VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Ağustos 2016 Pazar | Anasayfa > Haberler > Yarım kalmış bir başyapıt
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Yarım kalmış bir başyapıt

“Son Patron”, F. Scott Fitzgerald’ın ölümünden sonra bulunan notlarla derlenip toparlanıp 1941’de basılan bir eser. Yani yarım kalmış bir yapıt. Bazı eleştirmenlere göre de yazarın başyapıtı.

ÖZEN YULA

F. Scott Fitzgerald tüm zamanların en büyük Amerikan yazarlarından birisidir. İrlanda asıllı yazar 1896-1940 yılları arasında yaşamış ve kendi kuşağına “Kayıp Kuşak” adını vermiştir. Şaşaayı, debdebeli yaşamları, var olma savaşını, kaybetmeyi öğrenmeyi, para sahibi kitlenin özenti bohemliğini, sıra dışı kişileri anlatır romanlarında.

Orijinali “The Last Tycoon” adını taşıyan “Son Patron”, yazarın ölümünden sonra bulunan notlarla derlenip toparlanıp 1941’de basılan bir eser. Yani yarım kalmış bir yapıt. Bazı eleştirmenlere göre de yazarın başyapıtı.
Aslında Hollywood’un derin dehlizlerini, ikiyüzlülüğünü anlatmaya soyunan ve bunu başaran bir roman. Öncelikle Stahr adında bir “harika çocuk”la tanışırız. Bu, büyük sisteme uyum sağlamış ve onu kendi isteklerine göre dönüştürmeyi becermiş, otuz beş yaşında bir adamdır. Bir uçak yolculuğunda kahramanımızı ve hikâyenin bazı yerlerinde anlatıcı konumunda olan Cecilia Brady’i, bir de alkolik stüdyo yazarı Wylie White’ı tanırız. Cecilia aynı zamanda büyük patron Brady’nin kızıdır, Monroe Stahr’a da deli gibi gençlik tutkusu beslemektedir.

Acımasız ve saplantılı bir yer
Onlar aracılığıyla stüdyo sistemine tanıklık ederiz. Burası acımasız ve saplantılı bir yerdir. Yazarların düzinesi pazar yerinde satılmakta gibidir. Türkiye’deki dizi sektöründe çok geçerli olan “bir senaryoyu birbirinden habersiz 3-4 farklı yazara yazdırmak”, 1940’ların Hollywood’undan ödünç alınmış bir tutum. Bu durumu yaratan adam da bizim roman kahramanımız Stahr. Yazarları ve yönetmenleri birbirine kırdırmayı seven bir kafa yapısı vardır bu “harika çocuk”un.

Bir yönetmeni stüdyoya gidip sohbet etmek bahanesiyle çıkarır, adamla dolaşırken onun işine son verdiğini söyler. İçeri girip kalan sahneyi çekmek isteyen yönetmene de gerek olmadığını, o sahnenin şu anda içeride yeni yönetmen tarafından çekilmekte olduğunu söyler. Neticede Stahr yetenekli ve kalpsiz bir yapımcıdır; ama kaliteli bir adamdır.

Üniversitede okuyan Cecilia bir gece babasını ofisinde ziyarete gittiğinde gösterişli ofiste bir deprem neticesinde herşey birbirine girer. Gidip, uykudaki Stahr’ı da uyandırıp yanlarına alırlar. O gece iki kadını sel felaketinden kurtarırlar. Stahr o felakette hayatının aşkıyla karşılaşır. Zira kadınlardan biri Stahr’ın ölen eşi Minna’ya aşırı derecede benzemektedir.
Bir yandan kadının kim olduğunu araştıran Stahr öte yandan da stüdyoların başındaki en önemli patronlarla toplantılara katılır. “On kişiden sekizi Yahudiydi; on kişiden beşi, aralarında bir Yunan bir de İngiliz olmak üzere, yabancı ülkelerde doğmuştu ve birbirlerini çok uzun zamandan beri tanıyorlardı” (s.68) diye anlatır durumu. Hollywood onların elindedir ve istedikleri olur. Bazen dünyanın düzeni değişmez.
Bu arada Stahr o gece sel felaketinde gördüğü kadını bulmayı iş edinir. Kuralları belirlemekten hoşlanan Stahr sonunda Kathleen Moore adlı kızla buluşur ve kıza abayı yakar.

