VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Ekim 2012 Pazar | Anasayfa > Haberler > Yaşadığımız çağda peygamber gibi davranan insanlar var
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Yaşadığımız çağda peygamber gibi davranan insanlar var

Necati Göksel’in yeni romanı “Saatçi Peygamber” arka planında tarihi gerçekliği olan bir hikâye anlatıyor.

Canan Hatiboğlu

Zaman itibarıyla tasavvuf ehli olma, ona intisap etme inanışı, en azından Anadolu coğrafyası için büyük ölçüde sona erdi. Anlattığınız hikâye bir tür döneme saygı duruşu mu? Neden bu hikâyeyi yazdınız?
Ben insanın inanma ihtiyacı, birilerinin peşinden gidip o kişiyi kutsallaştırma tavrı üzerine bir kitap yazmak istiyordum. Çünkü Hz. Muhammed kendisinin son peygamber olduğunu söylemiş olsa da peygamber gibi davranan, kitleleri peşine takıp sürükleyen ve kendisinin yüceltilmesine, kutsallaştırılmasına karşı sesini çıkarmayan insanlar hep oldu ve hâlâ da mevcut... Bunu yaparken tasavvufun içinden gelmiş iyi bir insanı romanın merkezine koydum. Bu o denli iyi bir insandır ki kendisinin ilahi bir ilhamı olduğunu söyleyenlere uzun süre ayak direr. Fakat bir kez aynı akıntıya kapıldı mı kendisi bile sanki seçilmiş bir kişilikmiş gibi davranmaktan geri duramaz. Fakat özünde her şeyi sorgulayan dürüst bir adam olduğu için sonradan kendisine peygamber denilmesini de sorgular. Kitabı, Anadolu Tasavvuf anlayışına bir saygı duruşu sayabilirsiniz. Çünkü onlar hangi inanca mensup olursa olsun her insana dergâhlarını açmışlardı.
Kutay’ın anlayışı, Anadolu’daki tasavvuf anlayışına yakın... Neden özellikle dönemin tasavvuf merkezlerinden birini değil de Harran’ı seçtiniz?
Kutay’ın hikâyesi Anadolu, Mezopotamya, İran ve Mısır gibi toprakların kavşağındaki bir yere kurgulamayı tercih ettim. Tüm bu coğrafyadan fikren beslenmeli ama ilhamını anlatmaya başladığında Timur’un hâkimiyet alanının dışında olmalıydı. Ay Tanrıçası Sin inancı gibi, Güneşin Tanrı bellendiği Sabiilik gibi inançların ortaya çıktığı ya da kendine uygun zemin bulduğu Harran şehrini seçtim. Çünkü Harran inançların kavşak noktasında 4000 yıllık bir şehir, aynı zamanda o dönem biraz gözden uzakta. Bu başlangıçta yeni bir söylem için uygun zemin sağlıyordu. Kutay belirttiğiniz gibi Anadolu tasavvufunun evrenselci din anlayışından çok etkilenmiştir. Buna da zaman zaman vurgu yapar. Örneğin Hallac-ı Mansur Selçuklular döneminde Anadolu’da yaşamış olsaydı o feci ölüm başına gelmezdi diye düşünür.

