VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
26 Kasım 2010 Cuma | Anasayfa > Haberler > Unutmak ölümden daha korkunç
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Unutmak ölümden daha korkunç

Murat Gülsoy’un yeni kitabı “Tanrı Beni Görüyor mu?” gerçekliğin kırıldığı, zamanın akışıyla oynadığı ve yazının diğer türlerle bağını aradığı hikâyelerden oluşuyor.

Canan Hatiboğlu

-Hikâyelerinizden birinde “Unutmak ölümden daha çok korkutuyor beni” demişsiniz. Bu durum sizin için de geçerli mi?

-Tabii... Zaten bütün kahramanlar, yazarının belirli hallerinin yansımaları, onların farklı kurgusal karakterler olarak ortaya çıkmaları demektir. Ama bu unutmak evrensel bir şey... Belleğimizle varız çünkü; belleğimiz aynı zamanda karakterimiz, ahlakımız, geçmişimiz demek. Belleğimizi yitiriyorsak, bazı şeyleri hatırlanmamak üzere unutuyorsak aslında geçmişimizi ve kendimizi kaybediyoruz demektir. Bu kişisel hayatımda da böyle... Hakikaten ilkokul anılarımı düşüneyim dediğim zaman aklıma o kadar az şey gelmesi beni üzer, çünkü çocuklarıma bakıyorum, onlar bir şeyler yaşıyor ilkokulda. “Bunların çok azını mı hatırlayacaklar? Boşuna mı yaşanıyor?” diye insan düşünüyor. Aynı şekilde bunu daha toplumsal olarak ele alabiliriz. Bazen bazı kötü olayları unutmak yaşamayı sürmek için iyi bir şey ama her şeyi de unuttuğunuz zaman belleksiz ve karaktersiz bir topluma doğru da gidebilirsiniz. Dolayısıyla unutmak ölümden daha korkunç, başkasına dönüşmek çünkü. Unuttuğunuz şeyler yaşadıklarınız, sizi siz yapan her şey...

-Sizi okurken gerçeği gerçek yapan şey zamanmış gibi hissediyorum. Sizce de öyle mi?

-Zaman da bizim algılarımızın içerisinde. Gerçekte zaman diye bir şey yok, gerçekte sadece devinen madde vardır. Sabah olduğunu görüyoruz, güneş batıyor, akşam oluyor; biz zamanın aktığı hissine kapılıyoruz dolayısıyla. Oysa sadece değişmekte olan bir şey var. Birçok canlıda böyle bir zaman duygusu yok. Gerçeği oluşturan şey bizim belleğimizde oluşuyor. Metropol hayatı zaten algılarla oynayan bir hayat... Gazetecilerin meşhur bir sözü vardır: Dünya her sabah yeniden kurulur. Gündem hızla değişiyor, hızla algılarımızı da değiştiriyor. Dolayısıyla 15 gün önce olan şeyleri unutuyoruz unutmak zorundayız, çünkü yerine yenisi geliyor. Baş etmek zorunda olduğumuz bu şey, günümüz edebiyatçısının yazacağı şeylerdir... Belki de ben o yüzden yazıyorum. Benim yapmaya çalıştığım şeyi en güzel bu kitabın kapağındaki resim anlatır. Klasik çizgilerle çizilmiş, gerçekçi bir resimdir; ama resmin içindeki çocuk çerçevenin dışına çıkıyor, adım atıyor. Resim, resim olduğunun farkında... Yani normalde hiç olmayacak bir şeyin resmi yapılmış ama bunu mümkün hale getirmiş. Amaçladığım şey belki de o resimdeki sanata ulaşmak..

- Yani yazınız, yazı olduğunu fark etmeli...

- Evet, fark ediyor zaten. Her öyküde değil, ama geneline baktığımızda oluşunda öyle bir durum var. Zaman zaman farklı hikâyelerde karşımıza çıkıyor. Mesela bir öyküde herkes, karaktere, Fırat Saner’e, “Sen bu öykünü kahramanısın” diyor. Ama Fırat, bu öykünün kahramanı olduğunu kabul etmiyor ve bu kendi evreni içinde delilik durumuna karşılık geliyor. Aynı şekilde “Bana da dayatılan bir hikâye var mı?” diye sorarsınız kendinize. Bunun gibi şeyler, kendi hayatımıza götürür diye düşünüyorum.

DEĞİŞİK AKIL DURUMLARI HER ZAMAN İLGİMİ ÇEKTİ
-Kitaptaki öykülerde akıllılık-delilik üzerine çok fazla duruluyor. Delilik olgusuna özel bir merakınız mı var?

