VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
04 Kasım 2010 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Uzun sürgünün içinden
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Uzun sürgünün içinden

Komiser Haritos, bu kez çağdaş Yunanistan’da değil, İstanbul’da, İstanbul’un yakın geçmişinin karanlık bir döneminde dolaşıyor.

Komiser Haritos, bu kez çağdaş Yunanistan’da daha çok üst sınıftan olanların bulaştığı pisliklerin peşinde değil, İstanbul’da, İstanbul’un yakın geçmişinin karanlık bir döneminde dolaşıyor.

Memurdur, hayatı karısı ve kızından ibarettir, faşistlerden hoşlanmaz, biraz solcu durur, üzerine aldığı her soruşturmada sonuna kadar gider. Bundan önceki kitaplarda Kostas Haritos böyleydi, turist olarak geldiği İstanbul’da da aynı.

Sahne İstanbul’dur, asıl kişiler cumhuriyetin kuruluşunda fazla özen gösterilmeyen, 1950’lerden itibaren göndermek için neredeyse her şey yapılan Türkiye’nin Rum vatandaşlarıdır.
Anadolu’dan çok çabuk temizlenen, sığındıkları İstanbul’da da uzun süre direnemeyen, gittikleri Yunanistan’da da sığıntı olmaktan kurtulamayan Türkiye Rumlarının dramı, Petros Markaris’in “Eskiden, Çok Eskiden” romanında son derece açık anlatılıyor.

Markaris, Türkleri de, Rumları da, Yunanlıları da iyi tanıdığı için her üçü içindeki “zayıf halkaları” da kolay teşhis ediyor ve bunlar romanın “kötüleri” olarak hikâyede yerlerini alıyor.

Artık 80’lik olmuş, ölümün eşiğindeki Maria kirli tarihin temizlenmesine kendi imkânları çerçevesinde katkıda bulunmak istiyor, bulunuyor da... Bu temizliğin öneminin farkında olanların az oluşu hiç de önemli değildir, Maria görevi olduğunu düşündüğü her şeyi sonuna kadar yapıyor. Sonunda görev tamamlanıyor, artık Maria doğduğu eve dönebilir.

Markaris’in “aile babası” komiseri Haritos’un İstanbul ziyareti zehir olmayacak, o da aslında yazarının çok iyi bildiği bir tarihi kesiti, yıllar sonra da olsa adım adım yaşayacaktır.

***

İstanbul’un en diplerinde
Kara edebiyatın daha çok Amerikan kesiminde argonun ağırlığı vardır. Fransız kara edebiyatında da Léo Malet’nin kahramanı argoyu belli ölçüde kullanır. Armağan Tunaboylu’nun Metin Çakır’ı ise kendisini, her şeyi, her durumu sadece argoyla ve cinsel ilişki çağrışımlarıyla anlatabilmektedir. Başka çaresi de yoktur, onun dünyasında ifade biçimi budur, zaten kendisi sanatını İstanbul’un en diplerinde icra eden bir kadın satıcısıdır.

Daha önceki iki macerasında yolu bir şekilde üst sınıfların bir yerlerine çıkan Metin Çakır’ın üçüncü macerasında diğer kişiler, mahallesinin dışından, mafya dünyasından geliyor. Metin üçüncü kez işlemediği cinayetlerle suçlanmakta, kendini kurtarmak için İstanbul’un dört bir köşesinin altını üstüne getirmektedir.

Mesleğine bağlı bir kadın satıcısının hayatın tümünü bir cinsel ilişkiler dünyası olarak yorumlarken fondaki olay ve kişileri de artık eski diye anılan Türk filmlerinin dekor ve kişileriyle anlatmaktaki ustalığı tabii bu filmleri görmüş olanları maceraya daha çok çekiyor.

Bu macerada Cevat Kurtuluş, Necdet Tosun ve Ayşecik yeni şekilleriyle oynuyor. Ama Metin Çakır bir kez daha onların da, bütün mafyaların da, ‘komser Asım Abi’sinin de; kısacası bütün dünyanın üstesinden geliyor.

Armağan Tunaboylu’nun üçüncü kitabı “Konsey Cinayetleri”nde, kişiliğini yukarıya doğru değil aşağıya doğru geliştirdiği, buna uygun mizahını biraz daha sivrilttiği Metin Çakır herhalde bütün dünya polisiye edebiyatının en alttaki hafiyesidir.

İstanbul’u, derinliklerini, en diplerini bilmeyenler ve argonun hiç de kolay olmayan bir dil olduğunu düşünmeyenler için Metin Çakır’ın maceraları “marjinal” gelebilir. Sık sık abartarak anlatsa da Metin çakır’ın dünyası gerçek dünyanın içindedir.

Armağan Tunaboylu’nun talihsizliği dünyaya açılma zorluğu, çünkü en ağır Türk argosuyla yazılmış kitapları başka bir dile çevirecek babayiğit bulmak hiç kolay değil.

