VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
09 Mayıs 2011 Pazartesi | Anasayfa > Haberler > TUNA KİREMİTÇİ’DEN POLİTİK BİR ROMAN: “SELANİK’TE SONBAHAR”
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

TUNA KİREMİTÇİ’DEN POLİTİK BİR ROMAN: “SELANİK’TE SONBAHAR”

“Cumhuriyet döneminde yaşanan acıları hatırlatıp duranlara diyorum ki: Bir de bu işe hiç kalkışmasaydık neler çekerdik, onu hayal edin. Irak’a ya da Yugoslavya’ya bakmak yeterli. Türkiye hâlâ ayakta. Çünkü eksik-gedik de olsa bir ulus ruhu yaratmışız. Eee, bu ruh da gökten zembille inmedi, cumhuriyet tarafından yaratıldı. Bunu hatırlamamızı istemiyorlar çünkü hatırlarsak Mustafa Kemal’e çamur atamayacaklar.”

Tuna Kiremitçi ile çok satan ve çok konuşulan bir yazar olmadan önce tanışmıştım. İçine kapanık bulmuştum, zor konuşan... Ya da teybin “play” tuşu onu kilitliyordu, bilemiyorum. Öyle ya da böyle onunla yaptığım tüm röportajlar hep sözcük tasarrufu içeriyordu.
Bu nedenle benim Tuna Kiremitçi imgem herkesten farklıdır. Yani “aşk yazarı”, “çok satan kitapların yazarı” ya da “tartışmalı aşkların yazarı” sıfatlarına gelene kadar o, benim için “dilini nasıl çözerim” dediğim biridir. Şu ana kadar çözdüm mü, itiraf etmeliyim ki hayır! Ve bence her kim çözdüm diyorsa da, yanılıyor! Çünkü Tuna, tanıyanların bildiği üzere, inanılmaz bizdendir... “Bizden” derken “biz”, “siz”, “onlar”ı kastediyorum. Yani biz kimsek, o da odur! O yüzden onunla tanışan pek çok kişi, hakkındaki imajın etkisiyle, hem şaşırır hem de “aslında böyle biri olduğunu biliyordum” der... Ama tüm bunlara rağmen ketumluğu, onu asla bizden yapmaz. Tuna hep bir şeyler saklıyor gibidir. Ve büyük ihtimalle bu yazmakta olduğu romandır. Ama ben buradan boyumu aşan bir iddiada bulunacağım ve şöyle diyeceğim: Onun sözcükleri ölçerek kullanması yazmaktan kaçındığı bir romandandır!
Tüm bunları yazıyorum çünkü Tuna Kiremitçi hakkında farklı düşündüğümün bilinmesini isterim. Dediğim gibi ben onu tanıdığımda kitabı yeni çıkmış çiçeği burnunda bir yazardı. “Git Kendini Çok Sevdirmeden” sessiz sedasız 28 baskı bile yapmamıştı. O günden bu yana çok şey değişti. Tuna hakkında birçok şey söylendi. Ve bence yeni romanı “Selanik’te Sonbahar”la birlikte daha çok şey söylenecek. Kimi kızacak, kimi de “evet, biliyorduk” diye sevinç çığılığı basacak. Çünkü Tuna yeni romanında “imajiları arasında hiç yer almayan”
bir kimlikle karşımıza çıkıyor: Politik bir kimlik bu! Ve bu kimlikle bize şu soruyu soruyor: “Atatürk olmasaydı ne olurdu?”

