerin ardından uzun yıllar saklanarak yaşamak zorunda kaldı.

2000 yılından beri ABD’de yaşayan Salman Rushdie, bu olayların üzerinde çok zaman geçtiğini, artık hepsinin unutulup gittiğini söylüyor şimdi. Ama İslamiyet’in zengin hikâyelerinden ve Doğu mitolojisinin gizemli efsanelerinden beslenerek büyülü ve kışkırtıcı romanlar yazmayı sürdürüyor.
Salman Rushdie’nin yedi yıl aradan sonra gelen romanı “İki Yıl Sekiz Ay Yirmi Sekiz Gece”, basit bir hesaplamayla bin bir geceye tekabül eden adından da anlaşılacağı üzere, Arap edebiyatının en ünlü eserlerinden biri olan “Binbir Gece Masalları”ndan ilham alarak, cinler, periler ve büyülerle dolu masalları modern dünyanın göbeğine, günümüz New York’una taşıyor.

Süper kahramanlar cinlere karşı
New York’un tepesinde korkunç bir fırtına patlak veriyor ve hem şehri hem de evrenin kanunlarını tepetaklak ediyor. Öyle ki, bir tül ile birbirinden ayrılmış olan Dünya ve Peristan (periler âlemi) iç içe geçiyor ve dünya felaketlerle çalkalanıyor. İki evren arasında açılan solucan deliğinden cinler, periler, öbür dünyaya ait kötü ruhlar ve korkunç varlıklar bu dünyaya akın ederken bu dünyada yaşayan bazı sıradan insanlar da birdenbire ortaya çıkan olağanüstü güçleriyle yüzleşmeye girişiyor. Yaşını başını almış, aklıselim bir bahçıvan birden havada yürümeye başlıyor, bir kadın parmak uçlarından yıldırım çıkarıyor, insanlardaki yozlaşmayı tespit edebilen bir bebek belediyenin kapısında beliriyor, bir çizgi romancının yarattığı çizgi kahramanı ete kemiğe bürünüyor... Ve tüm bunlar olurken Dunia adınla bir dişi cin 800 yıllık sürgünün ardından dünyaya geri dönüyor...

Kötü, karanlık, vahşi, ahlaksız ve acımasız cinler dünyayı istila ederken onları durdurabilecek tek güç ise, bir zamanlar dünyada yaşamış, bir insana âşık olmuş ve ondan melez çocuklar doğurup dünyaya saçmış olan dişi cin Dunia. Dunia, kendi soyundan gelen ve şimdi kedilerindeki farklı güçleri keşfetmeye başlayan yarı cin-yarı insan torunlarını yanına toplayarak korkuyla beslenip büyüyen batıl inançlarla tüm bunları reddeden mantık arasında sıkışıp kalmış dünyayı kurtarmaya girişiyor. Bundan bin yıl sonra, gelecekteki kuşakların “tuhaflıklar dönemi” diye adlandıracağı ve birbirine “Efsane mi gerçek mi bilmiyoruz” diyerek anlatacağı 21. yüzyıl başında yaşanan bu olağanüstü mücadele tam iki yıl, sekiz ay ve yirmi sekiz gece sürüyor.

Karmaşık ve fantastik
Büyülü gerçeklik akımını benimseyen Salman Rushdie, bu son romanında mistik öğeler kullanmanın ötesine geçip, başlı başına bir fantastik romana imza atıyor. Çizgi romanları aratmayan hikâyesi, birbirinden farklı kalabalık kahraman kadrosu, geçmişe, geleceğe, farklı evrenlere uzanan yapısı, iç içe geçmiş olayları ve satır aralarında güncel kişi ve olaylara referanslarıyla biraz Neil Gaiman evrenini andırıyor. Ama gerek kahramanlar ve gerek iç içe geçen hikâyeler açısından fazla kalabalık ve karmaşık olması okuru biraz zorluyor; yine de roman eğlendirmeyi ve düşündürmeyi başarıyor.
Romanın bir yerinde geçen şu cümle sanki Rushdie’nin bu romanı bu şekilde yazma sebebini açıklar gibi: “Dünyada işler öyle bir hâl almıştı ki, dünyanın eskiden gerçek olan sıradanlığı dünyayı anlaşılır hâle getirmekte yetersiz kalıyor, olanları yalnızca bilimkurgu bir nebze anlaşılır kılıyordu.” Nitekim Rushdie bütün bu fantastik ve trajikomik hikâye içerisine serpiştirdiği metaforlar ve sembollerle savaş, göç, ayırımcılık, uygarlık, bilim, mantık ve inanç gibi temalara dokunarak ekonomik krizlerin kol gezdiği, dini fanatizmin giderek büyüdüğü, ırkçılık ve ayırımcılığın zirve yaptığı, akıl ve mantığın terk edilmeye yüz tuttuğu ve uzlaşmanın unutulduğu günümüz dünyasına ışık tutuyor.


Mantık ve inanç çatışmak zorunda değil
“İki Yıl Sekiz Ay Yirmi Sekiz Gece”nin temeli batıl inanç ile mantığın çatışması ve insanlığın bu iki uç arasında bocalaması üzerine kuruluyor. Akıl, mantık ve bilimden yana yaklaşımıyla tanınan filozof İbn Rüşd’ün ve bir İslam âlimi olan Gazzali’nin roman boyunca rasyonel ve kutsal üzerine tartışıp durması da bu çatışmayı yüzeye taşıyor. Ancak Salman Rushdie yeni romanından konuştuğu bir röportajında bu ikilemi şu sözlerle değerlendiriyor: “İnanç ve mantık, iyi ve kötü gibi birbirine zıt iki kavram değildir, mantık ve inanç ikilemi böylesine iki boyutlu değildir.” Ve Rushdie şu örneği veriyor: “Kitabın en başında Goya’ya ait ünlü bir gravür yer alıyor. Üzerinde şöyle yazıyor: ‘Aklın uykusu canavarlar yaratır’. Ancak ilginç olan Goya’nın bu resme düştüğü nottur; Goya asıl demek istediğini şöyle açıklar: ‘Akıldan yoksun fantezi imkânsız canavarlar yaratır, ama akılla birleşince sanatların anası, mucizelerin kaynağıdır.’ Bence ‘büyülü gerçeklik’in açıklaması da tam olarak budur, her ikisine de ihtiyacımız vardır, hem hayal etme yetisine, hem de düşünme yetisine.”

İbn Rüşd ile aynı kaderi paylaşıyoruz
Romanda adı geçen ve cin prensesi Dunia’dan melez çocuklar dünyaya getiren filozof İbn Rüşd gerçek bir tarihi kişilik. 12. yüzyılda Arap egemenliğindeki İspanya’da yaşamış bir filozof olan İbn Rüşd, Salman Rushdie için önemli bir isim: “Aristocu bir filozof olan İbn Rüşd akıl, mantık ve bilimi savunurdu. Babam ona o kadar hayrandı ki soyadımızı ondan ilhamla Rushdie olarak değiştirdi. İbn Rüşd de yaşadığı yüzyılda mantığı savunduğu için fanatikler tarafından din karşıtı olmakla suçlanmıştı, sultanın doktoru görevinden atılmış, kitapları yakılmış, sürgüne gönderilmişti. Yani onunla sadece aynı ismi değil aynı kaderi de paylaşıyoruz.”



Paylaş