VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Şubat 2016 Pazar | Anasayfa > Haberler > Türkçenin ‘tansığı’ artık ‘ötegeçede’
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Türkçenin ‘tansığı’ artık ‘ötegeçede’

Eşi yıllar önce şöyle demiş Tahsin Yücel için “O kadar çalışkan bir adamdır ki, onu çalışma odasının önünden gelip geçerken masaya eğilmiş ensesinin görüntüsüyle hatırlayacağım herhalde.” O masa şimdi boş. o masadan çıkan eserler bir servet niteliğinde.

MAHİR ÜNSAL ERİŞ


Tahsin Yücel bir görünmez adamdı. Kendinden öyle bahsetmeyi de severdi. Birkaç yerden biliyorum bunu. Görünmezdi, fark edilmeden çeviriler yapar, usul usul öyküler romanlar çıkarır, dersler verirdi. Onun adını yalnızca arada bir, bir yerlerden eserlerine, çevirilerine verilen ödüllerle, nişanlarla ya da başka birtakım vesilelerle duyardık. Doksanların başında Orhan Pamuk’un “Kara Kitap”ıyla ilgili yazdığı keskin eleştiri gibi vesilelerle mesela. Halen çeşitli internet siteleri üzerinden ulaşılabilen bu metin, uzun yıllar hemen her Orhan Pamuk tartışmasında anılan, bahsi geçen bir eleştiri metniydi.
TAHSİN YÜCEL TÜRKÇESİ
Türkçe romanda yapısalcılığın yeşermesi, göstergebilimin kendine Türkçede var olma alanı bulabilmesi gibi ilk bakışta dikkatleri çekmeyen ama yaklaştıkça öneminin büyüklüğünü anlayabildiğimiz birçok işte maharetli parmakları vardı Tahsin Yücel’in. Ama “maharetli” dediğimi görseydi, belki de bunu kınardı. Çünkü o, Cumhuriyet’in, Osmanlı‘nın idari olduğu kadar kültürel tüm unsurlarının da geride bırakılmasının bir hayat-memat mücadelesinin konusu olduğuna inanan o idealist kuşağın çocuklarından biriydi. Ve bu idealizmi de bünyesinde, yaptığı her alandaki tüm işlere yansıtarak ömrünün son gününe kadar taşıdı. Bu mücadelenin en önemli konu başlıklarından biri Türkçeydi.

Dile gösterdiği hassasiyetin getirdiği ödünvermezlikle, yeni kurulan “Öztürkçe”nin dünya bilgisi karşısındaki toyluğu arasında kaldıkça kendini bu yeni dili yaratan tarafta olmak mecburiyetinde buldu hep. Ve böylece, şimdi içinde az da olsa istihza içeren bir ifadeyle dile getirilen “Tahsin Yücel Türkçesi“ denen şey doğdu. Elbette bu birden olmadı, zamandan zamana, günden güne, satırdan satıra birikti. Belki de bu yüzden, o öldüğünde, “Türkçenin büyük kaybı“ dendi.
Bu yazıyı yazmak için bilgisayar başına geçtiğimde, birden genç okurun bu yeni Türkçeyle, “Tahsin Yücel Türkçesiyle” nasıl ilişkilendiğini merak ettim. Sözlükler ve sosyal medya üzerinde yapılan üstünkörü bir araştırma gezintisiyle karşılaştığım hayreti bu yazıda nasıl ifade edebileceğime bir türlü karar veremedim. Çoğunlukla genç nüfusun hem üretici hem de tüketici kimliğiyle kullanıcısı olduğu sözlüklerde Tahsin Yücel’e ve onun kurduğu bu dile kelimenin tam anlamıyla kin kusuluyordu. Elbette öldüğü güne kadarki yazılanlarda. O güne kadar yazılanlarda ne Türkçenin yakasını bırakması gerektiği kalmış ne Camus’yü berbat ettiği. Bu kelimeleri işkembe-i kübrasından uydururmuş “utanmadan” ve onları anlamamızı beklermiş. İyi yazar olabilirmiş belki, bilemiyormuş, henüz okumamışmış ama çevirileri “iğrenç“miş. Yüzünü göstermeden, kimliğini açık etmeden yazabilmenin rahatlığı ve cüretiyle çalakalem attırılıvermiş bu ifadelerin elbette ki ardında yalnızca cehalet ya da yalnızca kötülük olduğunu düşünmek fazlaca safiyane olur. İkisinin bir araya geldiği bir vizyonsuzluk bir bilinç boşluğu da mevcut. Şöyle ki; dil, yaşayan, tüm canlıların maruz kaldığı süreçlerin hemen hepsinin içinden geçen bir olgudur.

