VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Eylül 2011 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Türkiye’de pek itibar görmese de bu kitap ve yazı akıllı romana övgüdür
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Türkiye’de pek itibar görmese de bu kitap ve yazı akıllı romana övgüdür

ORHAN PAMUK, BU KEZ BİR ROMANLA DEĞİL AMA ROMAN ÜZERİNE DÜŞÜNCELERİ İLE OKURUNA SESLENİYOR...

Ahmet Tulgar

Heinrich Mann üzerine yazdığı kapsamlı monografıyla Batı edebiyat çevrelerinde tanınan Fransız germanist Andre Banuls’un “Thomas Mann ve erkek kardeşi Heinrich” adlı kitabının (Thomas Mann und sein Bruder Heinrich, W. Kohlhammer Verlag, 1968) “Hayat ile barışmanın iki yöntemi” başlıklı bölümünde (sayfa 122) dünya romanının zirvesine yerleşmiş bu iki kardeşin, Thomas Mann ve Heinrich Mann’ın üretim süreç ve yöntemlerindeki farklılıklar kendi ağızlarından ve roman ya da öykülerinde yer aldığı şekliyle ortaya konulur.

Thomas Mann, ömrü boyunca çok daha çileli bir hayat yaşadığı aşikâr ağabeyi Heinrich’i daha başından bir dâhi olarak tanımlamış ve onun yazarken ulaştığı tempo, hız ve bahtiyarlığa gıpta ederek bakmıştır. Hayatının bir tarafında kurmak zorunda olduğunu saptayıp da kurduğu “burjuva mutluluğu” onu beklerken o kendisine eserlerini istediği seviyede yazabilmek için eziyet eden, etmekte olan, etmiş bir yazardır anlattıklarına bakılırsa...

Özellikle ve daha çok Thomas Mann tarafından ifade edilen aralarındaki bu çalışma ve üretme yöntemi farklılığına ilişkin olarak Heinrich Mann henüz ilk romanı “Buddenbrooks”u yazmakta olan küçük kardeşine şöyle der: “Gerçeğin eleştirisinde çok fazla duraklıyor, çok zaman geçiriyorsun, ama bir gün sanata da ulaşacaksın.”

MANN KARDEŞLER VE PAMUK
Beni tanıyanlar bu iki kardeşin benim edebiyat dünyamda ne kadar önemli bir yer tuttuğunu bilir. İkisinin de bütün kitaplarını Almancadan okudum. Birini diğerine tercih edemedim. Ama şunu söyleyebilirim ki hassas ve iyi bir okur söz konusu farklılığa ilişkin olarak iki kardeşin anlatımlarının tam tersini hissedecektir. Sanki kelimler Thomas’ın kaleminden adeta akarken, Heinrich daha düşüne taşına, daha ince eleye sık dokuya yazıyordur.
Thomas Mann’ın 1905 tarihli novella’sı “Schwere Stunde (Zor Saat)’de hasta Schiller”i sönmüş sobanın yanında dururken görürüz. Yazmayı amaçladığı eserinin direnci altında acı çekmektedir. Karısı yan odada uyumaktadır. Ve bu durum, yani bir kadının yan odada uyuyor olması sözünü ettiğimiz novella manzarasında Schiller’in ve hâliyle de Thomas’ın hayatında hazır ve nazır burjuva mutluluğunu sembolize etmektedir. Ancak bu mutluluk Thomas Mann’ın sık sık ağabeyinin dâhiyane temposunun karşısına koyduğu kendisindeki üretme etiği nedeniyle, üretme etiği uğruna elden kaçırılmıştır.
Orhan Pamuk’un “Saf ve Düşünceli Romancı” adı altında bir araya getirdiği Harvard Üniversitesi’nde verdiği ders-konferanslarından oluşan kitabını okurken, sık sık Thomas ve Heinrich’i de ve elbette aralarındaki benzerlik ve farklılıkları da düşündüm. Pamuk’un Schiller’in “Über naive und sentimentalische Dichtung” makalesinden yola çıkarak ele aldığı “saf romancı” ile “düşünceli romancı” karşıtlığı ve dualizminin bu iki kardeşte ortaya çıkış ve çözülüşünü hep saptamış, gözlemlemişimdir.

