VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
21 Nisan 2010 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Varoluş ritminde leylak rengi bir tango...
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Varoluş ritminde leylak rengi bir tango...

Selim İleri""nin son kitabı ""Bu Yalan Tango"" çıktı. Kitap, romancının Türkiyeli bir insan olarak portresi...

Ahmet Ümit

“Akşamüzeriydi” diye tek sözcüklü bir cümle, tek sözcüklü bir paragrafla başlıyor Selim İleri’nin son romanı, “Bu Yalan Tango”. Bu tek sözcüklü cümleler, bilinçli olarak yarıda bırakılmış diyaloglar, belleğe kazılmış anılar gibi yinelenen betimlemeler... Çığırından çıkmış bir ırmak gibi özgürce ça€ıldayan bir dil... Kuralsız, kalıpsız, sınırsız bir anlatım. Ruhun derinliklerinde kaynayan duygular, yaralı bir belleğin ateşli sayıklamaları, pişmanlık burgacında kıvranan bir yürek... Duyguların, düşüncelerin, anıların içiçe geçtiği, doksan yıllık bir ömrün birkaç saate sığdığı bir kurgu. Bu kurgunun içinde yaşayan birçok kahraman. Üstelik bir kısmı, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Sabahattin Ali, Nihal Atsız, Ahmet Hamdi Tanpınar, Suat Derviş, Bedri Rahmi Eyüpoğlu, Nurullah Berk, Adalet Cimcoz gibi ülkemiz sanatını derinden etkilemiş gerçek kişilikler. Ama ana eksen iki romancı üzerinde yükselir; genç yazar sıfatını artık kaybetmeye başlayan elli beş yaşındaki Ufuk Işık’la, doksanına varmak üzere olan Fatma Asaf.

Bir zamanlar Fatma Asaf’ın hayranı olan Ufuk Işık, yaşlı yazara armağan kitap olarak basılacak nehir söyleşi için onun evine gelmiştir. İki yazar arasında büyük bir yaş farkı vardır, iki yazar farklı sosyal çevrelerde yetişmişlerdir, farklı konuları, farklı üsluplarla kaleme almışlardır, dünyaya bakış açıları farklıdır, ama ortak oldukları bir yan vardır: “Kendileri olamamaları”, ruhlarının, bedenlerinin istediği bir hayatı yaşayamamaları...

Fatma Asaf, ekmek parasını kazanmak için dönemin “çorapçı kızlarına” ucuz aşk romanları yazar. Ama gönlünde hep edebi değeri olan metinler kaleme almak arzusu vardır. Seçtiği modeller zaman zaman değişse de, o, bir gün Halide Edib, Simone de Beauvoir, Katherine Mansfield, Wirginia Woolf gibi yazmayı düşlemektedir. Yazdıklarıyla, yazmayı düşündükleri arasındaki uçurumu bir gün mutlaka kaldıracak, yayıncının ya da okurun istediği gibi değil, kendi bildiği gibi yazacaktır. Ancak “kendi olamaması”, ne yazık ki sadece yazarlık yaşamıyla sınırlı değildir. Doksan yıllık yaşamının büyük bölümü kendi olamamakla geçmiştir. Sevdiği adam başka, evlendiği adam başkadır. “Kocamı sevemedim, fakat yalnızlığa tahammülüm yoktu.”

Fatma Asaf, idealist bir eleştirmene aşıktır, “Sesinde güney rüzgarlarının ılıklığı”nı taşıyan bir adama. “Paris’ten yeni gelmiş, çevrelerine yeni girmiş, Fransız İhtilali’ni ezbere biliyor, sosyalist Fikret Demiray...” Lavanta rengi gecede yapılan bir tangoda başlamıştır bu aşk... Belki daha önceleri... Demiray, “çorapçı kız romanları yazılacak devir değil” dediği anda. Ya da “Türkiye’nin Simone’a Beauvoir’a ihtiyacı yok! Türkiye’nin Fatma Asaf’a ihtiyacı var!” dediği anda... Belki hepsi birden, lavanta rengi bir gecede, insanın kanını ateşleyen dansın, akılla buluşmasından oluşan etkide.

