VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
02 Mayıs 2012 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Yaranın kabuğunu kaldırma zamanı
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Yaranın kabuğunu kaldırma zamanı

Gazeteci-yazar Fügen Ünal Şen, köklerinden ilham alarak bizi yakın tarihimizin en acı olaylarından birine, mübadele yıllarına götürüyor.

Mİne Akverdi

Öncelikle bu kitabı yazma sebebini sormak istiyorum. Mübadele senin için ne ifade ediyor, nasıl bir kişisel bağın var?

Bu kitabı hep yazmak istedim. Araya 4 başka kitap girdi ama içimde “Bir Avuç Mazi” hep kıpırdıyordu. Belki de mübadeleyle olan bağımı biraz daha sağlamlaştırmak için yazdım. Zira o bağ tiftiklenmiş bir kınnap gibi koptu kopacaktı, öyle hissediyordum. Mübadeleyi yaşayıp aktarabilecekler göçüp gittiğinden beri onların yaşadığı gibi tuhaf bir savruluş hissediyordum. Ben üçüncü kuşak bir mübadilim. Anne tarafım 1924’te Alasonya’dan Selanik’e, oradan da gemi ile Mersin’e gelenlerden. Mersin’den sonra da Adana’ya yerleştirilmişler. Anneannem geldiklerinde yeni evliymiş, 15-16 yaşlarında. Bizimle yaşadı. Ama o konuşmayanlardandı. Ama onun kızkardeşleri, daha küçük olanlar anlatırdı. Çocuk aklımızla dinler geçerdik, anlattıklarının değerini kavrayıp tekrar dinlemek istediğimde ise “gitmişlerdi.” Galiba o “gidenleri” özlediğim için de yazdım. Onlarla yeniden bir arada olabilmenin yoluydu sanki.

Ailenin hikâyesi seni ne yönde etkiledi? Aidiyet duygunu nasıl şekillendirdi?

Evimiz Rumeli’nin hasretle özlendiği ama bu hasretin pek de dillendirilmediği bir evdi. Anneannem bazen nüfus kağıdını çıkarır bakardı; doğduğu yer Alasonya yazardı ya o yazıyı görmek isterdi. İşte ancak o zamanlar belki biraz anlatırdı yaşadıklarını. “Aidiyet” duygusuna gelince... Kitabı yazarken Selanik’e, Alasonya’ya gittim. Alasonya’da o dönemden kalan her ev, her dükkan, her taş anne akrabalarımdan izler taşıyordu. Düşünsene, orada Osmanlı’dan kalan bir taş köprü var. Kitaptaki köprü. O köprüde yürürken kalbim sıkıştı. Yunanistan ile Türkiye arasında sınır var değil mi? Hayır benim için yok. Ben çok geniş bir coğrafyada bir şehirden bir şehire gider gibi hissettim. Hiç farklı bir ülke gibi değil. Hem ağlayıp hem güldüm Alasonya’da yürürken. Ve evet, sahiplendim de...

“Bir Avuç Mazi”de Fethi Bey’in çok sevdiği atıyla vedalaşıp onu komşusu Nico’ya bırakması, Fethi Bey ve Cevriye Hanım’ın Yunanlıların linçinden Yunanlı komşuları tarafından kurtarılması, gibi çarpıcı olaylar var ve çok gerçekçi duygularla anlatılıyorlar. Bunların ne kadarı gerçek hikâyelere dayanıyor?

Elbette izler var. Bizimkiler de atlarını, çiftliklerini, mal mülklerini bırakıp gelmişler. Balkan Harbi döneminde büyük dedemi Rum komşusu, çeteci Rumlardan kaçırıp kurtarmış. Anneannem kaç arkadaşının ölümüne tanık olmuş. Elbette kitapta anlatılanların tümü benim ailemle ilgili değil. Zaten ben kendi ailemi anlatmadım. Her mübadilin içinde kendinden bir şeyler bulacağı bir hikâyeyi anlattım.

HERKES KENDİ HAYATINI KURMA TELAŞINDAYDI

Roman başörtülerin işlemelerinden çocuklara söylenen Rumca ninnilere, Adana yöresinin kullandığı şiveden her iki coğrafyanın köylerine, pek çok ince detaylarla örülü. Bu romanı yazmak için nasıl bir çalışma yaptın?

Teknik olarak yazmam dört sene sürdü ama gelin biz bir ömür diyelim... Araştırmalarımı da yazarken yaptım. En önemli desteği Lozan Mübadiller Vakfı’ndan aldım. Mübadil toplantılarına katıldım. Elbette Alasonya ve Selanik’e gittim. Mübadelede “tasfiye talepnamesi” doldurmak için kullanılan binaya gittim. O limanda saatlerce oturup onların son gördüğü şeyleri yüreğime kaydettim. Liman merdivenlerinde dakikalarca ağladım. Ailemizin Tasfiye Talepnameleri ve hatıralar en önemli destekçilerimdi. Gazeteci kimliğimin yanı sıra antrolopog oluşum detaylara değer vermemde etkili olmuştur... Ancak resmi döküman bulmakta zorlandığımı söylemeliyim. Zira mübadele henüz çok konuşulan bir konu değil.

Mübadelenin üzerinden 88 yıl geçtikten sonra ancak şimdilerde dillendirilmeye başlandı, sanki üçüncü nesil bu hikâyelerin peşine düşüyor. Çağan Irmak’ın filmi de bunun bir kanıtı değil mi? Mübadele olayı neden şimdi konuşulmaya, popüler kültürde işlenmeye başladı?


1923-1924 yıllarından söz ediyoruz. Bu topraklarda yaşayanlar bir Kurtuluş Savaşı’dan çıkmış. Her biri acılı... Gelenleri anlayacak, kabullenecek, kucaklayacak takati yok. Çoğu ile anlaşacak ortak bir dil de yok. Gelenler “bırakıp gelme” travmasıyla birbirine sokulup içe kapanmış zaten. Kimisi “Gavur dölü” diye dışlanmış. Türkçesini bilmediğinden kendilerine tahsis edilen unu bile alamayanlar var. Kaynaklar gelenlerin sayısını 500-600 bin olarak veriyor. Türkiye’nin çeşitli bölgesine yerleştirilmişler.O yıllarda herkes kendi hayatını kurmanın telaşında. Kitapta bir yerde Cevriye Hanım der ki “En münasibi memleketi bir müddet dillendirmemek zahir. Oraları ancak yaram kabuk bağlayınca anacağım Fethi.” Bence genel his bu. Yaranın kabuk bağlamasını beklediler, sustular. Aile içinde kopuk kopuk anlatılanlar kuşaklarda yaşadı ve şimdi biz üçüncü nesil canımız yine yana yana, ilk gelenlerin yaralarındaki kabuğu kaldırıyoruz.

O ÇARESİZ TESLİMİYETİ ANLATTIM

Mübadeleyle gelenlerin ne hissettigini kendi ailemden örnekleyebilirim. Ne anneannem ne de büyük teyzelerim, kendilerini buralı hissettiler. Anneannem Beşiktaş’ta oturan arkadaşını ziyerete giderdi sık sık, “Ben memleketlimi görüp geleyim”derdi. Belli ki memleketlisinde memleketini görüyordu. Gelen ilk kuşak o travmayla bir hayat kurmaya çabalamış. Birkaç parça eşya ile zorla göç etmek... Gideceğin yeri, zamanı seçememek. İşte ben kitabımda bu hâli anlatmaya çalıştım. İnsanların o çaresiz teslimiyetini, kadere isyan dahi edemeyecek kadar yalnız bırakılmışlığı...

Paylaş