-Mühendis olmanın da ötesinde ben psikoloji eğitimi de gördüm. Aklın nasıl çalıştığı her zaman ilgimi çeken bir konu... Dünyada deliler ve normaller var diye bir şey yok, delilik durumları var aslında. Delilik dediğimizde geri dönemez bir şekilde gerçeklikten kopan, toplumsal hayatın dışına düşen insanlardan bahsediyoruz demektir. Ama değişik akıl durumları var ve bu benim her zaman ilgimi çekti. Mesela heyecanlığında, korktuğunda... Bütün bu değişik ruh durumlarında bizim aklımız farklı çalışıyor ve gerçekliği farklı algılıyor. Benim buradaki öykülerimde de belki zaman zaman o tür durumlarla karşılaşabiliyoruz. Yani kişinin kendinden şüphelendiği, algılarından şüphelendiği, aslında hepimizin başına gelen şeyler... Gerçeklik dediğimiz şeyi zihnimizle kuruyoruz. O yüzden sizin delilik-akıllılık ilişkisini sorduğunuz yer çok önemli benim için. Çünkü edebiyatla dünyayı kuruyoruz.

- Gerçeklik algısını kurarken bizim bu gerçekliğe bu kadar güvenmemizin sebebi ne?

- Başka çaremiz yok, o yüzden tabii ki... Tabii ki güveniyoruz ama insan ilişkilerinden başlayarak kendimizle, dünyayla ilişkilerimizde sorunlar çıktığı zaman ancak algılarımızın sınırlı olduğunu fark ediyoruz. Bunu da edebiyat yoluyla anlamak en güzel anlamlandırma yollarından biri...

- Bu gerçeklik algısını anlamak için mi zaman zaman hikâyeleriniz fotoğraf ve resimle iç içe geçiyor?

- Bu kitabın en önemli özelliği farklı anlatım biçimlerini özellikle araştırması... Kitapta bir öykü var, bir körler grubu resmi nasıl algılarız, bunun için bir yazardan yardım istemeleri ve resmi yazdırtmalarının hikâyesi... Burada resimle yazı arasındaki ilişkiyi araştırdığım bir öyküye dönüşüyor benim için... Tüm bunlar nasıl ki gerçekliğin farklı algılanması üzerine düşünüyorsam, aynı şekilde hikâyenin de farklı farklı ortamlarda nasıl oluştuğunun araştırılması da bence bugünün konularından bir tanesi. Yani bugünün okuru dediğimiz kişiler, yani bizler, hikayeleri o kadar farklı ortamlardan süzerek alıyoruz ki... Eskisi gibi sadece romanlar, öyküler okuyarak değil; ama sinemadan, ama reklamlardan... Bunun gibi internet ortamında önümüzde bir sayfa açıktır ama aslında o sonsuz sayfadır. Tıklaya tıklaya sonsuza doğru dağılan saatlerce internette bir şeyler okuyabiliriz ama bittikten sonra ben kitabı okudum diyemezsiniz artık, ama bir sürü şey okumuş ve bilgileri edinmişsinizdir. Kitap, günümüz insanının parçalanmış okuma deneyimini de bir şekilde araştıran, deneysel tarafları da olan bir kitap oldu. O yüzden özellikle bunları bir araya koydum.

- “Tanrı Beni Görüyor mu?“ hikâyesinde karakterlerin hepsi “Tanrı yoksa ben de yokum” diyor. Varlığımızı anlamlandırırken yaradana mı sığınıyoruz?

- Tabii oradaki tanrı bir çok yönden okunabilecek bir şey... Oradaki karakterlerin hepsinin tereddüde düştükleri ve varlıkları sorguladıkları anların hikâyesi... Üstelik de bu bir hikâye olduğunda; biz okur olarak okuduğumuzun farkındayız, ben yazar olarak yazdığımın farkındayım. Dolayısıyla ancak şunu anlatan bir şey olabilir: Yaradana sığınmaktan çok, yaradanın ancak edebiyat metninde var olabileceğini gösteriyor. Yani biz o duyguya kapıldığımız zaman, o duygunun sonu boşluk... Hikâyenin içindeki kahraman buna kapıldığı zaman onun bir yaratıcısı var, yazar var. Ama biz bunu okuduktan sonra “Ya ben de yoksam? Ya Tanrı’da yoksa? Ne var?” sorularını sorduğumuz zaman o cevapları alamıyoruz o şekilde.

- Yani kendi içimizde biz de bir şekilde kendi yarattığımız gerçeklik ve zaman algısını kırıyoruz...

- Kırıyoruz tabii ki... Sadece zaman kırılmakla kalmıyor, bütün bir varoluşumuza dair her şey de sallantı... Yokmuş gibi yapıp hayata devam ediyoruz, ama var olduğunu da hissediyoruz. Bunun üzerimizde psikolojik etkisi de var. Tüm psikolojik sorunların temelinde derinden derine bir varoluş sorunundan kaynaklanıyor. Temelde hepsi ölüm korkusundan kaynaklanıyor. “Ya ben yoksam?” sorusunun temelinde “Ben yok olabilecek bir şeyim...” düşüncesi yatıyor.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163