Cecilia ise Stahr’a âşık olduğundan boş durmamaktadır. Wylie’dan destek alıp gizlice sabahın erken vaktinde Stahr’ın evine gelir. Güne uyandığında adamın ilk karşısında gördüğü kişi olmak istiyordur. Bunu becerir de. Ama Stahr hasta ve yorgun görünmektedir. Ona hiçbir şeye ya da kimseye vakit ayıramayacağını söyler.
Cecilia daha sonra Café Society’de bir dansa gittiğinde, şans eseri orada karşılaşan Stahr ile Kathleen’i görür. “Dünyanın başlangıç ânındaymışçasına” birbirlerine gülümsemektedirler. Stahr, Kathleen’i zar zor bir buluşmaya ikna eder. Ertesi gün adamın sahilde yeni yaptırdığı evi gezmeye gelirler. Orada kız, adamdan gerçekten çok etkilenir. O gece de beraber olurlar.

Nihayet Kathleen bir buluşmalarında Stahr’a geçmişini anlatır. Kendisini İrlanda’nın döküntü semtlerinden sonra başka başka mekânlarda ve insanlarla bulmuştur. Sonunda bir adamla tanışmıştır. O da başka hizmetçilerle yatmış ve kızı kendi arkadaşlarıyla yatmaya zorlamıştır. Zamanla başka adamlar da olmuş, en son bir Amerikalı’da karar kılmıştır. Onunla da evlenmek üzeredir işte!

Stahr’la Kathleen ertesi gün beraber dağlara gitmeye karar verirler. Ancak öğleden sonra, “Bugün öğlen evlendim. Hoşça kal” yazan bir telgraf gelir Stahr’a.

Bu arada doktoru aracılığıyla Stahr’ın en fazla altı ay ömrü kaldığını öğreniriz. Öleceğini bilmesine rağmen, kendisinin süreden haberi yoktur.

Roman, Cecilia’nın onunla iki hafta geçirip evlendiklerini söylemesiyle son bulur. Elyazmaları böyle son bulmaktadır. Daha sonra kitabın rotasıyla ilgili birtakım notlar ve saptamalar vardır. Giderek daha uç noktalarda bir intikam hikâyesine dönüşecek ve Stahr’ın burnu sürtülecektir. Aynı şekilde Cecilia’nın babasının da! Romanı bazen “Tanrı yazar”, bazen de Cecilia Brady anlatır. Cecilia iyi bir gözlemcidir de.

Kelime seçimleri
“Son Patron” güzel akan, bir sektörün iç yüzüne dürüstçe bakan ve bunu yaparken de edebiyat tadını göz ardı etmeyen bir roman. Püren Özgören gayet akıcı bir çeviri yapmış. Ancak çeviride gözden kaçan bazı durumlar ve nedeni anlaşılmayan tercihler var.

Kitapta beraber kullanılan eş anlamlı kelimeler sorununa örnek bir satır: “yasa, mateme boğulduğunu” (s.13). Bir diğeri oda dekorasyonunu anlatırken kullanılan “kaymak gibi resimler” (s.170) betimlemesi. Acaba kaymak gibi benzetmesi fazla mı alaturka kalmış orada?
Hakeza “Karman çorman düşünceler kafasında cirit atıyordu bunlardan biri de, bütün saltanat ailesinin sizlere ömür olduğunu söyleyen puslu, eski bir amentüydü.” (s.162) bölümünde “amentü” ne anlamda kullanılmış? Amentü gayet İslamî bir kavram olarak görüldüğünden buradaki kelime seçimi ilginç.

Belki mesaha yetkilisi, mücbir sebep gibi çevirileri de dipnotla açıklamak günümüz okuru açısından daha yararlı olabilirdi. Bir metni Türkçe kılmak güzeldir. Ancak saydığım bu özellikler romanın geneline hâkim olan akıcı dile ve üsluba gölge düşürüyor.

Sinemada ancak John Cassavetes’in hakkıyla oynayabileceği, yazık ki oynamadığı karizmatik bir adamın yarım kalan hikâyesi var. Okuyana iyi geliyor, günümüz Türkiye’sinin televizyon sektörü üzerine düşündürtüyor.


Paylaş

Yeni sayı yeni heyecanBu ay kapağımıza Türk edebiyatının yaşayan en büyük yazarlarından Selim İleri'yi aldık. Selim İleri, edebiyatta 51 yılı geride bıraktı ve bu yıl karşımıza iki yeni romanla çıktı.

Devam