POLİTİK VE ROMANTİK

Tuna ilginç ve zor bir konuyu ele almışsın: Selanik’te Sonbahar’da... Fikrin çıkış noktası romanın başında yer alıyor ama bunu biraz daha açmak isterim. Çünkü bu tür romanların içeriği kadar doğuşları da bir hikaye içerir...
Kıvılcımı çakan Tarık Günersel’in 90’larda İstanbul Bienali için yazdığı kısa bir metin. Galiba Express’te yayınlanmıştı. O yıllarda kuantum ve paralel evrenlere taktığım için hatırlıyorum. O metinde benim için Osmanlı’nın sürmesinden çok “paşa”nın unutulmuş olması ilginçti. Ama romanı yazdıran bu değil. Romana ancak yıllar sonra, Osmanlı’nın “cihanşümul” Rock yıldızı Atilla’yı deri ceketiyle hayal edebildiğimde başladım.
“Selanik’te Sonbahar”ın türünü nasıl tanımlamalı? Fantastik, alternatif tarih, aşk romanı...
Üçü de denilebilir. Aslında ilk kez aşk romanı yazdım. Daha önce yazdıklarımı hep başkaları aşk romanı diye adlandırmıştı. Bazen kategorize etmek, bazen de küçümsemek için... Ama bu sefer kasten romantik olmak istedim. Hatta romantizmi mesele haline getirmek. Tarihsel boyut da buna dayanıyor. Bir kadına ve vatana duyulan aşkın romanı. Ama fantastik ve tarihsel olduğu da doğru.
Gelelim konuya... Seni şu ana kadar, imaj olarak söylüyorum, aşk yazarı olarak tanıdık ki, pek çok romanın böyle değildi. Ancak bu imajların içinde hiç politik kimlik yoktu. Bu romanla ise politik bir kimlik ortaya koyuyorsun. Neden? Bunun ülkenin içinde bulunduğu süreçle bir ilgisi var mı?
İlk romanım 2002’de yayınlandı. Bu aynı zamanda AKP’nin iktidara gelip “Yeni Türkiye”nin inşasına başladığı yıl. Yeni bir rejim kurarken herkes kendinden olanı ister, olmayanı dışlar, normaldir. Asıl problem, benim duruma hemen uyanamayacak kadar genç olmamdı. Bu yüzden epey hırpalandım. Bu da olgunlaşmama yol açtı. Yoksa mesela “Yolda Üç Kişi” çok daha politik bir kitaptır. Öyle bir dönemde çıktığı için pek ciddiye alınmadı ama.
Romanın temel meselesi: Atatürk olmasaydı ne olurdu? Bu soru okulda, çocukluğumuza damgasını vurmuş sorulardandır. Bize içinde yaşadığımız ülke bu şekilde keşfettirildi ya da buna çalışıldı. Senin amacın da bu mu? Bu ülkeyi keşfetmemiz mi?
Haklısın, “Atatürk olmasaydı ne olurdu” her aklı başında insanın en az bir kere düşündüğü bir şey. Haliyle, romanı bunun üzerine kurmak sıradan olurdu. Bu yüzden soruyu başka türlü sordum. Yani “Atatürk oldu da ne oldu?” şeklinde. Bütün bir cumhuriyet macerasından sonra hangi noktaya geldik? Mirasın değerini biliyor muyuz? Yoksa 1923-2002 arasını bir parantez olarak görüp geçecek miyiz?
İKİNCİ BİR ŞANSIN ROMANI
Ve bu yüzden mi bu romanı “ikinci bir şans” üzerine kurguladın? Hayatın kıyısında duran, hayattan vazgeçemeyen ama içinde de olamayan iki kişiyi buluşturarak...

Ben böyle düşünmemiştim ama sen söyleyince hoşuma gitti. Belki içgüdüsel olarak böyle bir bağlantı kurmuş olabilirim, evet. Sadece romandaki karakterler değil, yaşadıkları ülke de ruhunu arıyor.
Bu aynı zamanda bir aşk tarifi mi? Aşk, kıyıda duranların kendini keşfedip, yenileyebileceği bir ada mıdır?
Aşık olduğumuz zaman diriliriz. Aşk her zaman bir dirilme şansıdır.

MUSTAFA KEMAL’İ SAHİPLENMEDEN AYDIN OLUNAMAZ

Romanda Atatürk’süz bir Türkiye’nin Osmanlı olarak sürdüğünü, bir müddet manda yönetimi ile yönetildiğini ve sonra kendi haline bırakıldığını ve kendini yönetemez bir ülke olduğunu okuyoruz. Bu analizleri Orta Doğu’ya göre mi
şekilendirdin?
Cumhuriyet döneminde yaşanan acıları hatırlatıp duranlara diyorum ki: Bir de bu işe hiç kalkışmasaydık neler çekerdik, onu hayal edin. Irak’a ya da Yugoslavya’ya bakmak yeterli. Türkiye hâlâ ayakta. Çünkü eksik-gedik de olsa bir ulus ruhu yaratmışız. Eee, bu ruh da gökten zembille inmedi, Cumhuriyet tarafından yaratıldı. Bunu hatırlamamızı istemiyorlar çünkü hatırlarsak Mustafa Kemal’e çamur atamayacaklar.
Tuna senin için Atatürk’ün anlamı ne? Mesela ona karşı hissettiğin duygu, imge nedir?
Atatürk çilekeş bir muhacir çocuğudur... İstiklâl için savaşarak mazlum milletlerin meşalesi olmuştur. Sultan Galiyev’’in bir sözü var: “Her şeye rağmen halkıma güveniyorum” diyor idam edilmeden önce. Aynı şeyi Mustafa Kemal Samsun’a giderken düşünüyordu. İnsanın kendi halkına güvenerek kavgaya girişmesi kadar romantik ne olabilir? Bugün bu romantizmi kaybettik. Hakim olan egoizm.
Türkiye entelijansiyasında Atatürk’ü sevmek, Kemalist olmak nasıl söylesem en insaflı yorumlarda bile naiflik olarak algılanır. Bunu nasıl yorumluyorsun? Neden böyle bir küçümseme var sence? Mesela Che’yi ya da Fidel’i sevenler, göklere çıkaranlar Atatürk övgüsünü müfredat zihniyetli bulurlar. Bunun birçok sebebi vardır ama ben biraz da Batı’ya öykünmenin bir sonucu görürüm ne dersin?
Kafalar çok karıştı. Öyle böyle değil yani... Bugün “demokrasi” peşinde koşanlar Tanzimat’ın “hürriyet” peşindeki aydınına benziyorlar. Kavramlar temelsiz ve özenti olunca kimsenin kimseye hayrı dokunmuyor. Çünkü ulus bilinci, tarih bilinci, yurt bilinci yok. Zaten böyle bir dert de yok. Bu yüzden Mustafa Kemal’i sahiplenmeden aydın olunamayacağını anlayamıyoruz.
Romandaki Paşa’nın mektupları nasıl ortaya çıktı. Onları yazarken özel bir yöntem izledin mi? Özel araştırmalar yaptın mı?
En çok araştırma gereken kısım burasıydı. Tek bir cümle süzebilmek için okuduğum kitaplar oldu. Dünyaya odasının penceresinden bakan ama her şeyi gören birini yazdığım için detaylar önemliydi. Tabii paralel evrende gerçeklikten büsbütün kopmak da mümkün değil. Gerçekle düş arasında bir denge tutturmaya çalıştım.

