VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
30 Ekim 2013 Çarşamba | Anasayfa > Röportajlar > Yaşayan en büyük öykücü: Alice Munro
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Yaşayan en büyük öykücü: Alice Munro

Bu yıl Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Kanadalı Alice Munro, kadın öyküleriyle tanınan bir yazar. “Çocuklar Kalıyor” ve “Bazı Kadınlar” kitapları Türkçeye çevrilen yazarın yeni öykü kitabı da yolda.

Yonca Boztunalı

Alice Munro, Güneybatı Ontario’dan dünyanın en iyi psikolojik öykü yazarlığına uzanan bir yaşam hikâyesi ile karşımıza çıkıyor. Kısa öykü yapısına geçen yıllarla getirdiği yenilikçi yaklaşım bizlere, edebiyatta biçimin okurlara neler sunabileceğini göstermiştir. Munro, 60 yıllık yazarlık kariyerinde; 13 hikâye kitabı ve bir roman yazmış, Man Booker Uluslararası Ödülü, PEN/Malamud Kısa Öyküde Mükemmeliyet Ödülü ve en önemli eleştirmenler ödülü olan National Book Critics Award da dahil pek çok ödül kazanmıştır. Bu yıl da Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Munro, bu ödüle layık görülen ilk Kanadalı kadın yazar. Kimi eleştirmenlerce öykülerinde, çok fazla kırsal yaşama yer verdiği için bir dönem eleştiriler de almış. Yeni öykü kitabına isim olarak “Sevgili Hayat”ı seçmiş olan Munro, burada sanki mutlulukla harmanlanmış öfkeli bir iç çekişle; insan olma deneyimini ve ilişkilerin değişmez karmaşıklığını haykırır gibidir. Alice Munro’nun Nobel almadan önce yabancı basında yayınlanan röportajlarından bir derleme hazırladık.

Yazım süreciniz nasıldır?
Yavaş yazarım; çok zor olur, neredeyse hep zordur. 20 yaşımdan beri sürekli yazıyorum ve şu anda 81 yaşındayım. Genellikle rutinim şöyledir; sabah uyanırım, biraz kahve içerim ardından yazmaya başlarım. Bir süre geçtikten sonra bir şeyler atıştırır yazmaya devam ederim. En verimli ve ciddi yazma zamanı sabahtır. Başlangıç bölümüne çok zaman ayırmam genelde üç saat sürer, ancak tekrar tekrar baştan yazarım, sonunda tamam olduğuna ikna olunca gönderirim. Bazen birkaç kelimenin benim için çok önemli olduğunu fark ederim ve yazdıklarımı tekrar yazarım. Roman yazmak üzere başladım ama kısa öyküler yazdım hep çünkü; bu benim her zaman yapabileceğim bir şeydi. Roman yazabilecek kadar gündelik hayatımdan zaman ayırmam mümkün değil. Başlangıçta zordu çünkü okurlar bu tarzda belli bir uzunluk tercih ediyorlardı. Yani kısa olmasını istiyorlardı. Benim hikâyelerim oldukça farklı bir şekilde seyredip gidiyor; bambaşka kapılar açıyor ve devam ediyordu. Hiçbir zaman en azından genellikle bilmiyorum; bir öykü ne kadar uzunlukta olmalıdır? Ama şaşırmıyorum ve her biri ne kadar istiyorsa o kadar yer veriyorum. Açıkçası umursamıyorum, yazdıklarımın hangi tür olarak sınıflandırıldığını. Bu bir kurgu, işte o kadar.

Görülüyor ki halk hikâyeleri ile ilgilisiniz.
Evet, ama neyin ne zaman ilginizi çekeceğini de asla bilemezsiniz. Önceden seçmiyorsunuz. Bir anda yazmak istediğinizin o olduğuna karar veriyorsunuz. Dolayısıyla bilinçli bir yönelim değil ama insanları ve hikâyelerini dinlerim ve onların ritmine kulak verir, yazarım. Şöyle düşünürüm, bu öykü insanlar için neden önemli?

Muhtemelen siz de sürekli insanların hikâyelerini duyuyorsunuz ve aslında bunlar yaşamın enteresan tarafını yansıtıyor belki de bizlere. İşte ben de bu hikâyeleri alıp bana ne anlatmaya çalıştığına bakıyorum veya onlarla ne yapacağımı düşünüyorum.

KADIN ÖYKÜLERİ
Halk hikâyelerinin kadınların öykü anlatma tarzı olduğu konusunda ne düşünüyorsunuz?

