VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
30 Ekim 2009 Cuma | Anasayfa > Haberler > Vahşi doğanın ortasında görüyorum kendimi
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Vahşi doğanın ortasında görüyorum kendimi

Özgürlük, ekmek gibi, peynir, karpuz gibi dilimlenecek bir şey değildir. Gelme özgürlüğü, gitme özgürlüğü, falan özgürlüğü, filan özgürlüğü…

Ümit Kurt

"Son bir yaprak kalmış defterimde… O yaprağa, çocukluğumda uğradım ilk haksızlığı; anımsayabildiğim en eski şiddet anımın toprak, kan ve kangal sütü kokusuyla zihnimde canlandığını yazdım, ninemden dinlediğim kar masalını; o masalın kahramanı Çulo"nun, kar yemek suretiyle yer adamlarından yakasını sırıyıp karın tarafına geçmiş olduğunu, savaşan erkeklere karşı gökten bin bulut dökülmüş, toz beyazdan kardan yana tavır aldığını…" Bu satırlar son dönemlerde edebiyatta kurgunun ziyadesiyle ön plana çıktığı bir zamanda anlatım biçiminin ve bütün yaratıcı imgeleri ete kemiğe büründüren sihrin yani dilin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlattı. Türkiye"de edebiyat dünyasında her zaman farklı ve özel bir yerde duran Latife Tekin yeni kitabı "Rüyalar ve Uyanışlar Defteri"yle bir kez daha özgün bir dil ve anlatımla karşımızda.

-"Rüyalar ve Uyanışlar Defteri", benim için çok "farklı", "değişik" bir Latife Tekin kitabı. Bu hikâyeleri yazarken nasıl bir rüya gördünüz ve nasıl uyandınız? "Rüyalar ve Uyanışlar Defteri"nin yolculuğundan ve ortaya çıkış sürecinden bahseder misiniz?

-Kitaptaki yazıların, hikayelerin çoğu, sabah vakti defterlerime karaladığım cümlelerden doğdu, rüyaların buğusuyla, buharıyla hayat bana nasıl görünüyorsa işte, öyle yazdığım şeyler bunlar. Uzun yıllardır koynumda defterlerle uyuyup uyanıyorum, yastığımın altında kalemlerle, romanlarımı da yatakta yazıyorum zaten… Gündüzün ağır, usandırıcı hikayesine karşı, sayıklama, uykulu iç çekiş, mırıldanma…

ŞAFAK SÖKERKEN ÇOK AZ ŞEY ANLAMLI GELİR

-Kitapta geçen hikâyeler esasında etrafımızda olup biten; ancak pek de farkında olmadığımız siyasal, sosyal, kültürel ve doğa ile ilgili birçok probleme gönderme yapan, bireyin yaşamına teğet geçmeyen, doğrudan değen yazılar… Bu sorunlara bir çeşit tepki miydi ya da cevap mıydı kitapta anlatılanlar?


-Ne cevap ne tepki aslında, sorunlara rüyalı bakış diyebiliriz belki, düşüncelerden yoruldum artık, sezgiye doğru kaçıyorum, kaçabildiğimce sezgiye doğru… Tutabildiğimce, kendimi o ara durumda, rüyayla gerçek arasında tutmaya uğraşıyorum, gecenin karanlığıyla gün ışığı arasında, şafak sökerken insana çok az şey anlamlı geliyor…

-Kendi geçmişinizden, çocukluğunuzdan veya gençlik dönemlerinizden ne tür izler taşıyor kitapta anlatılan, insanın bam teline dokunan yazılar?

-Gençliğimiz de çocukluğumuz da peşimizi bırakmıyor, iyi ki de bırakmıyor! Gençliğimi iç acısıyla anımsıyorum, ama çocukluğum ferah, karlı ve ışıklıydı… İnsan geri dönüp yaşadıklarına bakıyor ister istemez, kıyaslamalar yapıyor, bugün yazdığım her şey, kaçınılmaz olarak geçmişimden izler taşıyor, deneyimle öğrendiğim ne varsa kendiliğinden cümlelerime yansıyor…

-Kitapta kadınların özgürlükleri ile ilgili bir hikâyede "insanın kadın olanından değil, erkek olanından korkuyorum" diyorsunuz. Kadınlar bu korkuyu nasıl bertaraf edecek ve kendini özgürleştirecek?