Orhan Pamuk’un çok kıymetli olduğunu düşündüğüm bu kitabının temel meselelerinden biri olan, kitabın ismi de olduğuna göre herhalde Pamuk’un kendisini de nitelediği “hem saf hem düşünceli romancı” olma hâlinin ne olduğu, nasıl bir şey olduğu “saf“ ve “düşünceli” kavramlarının buradaki işlevlerinden çıkarsanabilir.

Schiller’in makalesindeki “naiv” sözcüğünü “saf” olarak söyleyen Pamuk, bununla konusunun oluşturduğu manzaradan hiç kopmamış, hiç mesafe almaya ihtiyaç duymamış; duymayan, ne yazdığına adeta bakmadan yazan ya da yazarmış izlenimi veren, önü sonu yazdığı kitabı içinde bulunduğu bir doğal çevre olarak algılayan ya da algılamış görünen yazarları kastetmektedir. “Sentimental”in karşılığı olarak kullandığı “düşünceli” nitelemesiyle ise Pamuk, edebi faaliyetinin fazlasıyla farkında olan, içeriksel ve teknik anlatım sorunlarıyla yazarken çokça meşgul olan yazar tipini adlandırmaktadır.

Orhan Pamuk kitabında bu iki tipolojiyi tarif ederken bir yandan da şöyle diyor: “Şimdi, otuz beş yıllık romancılık serüveninden sonra, içimdeki saf romancı ile düşünceli romancı arasında bir denge bulduğuma kendimi inandırmaya çalışırken, bu konuyu, hangi şairin daha ‘saf’ ve hangi romancının daha ‘düşünceli’ olduğu tartışmasını hâlâ çekici buluyorum.”

HEAVY METAL, GEÇ ERGEN ROMANLAR
Aslında tam da burada Orhan Pamuk muzipçe bir tuzak kurmuş gibi geldi bana. “Düşünceli” derken romancı, “saf” derken şairdir burada işaret edilen, işaret ettiği, adlandırdığı. Ki bu hem Pamuk’un hangi tip yazara daha fazla sempati duyduğunu ya da kendisini hangi konuma daha yakın gördüğünü ima ediyor hem de Türkiye edebiyatı ve romanı için önemli olan bir sorunsalı, bilmeyerek ya da bile isteye ortaya koyuyor.

Edebiyat geleneği, dünya romanının edebiyat türleri arasında en önemli konumu elde etmesinden çok sonra bile şiirle biçimlenen, şiirin 20’nci yüzyılın son çeyreğine kadar hâlâ baskın edebi tür olduğu Türkiye’de, romanın “saf” denilen tipe yakın ya da özenen yazarlar tarafından yazılanı tercih görmüş, görmektedir hâlâ. Aklın gücünü çokça hissettirdiği, gösterdiği, yazarın romanının içeriksel ve teknik meselelerine yazarken kafasını çokça taktığı romanlara okur hâlâ mesafeli yaklaşıyor. Belâgat ve imgecilik Türkçe romanı fazlasıyla işgal etmiş durumda. Türkiye edebiyat çevrelerinin Orhan Pamuk ile meselesinin, ona ikircikli yaklaşımının da bundan kaynaklandığını düşünüyorum. Aşırı duygusal, handiyse ağlak bir üslup ve öyküleme ile “heavy metal” de diyebileceğimiz geç ergen-lumpen hezeyanının arasında kalmış akıl, akıllı roman aslında şu anda okurun pek de tercihi değil.

Diğer taraftan bana göre Orhan Pamuk’un Türkiye edebiyatına en önemli etkisi de budur işte. Yani romanda akla ve iradeye prestijini geri kazandırmak. Ve Orhan Pamuk’un tam da bu bağlamda bu ülkede kıymetinin bilinmediğini düşünüyorum. Satış rakamları, şöhret, bunlar o kadar da önemli değil bir noktadan sonra. Çünkü kıymet bilmek anlamakla mümkündür ve Orhan Pamuk’un Batı’da bu denli sevilmesinin altında yatanın onun romanlarındaki akıl ve duygu dengesi olduğu kabul edilmeden kıymetinin teslim edilmesi de mümkün olmayacaktır.

