VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
06 Kasım 2015 Cuma | Anasayfa > Haberler > Yaşadıklarınıza güvenmeyin! gerçeklerinize hiç güvenmeyin!
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Yaşadıklarınıza güvenmeyin! gerçeklerinize hiç güvenmeyin!

Mario Levi'nin yeni romanı Bu Oyunda Gitmek Vardı adını taşıyor. Ancak neredeyse romanın kahramanı haline gelen bu edebi oyunlardan (yoksa tek oyun mu?) çıkıp gitmek mümkün değil. Okura düşen tek şey sadece okumak. Sorgulamadan ama kabullenmeden.

S. SERDAR GÜREL





Önceki kitaplarınıza nazaran daha farklı bir anlatım tarzı benimsediğiniz görülüyor. Sizi böylesi bir değişikliğe yönlendiren ne oldu?
Her kitabın bir kaderi vardır. Yola çıkarken ne böyle bir düşünce ne de bir iddia taşıyordum. Sahiden farklı bir anlatım tarzı oldu mu dediğiniz gibi? Oldu galiba. Ama inanın, eğer hakikaten yeni buluşlar varsa, hepsi yazarken hayat buldu. Yılların birikimi diyelim. Birileri kulağınıza bir şeyler fısıldıyor, siz de o sesin izini sürüyorsunuz. Hayat da böyle yaşanınca anlamlı sanırım.

Romanı satır satır okuyan bir okura, biri “Bu kitap ne anlatıyor” diye sorsalar, donup kalır, anlatamaz. Çünkü oyun içinde oyunun yer aldığı, okurun her vardığı gerçeğin, sonucun, sebebin, anlamın bir sonra okuyacağı ile değiştiği bir metin… Neden bu tür bir kurmaca?

Aslında dediğim gibi bu oyun roman yazılırken oluştu. Oyunu kurgularken ben de oyunun içinde buldum kendimi, hatta oyunun bir parçası oldum. Hani şu seyircinin kendini güvende hissedip hissetmeme meselesi var ya, tam da bu şaşırtmaca ihtiyacında anlam kazanıyor. Yaşadıklarınıza güvenmeyin! Hele hele gerçeklerinize hiç güvenmeyin! Çünkü her an değişebilirler. Ayrıca hayatın, dahası edebiyatın, yaratıcılık denilenin kendisi de nihayetinde bir çeşit keşif değil mi?

MIZIKÇILIK DEĞİL BU

Roman, klasik bir edebiyat oyunu ile başlıyor: Editörün notuyla. Ancak az önce de söylediğim üzere bununla sınırlı kalmıyor. Bir süre sonra editörün dedikleri de kaygan bir zemine kayıyor. Sanki Oğuz Atay’ın tutunamayanlar romanı ile altını çizdiği ve daha sonra pek çok kez denenen ve artık klasikleşmiş olan bu edebiyat oyunlarını bozmak, hatta mızıkçılık yapmak istemişsiniz?


Yok yok o kadar değil! Kesinlikle mızıkçılık değil. Bazı şeylerin fazla ciddiye alınmasına kızıyor olabilir miyim? Buyurun soruya karşı soru! Neden mi? Ciddiyetten yan çizmenin de bir ciddiyet olduğuna inanıyorum da ondan. Ayrıca şu var. İroniyi görmüşsünüz. Asıl komik trajikten doğar desem sizin için bir anlam ifade eder mi?

Kitaptaki oyunlar kahramanları da zorluyor. İsmi benzer editörünüz Milan Kundera bile sitem ediyor. Ne yaptınız ona, daha doğrusu biz okurlar ne yaptık?

Yok canım, hiç kimse hiçbir şey yapmadı! Ben sadece biraz eğlenmek istedim!

Romanın tekniği o kadar öne çıkmış ki, adeta konusu olmuş. Sanki bir kurmaca dersi gibi. Siz yaratıcı yazarlık dersleri veren bir yazarsınız. Sanki bu roman sizin yaratıcı yazarlık teziniz olmuş, ne dersiniz?