KENDİ OLAMAYAN BİR GERÇEKÇİ!
Ne yapması gerektiğini bilen tek kişidir belki de romandaki Demiray, onu mutlu edecek tek kişi... Ama bu bilgili adam, bu yakışıklı genç, bu insancıl entelektüel, bu edebiyattan anlayan eleştirmen, bu özgür ruhlu devrimci, “kendisi olabilmiş” midir? Sanat için, felsefe için, politika için söylediklerini kendi hayatında uygulayabilmiş midir? Ne doğulu, ne batılı olabilmiş bu toplumun, insafsız baskısına karşı, “Size hiç benzemesem de ben buyum” diyebilmiş midir? Başlarda öyle sanmıştır Fatma Asaf, ama hayat yanıldığını gösterecektir. Hayat, lavanta rengi bir gecede yapılan büyüleyici bir tangodan da, politik sözlerle yaratılmış koruyucu maskelerden de daha gerçekçidir, daha cesur ve daha acımasız. Ve hepsinin geçiciliğini gösterecek kadar da inatçı... Hayır, gerçekçi eleştirmenimiz Fikret Demiray da “kendi olamamıştır”. O kadınları değil, erkekleri arzulamaktadır. Ama bunu açıkça dile getirememiş, bunu yaşayamamış, bunu anlatamamıştır. Anlatamadığı için de Fatma Asaf’ı kendine aşık etmiştir. Ona aşık bir kadının lanetiyle bir ömrü tamamlayacaktır. Fakat bundan daha önemlisi, kendi yaşamını bile savunmayan bir insanın, toplumun yaşamını nasıl değiştirebileceğidir.
Ya Fatma Asaf, gönlünde, hep edebi değeri olan metinler kaleme almak arzusu olan, bir gün Halide Edib, Simone de Beauvoir, Katherine Mansfield, Wirginia Woolf gibi yazmayı düşleyen Fatma Asaf, böyle yalan bir yaşamdan nasıl gerçeği anlatan metinler çıkaracaktır? Belki acısını yazarak, hayal kırıklığını anlatarak, insanın acizliğini kağıda dökerek... Ama bunu yapacak gücü kalmamıştır artık? Armağan kitap hazırlamak üzere evine gelen Ufuk Işık’a bakarken kendine sorduğu sorulardan biri de budur. Yazmayı gerçekten istemekte midir, yoksa yeni bir roman kaleme alıyorum lakırdıları, boş bir avuntu mudur sadece? Kendisine güvenmediği için, bir zamanlar hayranı olan genç yazara da güvenmez. Belki yazara değil de, bu yanlış anlaşılmış, yanlış yaşanmış yaşama güvenmemektedir. İşte bu yüzden Ufuk Işık’a söylediği en içten söz: “Kimseniz ve neyseniz, hayatınızı yaşayın” olmuştur. Çünkü Ufuk Işık da istediği gibi yaşamamakta, istediği gibi yazamamakta, düşündüklerini olduğu gibi ifade edememektedir.

HER YERDE AYNI YALAN TANGONUN MÜZİĞİ
Ama bu varoluş sadece onların sorunsalı değil, bütün bir ülkenin travmasıdır. Yıkılıp gitmiş bir imparatorluğun ardından, doğulu mu, batılı mı olduğuna karar verememiş bir halk. Batı’ya yönelmeyi seçtiği halde, bu amacına doğunun despot yöntemleriyle varmayı seçen bir yönetim. Kültürel değerleri doğulu olduğu halde, batının kültürünü olduğu gibi kabullenmeye hazır bir anlayış. İmparatorluğu batıranlar da kendileri gibi kalamamışlardır, cumhuriyeti kuranlar da, cumhuriyeti kuranları ortadan kaldırmaya amaçlayanlar da... Hep aynı yalan tangonun müziği işitilmektedir sokaklarda, evlerde, işliklerde, üniversitelerde, ibadethanelerde, tekkelerde, sivil, asker devlet kurumlarında, bilim adamlarının ve sanatçıların arasında...
İşin tuhafı herkes, anlamlı bir varoluş için çabaladığını söylemektedir. İmparatorluğun son hükümdarları, “kendimizi korumak” için işgalcilerle uzlaşmayı seçmektedir, kurtarıcılar “kendimizi savunabilmek” için işgalcilerle savaşmaktadır, kurtarıcılardan bizi kurtarmaya çalışanlar “kendimize dönüş” için bu işe kalkıştıklarını savlamaktadır. Cumhuriyet dönemi boyunca yapılan üç darbe, devlet eliyle işlenen cinayetler, devlete karşı işlenen cinayetler, hapse tıkılan insanlar, işkenceden geçirilen insanlar, idam edilen insanlar...