***

Ulus’tan Levent’e taşınmak!
Remzi Ünal’ın bir kadın için Ulus’taki kök saldığı evden Levent’e taşınması kişilik değiştirmesi kadar zor. Nitekim kendisi de bunu başaramıyor...

Celil Oker’in özel dedektifi Remzi Ünal yedinci macerasında İstanbul’un en iyi tanıdığı köşelerinde dönmeye devam etmektedir.
Bu kez maceranın odağında Gayrettepe’deki bir oto galerisi vardır ve özel dedektifliği bırakmak üzere olan Remzi Ünal burada “basit bir iş” yapacaktır.

Celil Oker kişilerini önce basit birer varlık olarak ortaya atar, sonra her birinin iç dünyasının göründüğü gibi olmadığı macera boyunca ortaya çıkar. Türbanlı metres de göründüğü gibi, ilk ortaya çıktığı gibi değildir; meraklı reklamcı arkadaş da sadece arkadaş değildir.

Remzi Ünal’ın maceralarında yan kişiler İstanbul’un merkez semtlerinden orta ve orta üst sınıftan kişilerdir. Daha alttan ya da daha üstten olanlar çok nadirdir. Ama kişilerin çeşnisi bu “orta-ortalama yapı” hakkında iyi bir çizim çıkarır.

Remzi Ünal fazla yorum yapmaz, okurla konuşurken de kendini tutar, hatta çok can alıcı bazı bilgileri bile saklar. O zaman da bu tür romanların ortasında geldiğinde tahmin yürütmeye hevesli okur sonunda çok yanılır.

Celil Oker uzun bir aradan sonra yedinci kitabı “Yenik ve Yalnız”ı yayınladı. Kitabın adı da belli bir bıkkınlık ifade ediyor ama okurlarının Remzi Ünal’ın daha da canlanmasını beklemeye hakkı var.

***

Neden okuyorum?
Yazının başlığını, Fransızların genç kuşak parlak yazarlarından Frédéric Beigbeder’in bir yazısının başlığından aldım.

Beigbeder, aylık kitap dergisi Lire’de her ay yazı yazıyor.

Ben bu yazıları kitaplarına göre kendime daha yakın buluyorum.

“Neden okuyorum” başlıklı son yazısına Charles Dantzig adlı yazarın “neden okuyoruz” sorusuna verdiği cevapla giriyor: “Hiçbir işe yaramadığı için okuyoruz.”

Beigbeder de kendi okuma gerekçelerini sıralıyor. Her maddeyi okuduktan sonra, “ben neden okuyorum” sorusuna cevaplar üretmek çok kolay.

Ben neden okuyorum?
Birinci cümle Beigbeder’e ikinci cümle bana ait:
- Okuyorum çünkü hayat bana yetmiyor (Pessoa’nın dediği gibi.)Hayat yetebilsin diye okuyorum.

- Kadınlara saçma laflar etmemek için okuyorum.
Kadınlar okuyanları sevdiği, hatta onlardan biraz korktuğu için okuyorum.

- Dizi seyretmemek için okuyorum.
Dizi seyrederek okuyabildiğim için okuyorum.

- Başka yerde olmak için okuyorum.Başka yere gitmemek için okuyorum.

- Sen olmak için okuyorum. Ben olarak çoğalmak için okuyorum.

- Montaigne’in kafasına girebilmek için okuyorum.
Aynen.

- Burada değil orada olmak için okuyorum.
Aynen.

- Montaigne, Flaubert ve Gide bana kim olduğumu öğretsin diye okuyorum.Onlar gibi yazamayacağımı bildiğim için okuyorum.

- Ölüleri dinlemek için okuyorum. Canlıları dinlemek için okuyorum, çünkü kâğıt üzerindeki her şey ölü bile olsa canlıdır.

- Dışarı çıkmadan ‘çıkmak’ için okuyorum.
Nerede olduğumun farkında olmadığım için okuyorum.

- Yaşlanmamak için okuyorum. Aynen.

- Toplumdan olduğu kadar kendimden de kaçmak için okuyorum. Aynen, ama okudukça hem toplumun içine hem de kendi içime biraz daha fazla tıkılıyorum.

- Özgür olmak için okuyorum. Okumayanlardan çok daha özgür olduğumu hissettiğim için okuyorum.

- Rahatsız edilmemek için okuyorum. Rahatsız edilsem bile okuyabildiğim için okuyorum.

- Telefona cevap vermemek için okuyorum. Telefona cevap verdikten sonra okumaya aynen devam edebildiğim için okuyorum.

- Okuyorum çünkü dünyada hem tek başınayken hem yanında biri varken yapabileceğin tek şey okumak.
Yanımdakilerle ilişkimi kesmeden okuyabildiğim için okuyorum. Hiçbir neden olmadan okuyorum.
Okumaya başlama nedenimi hatırlamadığım için okuyorum.

- Okumak için okuyorum. Aynen.

Paylaş