FİKRİYE’Yİ LATİFE İLE KEŞFETTİM

Romanı yazarken kendini, yaşananlara, olup bitenlere kızıp dururken buldun mu hiç?
Yakın tarihe bakarken duygusal lığın alemi yok, akılla bakmak lazım. O zaman son 30 yılda olanların niye olduğunu, hangi etkilerin neye yol açtığını görebiliyorsun. Bugün Atatürk cumhuriyetinde yaşamıyoruz. Bu bir gerçek. Bense Atatürk cumhuriyeti insanıyım. Bu da başka bir gerçek. İki gerçek arasındaki çelişki bakış açımı şekillendiriyor.
Romanda hangisi kendini önce yarattı Latife mi Fikriye mi?
Latife baştan beri vardı. Fikriye’yi onunla, adım adım keşfettim. Gözümde biraz abla-kardeş gibi oldular zamanla.
Her bölümün başı; “Bir ada vardı”, “Bir hayat vardı” diye başlıyor. Bunun özel bir nedeni olsa gerek...
Okura bunun bir sonuçta bir masal olduğunu hatırlatıyorlar. Ayrıca, romanın paralel evrenine giriş şifreleri.

ROMANIN SOUNDTRACK’İ 

“Selanikte Sonbahar”a ilham kaynağı olan heavy metal grubu Queensryche’ın 1988 tarihli “Operation Mindcrime” albümü, baştan sona devrim, aşk, din ve cinayeti konu alan tek bir hikayeyi anlatıyor. Tuna Kiremiçi’nin romanı yazarken tekrar tekrar dinlediği “I Don’t Believe In Love” ise aşka odaklanıyor. Şarkı boyunca defalarca tekrarlanan “aşka inanmıyorum” sözü ise aslında tam tersine aşık olduğu için acı çeken birinin kalp acısını ve hayalkırıklığını yansıtıyor. İşte o şarkının sözleri:

Sarsıntıyla uyandım
Yukarı aşağı etrafı kolaçan eden
kameranın altında
Suç mahallinde yakalanan suçlu kör ve
elleri kelepçeli
Ben yapmadım
Beni sevdiğini söyledi
Sanırım bunu hiç bilmiyordum
Ama bu gerçekten hiç bilinebilir mi?
Benimle öbür tarafta buluşacağını söyledi
O anda biliyordum onu bir daha asla
bulamayacağımı

Aşka inanmıyorum
Hiç inanmadım, hiç inanmayacağım
Aşka inanmıyorum
Asla değmiyor çektiğin acıya

Artık başka kabus yok, hepsini gördüm
Doğduğum günden beri yaptığım her şeyde yanımdaydılar
Her açık el orada saldırmak ve itmek için
Aşka zaman yok, bunun önemi yok
O bir fark yarattı
Her geceyi gündüz gibi ışıl ışıl yapmak için
Kendine özgü bir yöntemi vardı
Şimdi gölgeler içinde yürüyorum
ışığı hiç görmüyorum
Hiç veda etmedi, sanırım yalan söyledi

Aşka inanmıyorum
Hiç inanmadım, hiç inanmayacağım
Aşka inanmıyorum
O hiç varolmamış gibi yapacağım
Aşka inanmıyorum
Yüzü gözümün önünde, hiç unutamıyorum
Aşka inanmıyorum
Asla değmiyor çektiğin acıya

Tekrar görüşme şansımız yok
Artık bir varolma nedenim yok
Tek umudum bir gün unutacak olmak
Asla olamayacak şeyi bilmenin acısını
Aşk olsa da olmasa da artık
bir farkı yok bana

Aşka inanmıyorum
Hiç inanmadım, hiç inanmayacağım
Aşka inanmıyorum
O hiç varolmamış gibi yapacağım
Aşka inanmıyorum
Yüzü gözümün önünde, hiç unutamıyorum
Aşka inanmıyorum
Asla değmiyor çektiğin acıya

Paylaş