- Hep söylüyorum bunu, yasal haklar meselesi kafamda ayrı bir yerde duruyor, özgürlük cesaretle kazanılan bir şeydir, kitaba almadığım bir yazı var, "Özgürlük sözcüğünü özgür bırakalım arkadaşlar." Özgürlük, ekmek gibi, peynir, karpuz gibi dilimlenecek, yutulup iç edilecek bir şey değildir, gelme özgürlüğü, gitme özgürlüğü, falan özgürlüğü, filan özgürlüğü… Kendini parça bölük ettirip ufalatmaz öyle özgürlük dediğimiz şey! Ev dışı, okul dışı, yasa dışıdır özgürlük yani, yasal özgürlük yoktur bana göre, tam da işte yasal hakların reddiyle solunabilir ancak… Önce tabii, özgürlükten ne anladığımızı konuşup ortak bir duyguya varabilmeliyiz, benim özgürlük tarifim asosyal, mutluluk imgemle özgürlük imgem zihnimde yalnızlıkla, iç içe titreşip duruyor, gözlerimi kapıyorum ve ıssız vahşi doğanın ortasında bir başıma görüyorum kendimi…

BİZ KADINLAR DA KORKUSUZ SOLUKLANABİLMELİYİZ

-"Kim bilir, kaç kuşak daha, bir köşesi kopuk, yaralı bir özgürlük duygusuyla son bulacak yaşamı kadınların; ormanlar içine çağıracak kadınları, hep içine çağıracak, ama kadınlar gözlerini kaçırıp bilmezlenerek bakıp geçecekler, o engel, o engel, durduracak onları, göğüs kafeslerindeki demir!..." Bu cümleleri okurken sarsıldım. Peki, kadınlar yitirdikleri yaşamsal sevinci doğaya, yani saflığa ve doğanın içinde saklı olan varoluşa dönerek kazabilecekler mi?


- Yasal haklarımızı genişletmek ve erkeklerle eşitlenmek için verdiğimiz mücadeleyi önemsiyorum, ama özgürleşebilmemiz için başka türlü bir farkındalık gerekiyor bize, erkekler bir başlarına istedikleri yere çekip gidebiliyor, dağlara, ıssız koylara, ormanların derinliklerine… Biz kadınlar da öyle korkusuz soluklanabilmeliyiz hayatı…

-Baharın ömrünü kısalttık, doğayı hoyratça kullandık, gözümüzün önünde ormanlar yakıldı, otlar ve göller kurutuldu, ekolojik yıkımlar gerçekleşti. İnsanoğlu nasıl bu kadar duyarsızlaşabildi? Yeni bir hayat yeşertmemiz için ne yapmamız gerekiyor? Kadınlara büyük iş mi düşüyor?

-Kadınlar doğaya ilişmediler, hep söylediğim gibi, hiçbir masal, destan dağları eritmiş, ırmakların akışını tersine çevirmiş kadınlardan söz etmiyor, biz kadınlar canlı cansız ayrımı bile yapmıyoruz zihnimizde neredeyse… Dünya üstündeki her şeyin ruhu varmışçasına koruyup gözetiyoruz hayatı, erkekler sözle yola gelecekmiş gibi görünmüyor, büyüye mi başvursak bilemiyorum, aşıya ve sağaltılmaya ihtiyaçları var onların, erkeklere dişil duyarlılık enjekte etmek lazım…

-İnsanın büyürken masumiyetini kaybetme hikâyesi onun en büyük hikâyelerinden biridir diyorsunuz kitapta. Gerçekten çocukluktan kalma o masumiyet ışığını, gerçek aşkı anımsatan o duyguyu kaybetmeyen insanlar var mı? Mutsuzluğun hangi durumda doğduğunu düşünüyorsunuz?

-Ne oluyorsa oluyor ve bir gün doğuştan gelen çocukluk ışığımız bizden geri çekilmeye başlıyor, keşke hep o ışık altında kalabilsek, ama bir oltaya takılıp denizin dışına uğrayan balıkların suyu yitirmesi gibi, biz de o ışığı yitiriyoruz… Bana öyle geliyor ki, yoksullardan o ışık hiç çekilmiyor, bu bir sezgi, hissiyat… Mutsuzluk ve acı, evren karşısında duyduğumuz yalnızlıktan doğuyor olsa gerek…

BÜYÜLÜ BİR HAYAT İSTEYENLERE SADE BİR TAVSİYE

-Bu kitapta üzerinde durulması gereken kavramlardan biri de eşitlikle ilgili dile getirdikleriniz. Siz gerçek eşitliğin nasıl gerçekleşeceğini düşünüyorsunuz? Bu sizin sınıfsal bir pozisyon almaya zorluyor mu?