Doğar, büyür, evlenir, çoluk çocuğa karışır, değişir, eskir ve en sonunda ölüp gider. Fakat dilin kendi kendine değişim ve dönüşüme uğraması pek mümkün değildir, mümkünse de oldukça yavaştır. Bu nedenle bir dilin değişiminde hep onu bu yola sokan bir dış etkinin kaynağını ararız. Cumhuriyet bu dilsel-kültürel dönüşümün önemli dış etkenlerinden biriydi. Ancak bugün konuştuğumuz ve anlaşabildiğimiz Türkçenin büyük bir çoğunluğu Cumhuriyet’in ilk yılları için hayal bile edilemeyecek kadar yabancıydı. Konuştuğumuz güncel dilin bir sabah uyandığımızda hediye paketi yapılmış şekilde kapımıza bırakıldığına inanmakla dilin yenilenmesi, ona yeni kelime ve kavrayış biçimlerinin katılmasına öfkelenmek arasında yoğun bir ilişki var. Maalesef dil kendi kendine hop diye yenilenivermiyor. Birilerinin ona yeni kelimeler üretmesi, bu yeni kelime ve kavramları kimi zaman kanunları kimi zaman eserleriyle, ürünleriyle dayatması gerekiyor. Tahsin Yücel kendini bu yola adamış bir çevirmen ve yazardı. O nedenle kaybı, Türkçenin kaybıdır.

Tahsin Yücel bahsi geçtiğinde onun yalnızca bir dil ve arı Türkçe neferi olduğunu düşünmek elbette büyük bir haksızlık olur. Yücel, hemen her roman ve öykü kitabı ülkemizin hatırı sayılır edebiyat ödülleriyle taltif edilmiş bir yazardır da aynı zamanda. Romanlarında kurduğu yapı, okurunu alıp çıkardığı düşünsel yolculuk ve ifade etmedeki yetkinliği “Tahsin Yücel Türkçesi” olarak anılan dil hassasiyetinin bile önüne geçecek kudrette. Kendi okur deneyimim açısından bir fikir verecek olursam “Yalan” ve “Peygamberin Son Beş Günü“ romanlarını Türkçede yazılmış birçok romandan başka bir yere koyarım. Tahsin Yücel artık aramızda değil. Eşim, seneler önce bir röportaj için Tahsin Yücel’in evine gittiğinde, eşinin kendisine nasıl yakındığını anlatmıştı. “O kadar çalışkan bir adamdır ki, onu yalnızca çalışma odasının önünden gelip geçerken masaya eğilmiş ensesinin görüntüsüyle hatırlayacağım herhalde.” O masa şimdi boş. Ama o masadan çıkan onca eserin doldurduğu kitaplıklar hala elimizin erişebileceği mesafedeler.

Haritanın hasbelkader bu tarafında dünyaya gelmiş olmakla Türkçeyle büyümüş bizler için bir servet niteliğindeler. Defalarca dile getirdiğim gibi, onun yokluğu Türkçenin kaybıdır çünkü. Elimizde avunulacak yalnız bu servet var.



Paylaş