ÖLÜM KORKUSU

Saatçilik aynı zamanda Hz. Yusuf’a da atfedilen bir zanaattır. Gördüğü rüyaların haberci rüyalar olduğu Kur’an’da ve menakıbnamelerde de geçer. Kutay’ın saatçi olmasında bu hikâyenin yeri var mı?
Kutay’ın saatçi olmasında bu olayın hiç etkisi yok. Hz. Yusuf’un döneminin Milattan önce 1200’lü yıllardan önceye denk geldiği öngörüsü yapılabilir. Oysa Kutay milattan sonra 1400’lü yıllarda bu romana esas olan serüvenini yaşıyor. Bu tarihsel sınır iki açıdan önemliydi: Birincisi mekanik saatlerin icat edildiği bir tarihte yaşaması gerekiyordu. İkincisi doğunun toz duman olduğu, insanların yaşadıkları dehşet yüzünden yeni fikirleri dinleyebilecekleri bir zemine öyküyü yerleştirmek için gerekliydi.
Saat metaforunu evrenin kendine ait sınırlı bir zamanı olduğu şeklinde de okumak mümkün... Diğer taraftan Doğu toplumlarının, hangi dine mensup olursa olsun, Batı’dan farklı bir zaman anlayışı vardır. Hikâyeyi kurarken neden bu zamanın sınırlılığını Batılı bir sistemle anlatmaya çalıştınız?
Çünkü bu romanı okuyacak olanlar saatlerin hüküm sürdüğü bir dünyada yaşıyorlar. İster Batılı ister Doğulu olsunlar zamanın modern anlamda ölçülmediği bir dünyayı tasavvur etmeleri artık çok zor. Saat, ne zaman başlayıp ne zaman biteceğini bilmediğimiz asude hayatlarımızı bulutların arasından alıp yeryüzüne indirmiştir. Kitabın kahramanı sık sık tüm canlıların ölüm korkusuna vurgu yapar; bizi bir Tanrı’ya inanmaya iten en önemli nedenlerden biridir bu. Aynı zamanda tüm canlıların ortak paydası da ölümlü olduklarıdır. Bunu sürekli vurgulayan şey ise zamanı bir mekanizmanın dişlileri arasında öğüten saattir.
Kitabın sonlarında “Peygamber diye bir şey yok. Tanrı’ya yakınlık var...” gibi bir cümle mevcut. Bu cümleyle neyi kastettiniz?
Kitabın kahramanı Kutay, kendisini sorgulamaya başlıyor ve “bana peygamber demesinler; öyle bir şey yok...” diye mırıldanıyor. Aslında başlangıçtan beri peygamber gibi davranmamak için çok direnmişti. Ne var ki, söylemi ilgi çekince değişiyor. Zaman zaman “Hâşâ ben peygamber değilim,” diye mırıldanıyor ama bunu ya kendi kendine söylüyor ya da bire bir sohbetlerinde dile getiriyor. Kalabalıkların önünde hiçbir zaman söylemiyor. Çünkü güç ne kadar iyi bir insan olursanız olun sizi etkisi altına alır ve yozlaştırabilir. Fakat üzerinde durulması gereken önemli bir olgu var kitapta: Artık peygamber gelmeyeceğini, çünkü gelecekte Tanrı’nın yasalarını ilmin bize açıklayacağını da söylüyor.

TEFEKKÜR DE İBADETTİR

Yine bir başka cümle de intiharın değil, işlediği suçun günahı üzerine cehenneme gitmekten bahsediyor. İntihar, semavi dinlerin hepsinde büyük günah olarak adlandırılırken bu kavram üzerine yeni bir veri yüklemek risk değil mi?
Bir roman kahramanı kendi dünyası içinde her konuda fikir yürütebilir. Tefekkür de bir çeşit ibadettir aslında. Zaten romanın kahramanı, Harran Ulu Cami imamına bu yüzden , “Tefekkür eden zihnimi durduramıyorum, farklı şeyler düşünüyorum, ben kâfir miyim?” diye sorar. O da kendisine “gerçek hak yolunun yolcusu” olduğunu söyler. Çünkü ezberlememiş, tefekkür ederek Tanrı’yı aramıştır. İslami felsefede şöyle yorumlar vardır: Allah’ın gazabı yanında affediciliği öylesine büyüktür ki, bilseniz hepiniz ibadet etmeyi bırakırdınız gibi sözler...
“Saatçi Peygamber” ilginç konusuna ve kurgu olmasına rağmen, tehlikeli bir konu değil mi? Nihayetinde din ve din tarihi, Türkiye’de pek tartışmaya açık bir konu değil...
Tehlikeli değil, çünkü bu roman inansın inanmasın kimseyi yargılamıyor; tıpkı kitabın kahramanı gibi. Dinler tarihiyle ilgili bir şey söylemek iddiasında da değil. Fakat içinde yaşadığımız çağda kendisine peygamber demese de sanki bir peygamber gibi davranan, etrafına inananlar toplayıp kendini kutsallaştıran kişiler hakkında düşünmemizi sağlıyor. İslam dünyasında tepki toplayacaklarını bildikleri için bu tip insanlar bazen peygamberlik iddiasında bulunmadan peygamber gibi davranıyorlar. Aynı şekilde Batı dünyasında da tarih boyunca peygamberlik iddiasıyla yüzlerce kişi çıktı ve arkalarına hatırı sayılır kalabalıklar toplayabildiler. Büyük olaylara yol açmadıkça bu tip insanlar ilgi alanımıza girmiyor, varlıklarından haberimiz olmuyor. ABD’de birçok inananıyla birlikte öldürülen David Koresh’i hatırlayın mesela.
Kitabı yazarken özel bir araştırma yaptınız mı?
Bu konular zaten ilgi alanım içinde yer alır. Sürekli okur araştırırım. Kitabı yazarken de çok sayıda okumalarım oldu. Kısacası şöyle anlatayım: Peygambermiş gibi davranan kimselerle ilgili bir kitap yazmak istiyordum. Kitap planlandıktan 8 yıl sonra birdenbire bir kaç ay içinde yazılıp ortaya çıktı. Ünlü bir fıkradaki gibi: birkaç ayda yazıldı ama arkasında benim şu ana kadarki ömrüm vardı.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam