VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
13 Eylül 2013 Cuma | Anasayfa > Haberler > Yaşamak için okumayı öğreten kitap: Madam Bovary
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Yaşamak için okumayı öğreten kitap: Madam Bovary

Aşk sarhoşluğuyla, sevgilisini görmek için herkes uyurken evden çıkıp taşlı-topraklı yolları çamura bata çıka, korkusuzca ve uçarcasına arşınlayan Emma Bovary'nin attığı o telaşlı, sabırsız ama kararlı adımlar sanki duygu yüklü ve tutkulu bir piyano melodisi eşliğinde zihnime kazınırken okumanın, okur olmanın zevkine ilk kez varıyordum.


Mine Akverdi Denktaş

“Kalın bir kitapmış” dediğimi hatırlıyorum elime ilk aldığımda... Ortaokul yıllarıydı ve o yaz babamın kütüphanesinde dizili duran klasiklere el atmaya heves etmiştim. Babamın sık sık edebiyat göndermeleri yaptığı sohbetleri sayesinde ismini gayet iyi biliyordum: “Madam Bovary”. Ama doğrusu konusu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Adana'nın insanda hareket etme isteğini sıfıra indiren boğucu yaz sıcağında, yapacak daha iyi bir şey de olmadığından, bir öğle sonrası romanı elime alıp baygın baygın yatağa uzandığımda, sonraki 36 saat boyunca Emma Bovary adlı bir kadının hayatına ortak olacağımı, onun duygularını, düşüncelerini, hırslarını, arzularını, hayalkırıklıklarını, mutsuzluklarını, tatminsizliklerini, ruhunun iniş ve çıkışlarını tüm gerçekliğiyle, onunla birlikte yaşayacağımı bilmiyordum.

Romanın konusu basitti, manastırda iyi bir eğitim alan sonra “dizginlenmek ona göre olmadığı için” oradan ayrılıp babasının çiftliğine dönen genç ve güzel Emma, babasını tedaviye gelen köy doktoru Charles Bovary'nin teklifini kabul edip onunla evleniyor ama hayalkırıklığına uğruyordu ve mutluluğu başka yerlerde, başka erkeklerde aramaya girişiyordu. Ama bu basit hikayeyi bir başyapıta dönüştüren başka bir şey vardı: Gustave Flaubert'in olağanüstü anlatımıyla resmen hayat verdiği tutkulu kahramanı Emma.

Emma'nın büyük hayalleri, büyük beklentileri vardı. Manastırdayken gizli gizli okuduğu romanlar “aşklar, sevgililer, ıssız köşklerde çile dolduran hanımlar, her konaklamada öldürülen seyisler, her sayfada gebertilen atlar, karanlık ormanlar, coşkun yürekler, yeminler, hıçkırıklar, gözyaşları, öpüşler, ay ışığında sandallar, koruluklarda bülbüller, aslanlar kadar yiğit, kuzular kadar yumuşak başlı, görülmedik derecede erdemli, hep güzel giyimli, mezar başlarında gözyaşı döken beyefendiler” üstüneydi. Ve o bu tutkulu aşkları, karizmatik aşıkları, şaşaalı ve heyecan dolu hayatları, coşkuyu, sarhoşluğu istiyordu. Oysa hayalleriyle gerçek hayatı arasında büyük bir uçurum vardı, zira bir umutla evlendiği kocası son derece ruhsuz, heyecansız, sıkıcı bir adamdı ve bu haliyle Emma'yı büyük bir hayalkırıklığına sürüklemişti.

“Charles’ın konuşması bir sokak kaldırımı gibi dümdüzdü, bayağı kılıklar içinde, bir heyecan, bir kahkaha, bir düş uyandırmadan geçip giden, orta malı düşüncelerle doluydu. (... ) Oysa bir erkeğin her şeyi bilmesi, birçok alanlarda üstün derecelere yükselmesi, insanı tutkunun güçlerine, yaşamın inceliklerine alıştırması gerekmez miydi? Ama nerde, hiçbir şey öğretmiyordu bu adam, hiçbir şey bilmiyor, hiçbir şey arzulamıyordu.”
Emma sıkıcı evliliğinin yanında taşra hayatının sıradanlığı içinde de boğulacak gibi hissediyordu: “Onun için hayat, penceresi kuzeye bakan bir tavan arası kadar soğuktu ve can sıkıntısı tıpkı bir örümcek gibi, gölgeli ağını kalbinin her kuytusuna sessizce örüyordu.”

Flaubert'in müthiş benzetmeleri, şiirsel dili, son derece detaylı ve çarpıcı tasvirleriyle karakterler, sahneler, her şey neredeyse bir film gibi gözümün önünde canlanırken ağa çoktan takılmıştım. Yazar kaleme aldığı bu tutkulu baş kahramanını duyguları, düşünceleri, arzuları, hayalleriyle öylesine etten kemikten bir şekilde önümüze koyuyordu ki okudukça onun derisinin altına giriyor, onunla bütünleşiyor, onun hissettiklerini hissedip yaptıklarına anlam verebiliyordunuz. Öyle ki, o, yeniden ışıl ışıl parlamak için tek kurtuluşun kocasını aldatmak, yeni bir adamla gizli bir aşk yaşamak olduğunu düşündüğünde Emma'yı ayıplamıyordunuz. İçinde bulunduğu çıkmaz sokağın farkına varabiliyor, genç hukuk öğrencisi Leon ile platonik ilişkisi filizlenirken, onun midesinde uçuşan ve aslında sadece birer umut ışığı olan küçük kelebekleri hissedebiliyordunuz.