Yazı yaratımı derslerimin birikimlerinden etkilendiğim kesin. Ama tez demek çok büyük bir iddia taşımak olur. Bir arayış diyelim. Bitmeyen ve bitmesi istenmeyen bir arayışın tezahürü. Farkına vardınız değil mi? Kahramanlarım da böyle bir arayış girdabına kapılmış. Bu yüzden birbirlerini futbol deyişiyle ters köşeye yatırıyorlar. Özellikle Neval yapıyor bunu. Neden? Aslında çığlık atıyor da ondan. O da hayata ancak böyle tutunabileceğine inanıyor. Ama bu hikâyenin kimin hikâyesi olduğu sorusuna bana göre en anlamlı yanıtı romanın sonlarına doğru Firdevs veriyor. O da acılı bir kadın. Ama hepsi kaderini taşımayı biliyor. Sorular sorarak. İlişkiye girdikleri insanlarda sorularını bırakarak. Her zaman gerektiğince yanıtlanamayacaklarını bilseler de.

YAZARLIK VE ŞİZOFRENİ

Romanın zor da olsa anlatılan konusuna gelince… Kahramanımız orta yaşlarında, evli, yetişkin çocuğu olan bir erkek. Ve bir gün hiçbir neden yokken karısı tarafından terk ediliyor. Ama tuhaf olan isyanlara da sürüklenmiyor ve ortaya çıkan boşluğa hemen alışmaya çalışıyor. Ne dersiniz bu boşluk hep mi vardı/ vardır?


Saffet sadece hayatı anlamaya çalışıyor. Olayların akışına kendisini biraz fazla kaptırması eleştirilebilir. Ama o da böyle biri. Bu gerçeği de galiba en iyi Neval görüyor. Kendisini de bu sebeple en çok ona anlatabileceğine inanıyor. Hem durun bakalım, Saffet’in yaşadıklarına isyan etmediğini de nereden çıkarıyorsunuz? Karısı tarafından terk edilmesi üzerine ellili yaşlarına merdiven dayamışken hayatını sorgulamayı göze alıyor, üstelik değiştiriyor, az mı? Bakın şimdi birdenbire kahramanımı savunma ihtiyacı duydum. Yazarlık böyle şizofrenik bir şey işte!

Kahramanımızın hayatındaki bu boşluğun varlığını en iyi anlatan ise bir gün, “eski mahallende yaşamak ister misin” diye gelen mesajın peşine düşmesiyle ortaya çıkıyor. Şayet hayatını anlamlandırmış biri olsa bu mesajın peşine düşer miydi?

Neden düşmesin? Adam arıyor, hâlâ arıyor. Asıl bu davete icabet etmemesi bir boşluğa düştüğü anlamına gelirdi. Asıl o zaman onun bir teslimiyet içinde olduğunu düşünebilirdik. Hem bu çağrıya kulak vermek bir cesaret işi de. Hayatı dolu dolu yaşamak isterseniz bulunduğunuz yere mahkum etmezsiniz kendinizi. Gördüklerinizin ötesini de ararsınız. Hâlâ bir “terra incognita” var deme ihtiyacı… Buyrun burdan yakın!

Mesajın peşine düştüğünde karşısına çıkan ise, tam da tahmin ettiği üzere, bir kadındır. Onun gibi çok da tanımlamadığı bir arayış içerisindedir. Buradan sonra onların arkadaşlıklarını görüyoruz. Nedir bu ilişki, nasıl tanımlanmalı?

Arkadaşlığın çok ötesinde bir ilişki bu. Sevgililiğin bile ötesinde. Ama romanı anlatmamı istemiyorsunuz herhalde! Yine de küçük bir ipucu vereyim. Kahramanların adları boşuna seçilmedi! Ne diyorsunuz? Bakın bir oyunu daha başlatabilirim! Gelin ilişki adına şunu söyleyelim. Size bildiklerinizi yaşatan birini mi istersiniz bilmediklerinizi mi? Beklediklerinizi veren birini mi, beklemediklerinizi mi? Size kendisini gösteren birini mi, sizi size gösteren birini mi? Savaşı mı barışı mı?

Bu romanınızda öncekilere nazaran bir başka fark daha var: İstanbul geri planda. Malum, sizin romanlarınızda İstanbul bir mekan değil adeta kahraman olarak yükselir. Bu kez İstanbul yerini edebiyat oyununa mı bıraktı?