- Bu söyleyeceğim şey, sınıfsal pozisyon almaya girer mi, bilemiyorum ama yoksullara bakıp o ışığı kendimizde alıkoymanın yolunu kavrayabiliriz, hiç değilse bir sezgi uyanabilir kalbimizde, sonsuza dek nasıl masum kalınabileceğini öğrenebiliriz onlardan, büyülü bir hayat isteyenler için sade bir tavsiye benimki…

-Yoksulluğun ışıklı bir durum olduğundan, yoksul bir hayatın içinde doğmuş insanların masal sessizliğinde yaşamlarını sürdürdüklerinden bahsettiniz. Yoksul kalarak mutlu olmak mümkün mü? Yoksullar ve yoksulluk hakkında konuşurken nasıl bir dil geliştirmeliyiz?

- Yoksullar dilsiz, dili, dünyayı ve üstündeki şeyleri anlamlandırmak üzere kullanmıyorlar, dili mırıldanıyor yoksullar, çocuklar gibi, onlar hakkında konuşurken hiç değilse bunun farkındalığı olmalı bizde, yoksul kalarak mutlu yaşamak mümkün, evet… Yoksulların nasıl hayata kapılarak coşkuyla dans ettiklerini anımsayabilirseniz, içten taşan haykırışlarını, doğrudanlıklarını…

-Ekolojik yıkıma, yoksullaşan dile, muğlâklaşarak yönünü kaybeden politik söyleme ve güncel birçok siyasi meseleye karşı edebi, politik ve muhalif bir başkaldırı metni "Rüyalar ve Uyanışlar Defteri". İstanbul"un yeri neresi bu hikâyede?

- Dokuz yaşında geldiğim İstanbul"dan on üç yıl önce çıkıp gittim, ara sıra dostlarımı görmek için, ya da iş icabı uğrayıp döndüğüm oluyor, İstanbul benim için "Anışehir" artık, içinde gezip dolaşırken İstanbul"un geçmişteki görüntüsü, kokusu, duygusu bastırıyor… Hissediyorum ki, ben artık İstanbullu değilim ama bu ülkede olup bitenleri İstanbul hayatına bakmadan anlayabilmek de zor, uzaktan Gümüşlük yamaçlarından bakıp zihin gözüyle gördüğüm İstanbul, metalik uğultusuyla yaşanmaz geliyor bana açıkçası, ne diyebilirim artık, üzgünüm İstanbul için…


Savrulmaması için bir ağaç gövdesi diliyorum Türkiye"ye

-Kitapta geçen hikâyelerde anlatılanlar bir anlamda Türkiye"nin siyasal-sosyal panoramasını sunuyor bizlere. Nasıl bir Türkiye var bugün size göre?

-Küresel rüzgara kapılmış sürüklenen bir Türkiye… Savrulup dağılmamak için tutunacak bir kaya, bir ağaç gövdesi diliyorum bu ülkenin insanlarına…

-Ya edebiyat… Türkiye"de edebiyata ve edebiyatın gelişimine olan bakışınız ne?

-Kimi zaman, edebiyatımız şiirini kaybedip mal oldu diye düşünmüyor değilim ama yine de gidişatın tersine tersine şiirler, romanlar yazan edebiyatçılarımız var, sevdiğim yazar ve şairlerle dostluğumu derinleştirmeye bakıyorum ben, yeni bir edebiyat cephesi açabiliriz işte…

-Türk edebiyatında son zamanlarda "kariyerizm" üzerinden ilginç bir tartışma yaşanıyor. Siz Türk edebiyatının böyle bir mecraya doğru kaydığını düşünüyor musunuz?

-Kendinden memnun, ünüyle başı hoş, tedirgin edici bir yazar tipiyle karşı karşıya olduğumuz doğru ama edebiyatımız o mecraya kayıp gitmez kolayından öyle, edebiyat o mecranın dışında, ayak direyen yazarlar, şairlerle kendini var edip kurar esas cümlesini…

Rüyalar ve Uyanışlar Defteri/ Latife Tekin/ Doğan Kitap, 2009, 11 TL

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam