VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
29 Aralık 2009 Salı | Anasayfa > Haberler > Varlığının bir anlamı yoktur
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Varlığının bir anlamı yoktur

Tanımadığımız her iyi yazar hayatımızda bir büyük eksikliktir; A.L.Kennedy gibi...

Hamdi Koç

Tanımadığımız her iyi yazar hayatımızda bir büyük eksikliktir. Dünya adını duymadığımız, ya da duyunca üzerinde durmadığımız iyi yazarlarla doludur. Dolayısıyla birer okur olarak hepimizin içi eksikliklerle doludur. Bir yazarı bir gün keşfedince ve "Hay allah ya, niye daha önce okumadım?" deyince kastettiğimiz şey. Neyse ki o an aynı zamanda o eksikliğin giderildiği andır. Bu da okur olmanın heyecanlı, yazar olmanın sıkıntılı tarafıdır.

A. L. Kennedy bu iyi yazarlardan -hatta çok iyi yazarlardan biri. Geçtiğimiz aylarda İş Kültür"den yeni bir romanı çıktı. Adı "Cennet". Etkisi cehennem gibi.

Romanı okumaya başlarken elbette adına bakarak kuvvetli bir ironi bekliyordum. Ama sarsılacağımı da tahmin etmemiştim doğrusu. Bir yer geldi, kadın olmadığım için sevindim, erkek olduğum için utandım; bir yer geldi, mazbut yaşamı hor görür oldum, ya da yer geldi, "Aman baba, evlenip çoluk çocuğa karışmak, evinde uslu uslu oturmak en iyisi," dedim. Hepsinin içinde sık sık da kıs kıs güldüm, sarhoşlara, ayıklara, dindarlara, günahkarlara, yollara ve dualara, evlere, barlara ve testis rengi sandalyelere.

Öyle çarpıcı bir hikayesi var, "Cennet"te bize kendini anlatan kadının, Hannah"nın. Kendi kelimeleriyle söylersek, şöyle birinin:

"Çocuğum yok, hobim yok, hiçbir yönde planım yok, artık şarkı bile söyleyemiyorum ama ruhuma daima güvenebilirim. Yalan söylerim, zındığım, tamahkarım, pazarları çalışırım, Tanrı"yla kavga ederim, bazen şiddet uygularım, ufak tefek hırsızlık yaparım, annemle babamı, daha az tanıdığım başkalarını üzerim, cinayet işlemedim -ama istemediğimden değil -zina da yapmadım çünkü hiç evlenmedim ama yapılmasına yardımcı olurum, diğer her türlü cima faaliyetinden nasibimi almışımdır."

Hannah orta yaşa doğru yuvarlanmakta olan yalnız bir kadın. Yapayalnız. On yedi yaşında filan ailesinin yanından ayrılmış, sağda solda gıldır gıcık işler yapmış, halen minibüsle gezerek karton kutu satıcılığı yapıyor. Ama asli işi kendisi olmak, çünkü "kendim olmak başlıbaşına bir iş -çok zaman tüketen, pahalı bir iş, öyle ki onu sürdürebilmek için ikinci bir iş yapmam gerekiyor. İçebilmek için, mutlaka içki almam lazım, kimsenin bedava dağıttığı bir şey değil bu."

Hikâyesinin başında onu gerçek mi hayal mi olduğunu anlayamadığımız bir akış ya da düşüş ya da uçuş içinde, elinde tanımadığı birinin kredi kartı, neresi olduğunu tam bilmediği yabancı bir şehirde, sadece evli olduğunu tahmin edebildiği ve ona yakınlık gösteren muhtemelen ilk adama kapılmış otele giderken görürüz. Kötü bir otel odasında biten uzun, bulanık mı bulanık, bulantı dolu bir yaşantı. Bunun Hannah"nın hikâyesi boyunca benzerlerini okuyacağımız bir alkole gömülme durumu, bir kopuş yaşantısı olduğunu anlamamız zaman alır.

Anlatılan her şey o kadar komik bir şekilde acılıdır, o kadar parlak bir şekilde öfkelidir ki Hannah"nın alkolik olduğunu neredeyse o bize söyleyinceye kadar tahmin etmekte zorlanırız. Hatta, kabul etmekte de zorlanırız, çünkü Hannah"nın hiçbir şey üzerinde uzun uzadıya durmayan, hiç kimseye ve hiçbir şeye acımayan, kendine hiç acımayan kıvrak zekası bize onun alkolden daha ciddi sebepleri ve elbette daha büyük ihtiyaçları olduğunu düşündürür. Hemen söylemeliyim: Hannah bir tavırlar bütün olarak harikulade bir karakter. Kendisi için sebep aramadığı gibi kendisinden vazgeçmeye de niyeti yok. İhtiyaç ise, malum, yine, şefkat. Ama hangisi hangisinin sonucu, bir süre sonra önemi olmadığını biz de anlıyoruz. Hannah"ya adil davranmamak bir okur için çok zor.

EDEBİYAT MUTSUZLUKTAN KORKMAZ

Bulanık günlerinin akışında Hannah"nın başına bir gün iyi bir şey gelir: Robert diye bir diş hekimiyle tanışır, aşık olur. Gelgelelim, Robert de alkoliktir. Birbirlerini biraz da birbirlerinin kopyası oldukları için severler. İçki ekseninde yaşanan ve hoyratça tüketilen hayatlar ne kadar şefkat, anlayış ve kader ortaklığı dolu olsa da aşkı ayakta tutmaya yetecek midir, biz ayık olanlar hemen kuşkulanmaya başlarız. İki insan sürekli içerek yaşayamaz. Ama içmeden de duramıyorlarsa ne yapacaklar? Birlikte batmaları yüksek ihtimal, ama birlikte kurtulmaları da mümkün. Bu bir filmin hikâyesi olsaydı kurtulacaklarını peşinen varsayabilirdik. Filmler mutsuz sonu nadiren göze alabilirler. Ama edebiyat mutsuzluğu anlatmaktan da mutsuzluğa saplanıp kalmaktan da korkmaz. Hele de Hannah gibi korkusuz, ödünsüz, alaycı bir karakteri anlatıyorsa. Okuyup göreceğiz. Bu aşk hikâyesinin bize yaşatacağı benzersiz duygular var. Bildiğimiz aşk, neticede -ama Hannah tarafından anlatılıyor.

"Cennet"in en çarpıcı tarafı Hannah"nın anlatımı, zaten. Bu anlatım da Hannah"nın kendisi. Uzun zamandır bir kadın tarafından anlatılan ve beni bir kadın tarafından anlatıldığına gerçekten inandıran bir roman okumamıştım. Şu "kadın ruhunu bilen yazar" klişesi -bu romanı okuduktan sonra kadını en iyi yine kadının, Kennedy gibi bir kadın yazarın anlatabileceğine bir kez daha inandım. Burada kadınlığa dair farkına varmamış olduğumuz çok şey var. Hatta, söylemek zor geliyor ama, erkekliğe dair de farketmemiş olmayı tercih edeceğimiz çok şey.

Bir "müstakbel çıplaklık", Cennet.

Paylaş

Öyleyse ‘Yaşasın edebiyat!’ Geçen ay Grand Pera Emek Sineması’nda çok önemli bir edebiyat davetine katıldım. Davet önemliydi çünkü,Türk edebiyatının “yaşayan” 50 şairinin/yazarının, kendini, edebiyatını ve hayata bakışını anlattığı “Yüz Yüze Konuşmalar, Yaşayan Edebiyat” projesi tanıtıldı.

Devam