Hayır. Geçmişin İstanbul’u yerini bugünün İstanbul’una bıraktı. Geçmişin izlerini taşıyarak elbet.

Yine bir diğer fark da, siz romanlarınızda İstanbul ve onun kültürünü öne çıkartırken aynı zamanda Gayri Müslimler’in kültürlerine de yer verir, kahramanlarınız da onlardan olurdu. Ancak bu kez bu da yok. Daha doğrusu etnik, dini, kültürel her şey geri çekilmiş. Hepsi kurmaca öne çıksın diye mi?

Bakın bu yerinde bir tespit. Sakın başka meseleleri de önemsediğimden olmasın? Belki hâlâ arıyorumdur. Belki de be benim asıl anlatmak istediğim Firdevs’in dediği gibi yaralı insanlardı. Romanın bu manzara dikkate alındığında yazarlık yolumda bir dönemeç olduğunu söylemek bana düşmez. Böyle bir iddia taşıma ihtimali bile beni korkutur. Hayat bana neyi gösteriyorsa taşımaya çalışıyorum, daha fazlasını değil. Ama bu roman hakkında böyle düşünülmesini, en azından bu fikrin tartışılmasını isterim doğrusu. Ben bu tartışmayı kendi içimde yaptım. Vardığım sonucuysa size söylemeyeceğim tabii!

Güvende olmak nedir?

Her romanınızda olduğu gibi bu romanınızda da sorular soruyor ve sorduruyorsunuz. Kitapta yanıtını arayan iki soruyu size aktarmak isterim.

a) Seyirci olmak her zaman güvende olmak demek midir?
b) Hayatta başarılı olmakla hayatını başarmak arasında fark nedir?


a) Bu roman biraz da öyle olmadığını göstermek için yazıldı. Hem güvende olmak dediğiniz nedir ki? Sınırlarınız her an değişebilir, aklınıza her daim hakim olmayabilirsiniz, birileri size durduk yerde oyun bitti diyebilir. Ben en çok güven duygusuna sığınanlara ve güvende kalmak için kendilerini yaşayamayanlara, daha da vahimi başkalarına istedikleri hayatı yaşatmayanlara kızıyorum.

b) Sorunun en çok içime sinecek cevabını bulmak için yazmaya devam ediyorum. O cevabı bulup bulmadığımdansa hâlâ emin değilim. Şimdilik hayallerinin peşinden ısrarla gitmek, hatta gerekirse gerçekleşmeleri için bir bedel ödemeyi bilmek gerektiği ihtimaliyle meşgulüm. İlerleyen safhalarda ne düşünürüm bilmem. Birey olma savaşının en zorlu savaş olduğundan nerdeyse eminim ama.

Mektubun/ mektupların kitapta oldukça önemli konumu var. Siz en son ne zaman mektup yazıp-aldığınızı hatırlıyor musunuz?

Öyle akla ilk gelen anlamıyla, kâğıda kaleme sarılarak mektup yazmaktan veya almaktansa kastınız, on on beş yıl kadar önce uzun bir ayrılık mektubu yazdığımı hatırlıyorum. Zor günlerimdi. Ama aslına bakarsanız mektup yazmaktan hiç vazgeçmedim ben. Bir ihtimal siz de vazgeçmediniz. E-postalar ne güne duruyor? Onlar da bir çeşit mektup değil mi sizce? Sadece şekil değişti, hepsi bu.


Kaybetmeyi öğrendim

Geçtiğimiz yıl yazarlığınızın 30. yılını kutladınız. Yazmaya ilk başladığınızdaki meselelerinizle, şimdiki meseleleriniz aynı mı?


Galiba aynı. Aradaki fark, şimdi bu meseleleri daha iyi görüyorum ve daha açık anlatma yürekliliğini buluyorum kendimde. Kaybetmeyi öğrendim çünkü.

34’üncü İstanbul Kitap Fuarı zamanı geldi çattı. Fuar sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor?

İlk fuarı bile hatırlayacak kadar yaşım var! İşin içine biraz da geçmişin izleri karışıyor artık. Kitap için bir fuarın hâlâ yapılabiliyor olmasıysa insana heyecan veriyor. Edebiyatın ve sanatın olduğu yerde umut da vardır.

Paylaş