VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Nisan 2015 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Yatağından hiç kalkamayan bir hastanın not defteri
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Yatağından hiç kalkamayan bir hastanın not defteri

Yazar- yönetmen Melik Saraçoğlu, gözündeki rahatsızlık nedeniyle defalarca hastanede yatmış hayatının uzun bir dönemini hastanelerde geçirmiş. Melik Saraçoğlu hastane gözlemlerini ve günlerini anlattığı yeni kitabı “Hastane Defteri”ni ve edebiyatını anlattı.



Hastaneyle münasebetimiz 11.400 küsur gün önce başlamış. Tabii o tanışma ânında, yani doğar doğmaz, “Burası ne menem bir yer böyle?” diye kendime soramadım. Ama yaşım ilerledikçe, hastanenin hem tekinsiz ve ürkütücü, hem de merak uyandırıcı, garip bir yer olduğunu anlamaya vâkıf oldum. İçeri giren insan sayısının dışarı çıkanı tutmadığı bir mekân, ne kadar normal olabilir ki?
Türlü türlü rahatsızlıklarımı rahatlılık kılmak adına, defalarca hastaneye gittim. Gözlerimden kimi ameliyatlar geçirdim.

Beyin cerrahı dayım sayesinde daha çocuk yaşta, ucundan da olsa işin “arka planını“ görme fırsatı bile yakaladım.Yıllar geçtikçe hastanelerdeki alet-edevat da yenileniyor, gıcır gıcır makineler arz-ı endam ediyordu.

2006’ya dek hastane üzerine yazma fikri yoktu aklımda. Bir yandan Sinema Defteri ve Empire Türkiye’de sinema eleştirileri yazıyordum; bir yandan da, başka başka mecralarda kimi öykülerim yayınlanıyordu. Ancak o sene, eski belalım retina dekolmanı bana fazlasıyla gaddar davranınca, “Hastane Defteri”nin tohumları da dimağıma serpilmiş oldu. İlkokuldaki hayat bilgisi derslerinde pamuğun altına fasulye taneleri koyup onları sulamamızı isterlerdi. Sınıfça bekleyip, sonunda ortaya çıkan filizleri görünce pek bir sevinirdik. Ancak bu mükâfata ulaşabilmek için, orada öylece yatan nemli pamuk ve fasulyelerin leş gibi kokmasına da katlanmamız gerekiyordu. Sanırım “Hastane Defteri” de bunu andıran, kötü kokulu bir bekleyişin ürünü. Çünkü o yıl, retina dekolmanı yüzünden ardarda üç ameliyat oldum venekâhat sürecinde kimi zaman tek, kimi zaman iki gözümün bandajla kapatıldığı 80 gün boyunca, hiç kalkmadan yüzüstü yatmam icap etti.Yatarken de düşünüp taşınacak bol bol vaktim oldu elbette.

Bir- iki sene sonra, kurda ait olan o malûm gecelerden birinde, elime boş bir defter aldım ve bir şeyler karalamaya başladım. Ne zaman hastaneye yatırıldığı ve daha ne kadar orada tutulacağı bilinmeyen bir adamın ekşimiş kaleminden, hastaneye dair kimi kekre satırlar...Ortaya nasıl bir metin çıkacağını ya da dolmakta olan sayfaların neye evrileceğini bilmeden, plansız-programsız yazıyordum. İğrenç kokuya daha fazla katlanamayacağımı hissetmiştim belki de...

“GÖZÜMÜN NURU”NUN HİKAYESİ

Önceki filmlerimde olduğu gibi, yine Hakkı Kurtuluş’la birlikte yazıp yönettiğim son uzun metrajlı filmim “Gözümün Nûru”, tam da o bahsettiğim sancılı nekâhat dönemimi anlatıyor. Bu minvalde, “Hastane Defteri”yle aralarında sıkı bir bağ olduğu kanaatindeyim; fakat filmle kitabın pek de benzediklerini düşünmüyorum. Zaten - nedendir bilmem- bugüne kadar yazdığım hiçbir öyküyü filme ya da hiçbir senaryoyu öyküye/romana tahvil etmeyi aklımdan geçirmedim. Bir arada serpilip gelişen, belki ben farkında olmadan birbirinden beslenen, ancak daima ayrı kulvarlarda ilerleyen iki kardeş olarak görebilirim sinemayla edebiyatı.

Birincil uğraşım, zevkim, amacım sinema. Yalanım yok; sinemayı edebiyattan önce tanıyıp sevdim. Film seyretmek küçücük bir çocukken bile benim için büyük bir tutkuydu. Sinema salonu, video, televizyon veya yazlıktaki açıkhava sineması... Karşıma nerede ne çıkarsa mideye indiriyordum oburca. Liseye geldiğimdeyse işin rengi değişti: Yalnızca seyirci kalmak istemiyordum, film çekmem lâzımdı.

Severek kitap okumaya da, işte o yıllarda başladım. Ödev niyetine verildiği için okuması zül gelen kitaplar birden incelip hafiflemiş, İstiklâl Caddesi civarındaki kitapçı ve sahaf amcaların yüzüne adeta nur inmişti.Galatasaray Lisesi’nden mezun olup sinema eğitimi almak için Lyon’a gittiğimdeyse, istersem aynı anda hem sinema hem de edebiyat lisansı yapabileceğimi söylediler. İstiyordum.

Nerede kalmıştım? Evet... 2007’den itibaren “Hastane Defteri” için notlar almaya, ufarak teferek bir şeyler yazmaya çalıştım. Sağolsun, hastane de sıkı bir edebiyatsever olarak elinden geleni ardına koymadı; bana ilham verebilecek tüm güzelliklerini önüme serdi. Gözbebeğinizin önünde biriken kireç tabakası, sizi anesteziyle uyutma zahmetine katlanılmadan ve her şeyi görebileceğiniz biçimde, haşır huşur kazındı mı mesela? Benim kazındı.

Hepinize tavsiye ederim, ama sakın ola evde denemeyin. Aldığım tüm bu notların bir kitaba dönüşebileceğine seneler sonra kani olduğumda, dizginlerinden boşanmış bir at misali, taşkın bir coşkuyla yazmaya koyulayazdım ki; yan kulvarda tırıs ilerleyen diğer kardeş sinema, yaşça büyük olmasına rağmen arsızlaşıp atağa kalkmadan edemedi. Orada‘dan sonra başka başka filmler girdi araya. Biraz da bu yüzden kitabın yazım süreci çok hızlı ilerleyemedi; fakat böyle demlenmesi belki de daha iyi oldu.

“Hastane Defteri”, “Gözümün Nûru”ndan farklı bir yerde duruyor, diyordum. Belki yine mizahî yanları var; fakat daha karanlık, kasvetli, karamsar, katran, kara... Kısacası bol ka’lı, kaka bir metin.

Yatırıldığı, uyutulduğu, ameliyat edildiği, çişe tutulduğu, bağlandığı, iğnelere, ilaçlara maruz bırakıldığı, kesilip biçildiği, sonra yeniden dikildiği, onu her hücresine dek edilgen kılan hastanede, neredeyse yatağından kalkmadan, ortaya koyabildiği yegâne etken fiili gerçekleştirip yazı yazan hastanın “Hastane Defteri”.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163