İlk romanımı (Volkan’ın Romanı, 2006) yazdığım dört yıl boyunca dünya edebiyatından aldığım dersler doğrultusunda hep akıl ve duygu dengesini gözettim. Romanın öncelikle bir akıl işi olduğunu, en duygusal anların bile akıl ile seyredilmesi gerektiğini hiç unutmadım. Henüz yayımlamadığım ikinci romanımın “romandaki akla” bir övgü olarak da okunmasını isterim.

Kafamın yine çokça bu meselelerle meşgul olduğu bu dönemde Orhan Pamuk’un kitabını bir armağan gibi aldım. Her ne kadar temel meselesi “saf ve düşünceli romancı” olsa da bir yazar ve bir okur olarak kendisini, yazma ve okuma süreçlerini ve duygu dünyasını “akıllı otobiyograf”ın bakış açısından anlattığı bu kitabı Orhan Pamuk’u bize bir kez daha sevdiriyor, sevdirmeli.

Bu denli çok roman yazılan ve yayımlanan ama romana ilişkin bu denli az düşünülen ve tartışılan bir dönemde minnet ve sevgiyle karşılanması gereken bir kitap “Saf ve Düşünceli Romancı”.

***
Kitaptan...

Ressam olmayacağım romancı olacağım

“Bu kitap kendi roman okuma ve daha çok da roman yazma deneyimim üzerine kurulmuştur. Tanıdığım, kimisi arkadaşım başka romancılara göre, kendimi roman ve edebiyat kuramıyla daha çok ilgilenen biri olarak görürüm. (Bu merakım, elli yaşından sonra Columbia Üniversitesi’nde ders vermeye başlayınca bir işe de yaradı.) Ama bu kitap roman kuramlarıyla konuşarak, hesaplaşarak, onlarla tartışmaya girme isteğiyle değil, kendi kişisel deneyimimi ifade etme isteğiyle yazıldı.
Bakış açım, bugünkü roman anlayışına çok yakın. Yirmi iki yaşımdayken bir gün birdenbire aileme, yakınlarıma ve tanıdıklara ‘Ressam olmayacağım, romancı olacağım!’ deyip ciddiyetle ilk romanım Cevdet Bey ve Oğulları‘nı yazmaya başladığımda, herkes, belki de beni bekleyen korkunç gelecekten (okuru sınırlı bir ülkede insanın romancılığa bütün hayatını vermesi!) korumak için uyarmıştı beni: ‘İnsan yirmi iki yaşında hayatı tanımaz Orhan, yaşın ilerlesin, hayatı, insanları, dünyayı tanı, o zaman yazarsın romanını!’ (Tek bir roman yazmak istediğimi zannediyorlardı.) Bu sözlere hiddetle içerler, herkese şunu söylemek isterdim: Romanlar hayatı, insanları tanıdığımız için değil, başka romanları, roman kuramını tanıdığımız ve bu kitaplarla bu kitaplar gibi konuşmak istediğimiz için yazılır.

Şimdi otuz beş yıl sonra ise iyi niyetli yakınlarımın görüşlerine yakın hissediyorum kendimi. Son on yıldır romanlarımı, hayatta gördüklerimi, hayatın, dünyanın, yaşadığım yerlerin nasıl bir şey olduğunu ifade edebilmek için yazıyorum. Bu kitapta da öncelik, roman kuramının, edebi kuramın dediklerinde değil, kendi deneyimimde oldu. Ama pek çok yerde kendi deneyimimi, başkalarının çok bilinen metinleri, gözlemleri üzerinden ve hatıra yazar gibi değil; söyleyeceklerime bir mantıkla biçim vererek ifade ettim.”

Paylaş

Öyleyse ‘Yaşasın edebiyat!’ Geçen ay Grand Pera Emek Sineması’nda çok önemli bir edebiyat davetine katıldım. Davet önemliydi çünkü,Türk edebiyatının “yaşayan” 50 şairinin/yazarının, kendini, edebiyatını ve hayata bakışını anlattığı “Yüz Yüze Konuşmalar, Yaşayan Edebiyat” projesi tanıtıldı.

Devam