Sanırım doğru. Kadınlar pek ciddiye alınmadı ama hikâye anlatmaya devam ettiler, yazı yazmayı bilmeden bile. Kadınlar bir arada çok zaman geçirirler. Mesela büyük aile yemeklerinde erkekler için yemek hazırlarken pek çok şey yaparsınız birlikte. Erkekler dışarıda, tarlada çalışıyorlardır benim çocukluğumda böyleydi, eve geldiklerinde kadınlar hazırladıkları muhteşem yemekler ve sofralarla gurur duyarlardı. Sonrasında ise dağ gibi bir bulaşık yıkanmayı beklerdi. İşte bu zamanlarda sürekli konuşulur, hikâyeler anlatılırdı ve bu çok önemliydi. Ama bu artık sona erdi. Bu eski bir yaşayış tarzı. Kadınlar hâlâ böyle konuşuyor mu emin değilim. Yine de ne zaman kadınlar bir araya gelseler, içlerinde hikâye anlatma, birbirlerine bir şey söyleme isteği vardır; “Neden sence böyle oldu? Bunu böyle söylemek tuhaf değil mi? Bu sence ne demek?” Kadınların yaşamı kelimelere dökme eğilimi vardır. Oysa tanıdığım çoğu erkek -veya eskiden tanıdığım desem daha doğru olur- bu eğilime sahip değildir. Onlar genellikle yürüyüp gitmeyi, devam etmeyi, sizin ilgilendiğiniz konularda, takıldığınız noktalarda düşünmemeyi tercih ederler.

İSYANKAR ÇOCUKTUM
Hikâyelerinizin çoğunda size benzeyen bir karakter var, yazar olma yolunda genç biri. Ama birdenbire bu tam da bir engel ve zorluk olarak karşınıza çıkıyor ve bu yüzden dayak yiyorsunuz çocukken.
Doğru. Şöyle de diyebilirim; o zamanlar bu çok olağan bir şeydi. Tanıdığım pek çok kişi anne babasından dayak yiyordu. Bir çocuğu dövmek ayıplanacak bir şey değildi ve onu disipline sokmak için kullanılan doğal bir yoldu. Elbette yoksulluk ve çocukların da evin geçimine katkıda bulunma zorunluluğu bu konuda önemli bir etkendi. Bu açıdan bakınca her şey olması gerektiği gibiydi. Bununla beraber çok da korkutucu ve muhtemelen pek çok kişinin de kabul edeceği gibi yıkıcı bir şeydi. Kendimi değersiz biri gibi hissediyordum ve bundan utanamıyor, neden olduğunu da sorgulayamıyordum.
Çocukların ihtiyaçlarını düşünerek yaşanacak bir zaman ve para yoktu o dönemde. Herkes çalışmalı ve aileye faydalı olmalıydı. Bense son derece isyankar bir çocuktum. Fikirlerim vardı ve herkese tepeden bakabilirdim.

Sıklıkla işlediğiniz konulardan biri de anne ile kız çocuğunun ilişkisi. Siz de annenizle ilişkinizde paradokslar yaşamışsınız.
Aslına bakarsanız çok daha komplike bir şeydi yaşadığımız. Çünkü ben çok basit bir şekilde babama benziyordum, bu da annemi çok üzüyordu.

Hastalığından dolayı mı?
Hayır, gerçekten de hastalığı değildi sebep. Hasta olmasaydı belki daha kötü olurdu. İstediği tatlı, uysal, akıllı ama sorgulamayan bir kız çocuğuydu.

KENDİ AĞZINDAN MUNRO
Bir hikâye izlenecek bir yol değildir. Daha çok bir evdir. İçine girer, dolaşır, hoşunuza giden yerde kalırsınız, koridorların odalarla ilişkisini keşfedersiniz, pencerelerden dış dünyanın nasıl göründüğünü gözlemlersiniz. Siz bir ziyaretçi, bir okuyucu olarak burayı sade ya da fazlasıyla karmaşık bulabilirsiniz. Tekrar tekrar gidip gelebilirsiniz ve bu evdeki hikâye, her geldiğinizde son geldiğinizden daha fazla şey içerir.

Hikâyeleri eski moda haliyle anlatmayı seviyorum: “Birisine ne oluyor?”u anlatırken bunu çeşitli kesitlerle, altında yatan ilginç sebeplerle anlatmaya çalışıyorum. Okuyucuyu hayrete düşürmek istiyorum.

Briç, tenis oynamam. Bunları yapan insanlara hayranım, çünkü benim hiç vaktim olmadı. Ancak pencereden dışarı bakmaya ve gözlemlemeye fırsatım vardı.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
22 Temmuz 2017 Yıl : 13
Sayı : 161