Zengin bir toprak sahibi, yakışıklı ve çapkın bir playboy olan Rodolphe Boulanger’e kendini teslim ederken yüreğinin en derinlerinde hissettiklerini itiraf ettiğindeyse ona hak vermemek elde değildi. “‘Bir sevgilim var! Bir sevgilim var!’ diye yineliyordu, yeni gelmiş bir başka ergenlik çağından zevk alır gibi zevk alıyordu bu düşünceden. Aşkın sevinçlerine, çoktan umudunu kestiği mutluluk ateşine en sonunda kavuşacaktı demek. Her şeyin tutku, coşkunluk, sayıklama olacağı, olağanüstü bir alana giriyordu; mavimsi bir sonsuzluk çevreliyordu her yanını; düşüncelerinin altında duygu tepeleri kıvılcımlanıyor, gündelik yaşamı ancak ta uzakta, aşağılarda, gölgede, bu yüksekliklerin aralıklarından görünüyordu…”

Aşk sarhoşluğuyla, sevgilisini görmek için herkes uyurken evden çıkıp taşlı-topraklı yolları çamura bata çıka, korkusuzca ve uçarcasına arşınlayan Emma Bovary'nin attığı o telaşlı, sabırsız ama kararlı adımlar sanki duygu yüklü ve tutkulu bir piyano melodisi eşliğinde zihnime kazınırken okumanın, okur olmanın zevkine varıyordum. Ve kendini Rodolphe'nin kollarına bırakıp, ona “seni seviyorum” demek için herşeyi göze alan, arzularının esiri olmuş bu kadını ahlaksızlığından dolayı yargılayamıyordum.

Aksine tamamen en ilkel dürtüleri ve en saf duygularıyla, gerçeklerden kopuk ve korkusuzca hareket eden bu kadın, hem bir acıma hem de bir hayranlık hissi uyandırıyordu.
Tam birlikte kaçacakları gün Rodolphe'dan gelen ayrılık mektubuyla yıkılan Emma bir kez daha gerçek hayatla hayaller arasındaki uçuruma yuvarlanırken de orada, onun yanındaydım. Bir süre sonra yeniden hayata dönmek için tekrar karşısına çıkan toy ve korkak Leon ile yasak bir ilişkiye yelken açsa da fayda etmeyecekti. Emma hiçbir zaman mutlu olamayacaktı:
“Mutlu değildi, hiçbir zaman olmamıştı. Yaşamın bu yetersizliği, dayandığı şeylerin böyle çabucak çürüyüverişleri nedendi?..

Ama bir yerlerde güçlü ve güzel biri, hem coşkunluk, hem incelikle dolu değerli bir insan, bir melek görünüşü altında bir ozan yüreği, şiirleri göklere kadar yükselen tunç telli bir saz varsa, niçin rastlantıya gelip de kendisini bulmuyordu? Hiçbir şey aramak çabasına değmezdi zaten, her şey yalandı. Her gülümseme bir sıkıntı esnemesi, her sevinç bir lanet saklardı, her zevkin altında bir tiksinti gizliydi; en iyi öpüşler bile daha yüce, ama gerçekleştirilmez bir şehvet arzusundan başka bir şey bırakmazdı dudaklarınızda.”

'Neden' sorusunun cevabı şuydu: Emma hep tatminsizlik içinde yaşamaya mahkumdu, çünkü o ancak aşk romanlarında görebileceğimiz türde bir erkek, bir aşk, heyecan dolu bir hayat arıyordu. Ve maalesef bu bir aşk romanı değildi.

Gustave Flaubert'in burjuva değerlerine karşı isyanı simgeleyen ve romantizmin idealist yaklaşımına tepki niteliği taşıyan 1857 tarihli romanı “Madam Bovary” gerçeklik akımının öncüsü olarak kabul edilir. Zira Flaubert'in burjuva yaşamının içyüzünü, banalliğini, sığlığını, yüzeyselliğini, anlamsızlığını vurguladığı “Madam Bovary”, kendine hiç yakıştırmadığı bu ortamda hayatını yaşamak zorunda kalan, mutluluğu doyumsuz arzuların ve romantik hayallerin peşinde koşarak arayan ve sonunda gerçeklerle yüzleşip bayağılık ve ihanetle yıkılan bir kadının dramıdır.

Ve Emma Bovary bu trajik yolculuğunda tüm gerçekliğiyle karşımızda dikilirken bizi bir nehir gibi içine alır, kendi iç dünyasına, duygu seline, ruhuna katarak akıp gider.
Uzun yıllar önce bir öğleden sonra “Madam Bovary”yi okumaya başladığımda işte o nehrin akıntısına kapılıp gittiğimi çok iyi hatırlıyorum. Öyle ki kitabı bir an bile elimden bırakmadan bütün gece ve ertesi gün boyunca okudum, okudum, okudum. Satırlar ardı ardına su gibi akarken kulağımda o piyano melodisini duyarak okudum, gözümün önünden görüntüler akarak okudum. Kitap okumanın insanı kendinden geçiren müthiş hazzını yaşadım; okumanın lezzetine vardım.
“Çocuklar gibi kendinizi oyalamak için ya da hırslı insanlar gibi öğrenmek için okumayın. Hayır, yaşamak için okuyun” demiş Flaubert. Yaşamak için okumanın ne demek olduğunu ilk kez “Madam Bovary”i okurken anladım.




Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163