Hepsinin gerekçesi aynıdır: “Kendimizi korumak”. Bizi -yani dinimizi, devletimizi, ülkemizi- “kendimizi ortadan kaldırmaya” çalışan solcuları, sağcıları, laikleri, anti-laikleri, dinsizleri ve sanaçıları etkisiz hale getirmek. Nihal Atsız’a işkence etmek, Sabahattin Ali’yi öldürmek, Nazım Hikmet’i hapishanelerde çürütmek. Bizi aynılaştıran, bizi biz yapan büyük ülküyü kutsallaştırmak, tabu haline getirmek. Din, “kendimizi korumayı” önerir: İyi Müslümanlar ya da çoğunluğun inancı neyse o olmak, devlet, “kendimizi korumayı” önerir: İyi vatandaşlar olarak çoğunluğun yaşam biçimine uyum sağlamak.

KİMSENİZ VE NEYSENİZ HAYATINIZI YAfiAYIN
Bu noktada doksanlık yazar Fatma Asaf, orta yaşlı Ufuk Işık ve eleştirmen Fikret Demiray’ın “kendileri olmak” gereksinimiyle, devletin, dinin, toplumun “kendimizi korumak” amacı fena halde çelişir. Roman kahramanlarının “kendileri olmak” meselesi bir özgürlük edimiyken, devletin, dinin, toplumun “kendimizi korumak” amacı, uzun süreli bir eziyet politikasına dönüşür. Farkı olanı yok etmek, çok sesliliği ortadan kaldırmak, statik bir toplum için dinamik bireyi feda etmek. Bu politikanın temel yürütücüsü olan duygu ise elbette korkudur. Ancak bütün toplumu saran bir korkuyla, bireylerin “kendileri olmaları” engellenebilir. Üstelik bu korku, sadece işkence, hapse girme, öldürülmek değildir. Korkunun da çeşitleri vardır.

Örneğin Fatma Asaf’ın hep piyasa işi romanlar yazarı olarak kalmaktan korktuğu için istemediği bir kocayla evlenmiştir, aşık olduğu Fikret Demiray çevresindekilerin cinsel tercihinden dolayı kendisini dışlamasından korktuğu için büyük özgürlük bayrağına sarılmıştır, söyleşi için gelen meraklı yazar, toplumun onu kınayacağını düşündüğü için inandığı gibi, dilediği gibi, istediği gibi yaşayamamaktadır. Sadece onlar mı? Bu ülkenin büyük çoğunluğu, o korku imparatorluğu içinde önerilen ya da dayatılan yaşam biçimlerinin burgacında kıvranıp durmaktadır. Sonuç top yekün bir mutsuzluktur. Zenginini de, yoksulunu da, askerini de, sivilini de, kadınını da, erkeğini de, eşcinselini de, politikacısını da, bilim adamını da, sanatçısını da avucunun içine alan kadim bir mutsuzluk.
Peki bu yaman çelişki nasıl çözülecektir?
Elbette çözüm önermek romancının görevi değildir. Romancı yazdığı metinde sadece esaslı sorular sormakla yükümlüdür. Sorduğu soruya yanıt verdiği zaman, topluma kendi yaşam biçimlerini dayatanlardan farkı kalmayabilir. Romancı sorunun yanıtını okura bırakmalıdır. Çünkü toplumsal sorunlarını çözümünde asla tek bir yol yoktur.
Üstelik çelişki çözülmediği halde, sizin önerdiğiniz yol zamanla geçersiz kalabilir. Belki de bu nedenle Selim ‹leri sonsuz bir bağışlama önermekle yetinir. Doksanına gelmiş Fatma Asaf, bir hastane köşesinde ölümü bekleyen Fikret Demiray’ı affederek, eski aşkı için gözyaşı döker. Selim İleri, öfke yerine anlayış, nefret yerine sevgi, düşmanlık yerine hoşgörü önerir. Ama romanın can alıcı iletisi, Fatma Asaf’ın Ufuk Işık’a söylediği o cümlede gizlidir: “Kimseniz ve neyseniz, hayatınızı yaşayın,”

“Bu Yalan Tango”, usta bir yazarın, ülkesinin yakın tarihine yaptığı şiir yüklü, yazınsal bir gezintidir. Buruk ama bir o kadar da gerçekçi. Okuyana, kendi ruhunu görme fırsatı tanıyan amansız bir metin.

Paylaş