VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
11 Ocak 2017 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > “Yazar” Yılmaz Güney’le yeniden
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

“Yazar” Yılmaz Güney’le yeniden

Yılmaz Güney kitaplarını toplamaya başladığımda 20’li yaşlarımdaydım. Bugün, 45’imi bitirirken, bütün kitaplarının yeniden yayımlanacağı haberini aldım, mutlu oldum. Artık kitapları tamamlayabileceğim için değil, bir dönem bütün kitaplarını eski baskılarından okuduğum Yılmaz Güney’i yeniden hatırlayacağım için…

MURAT MERİÇ

Çocukluğum Çanakkale’de geçti. Kendimi bildiğim dönemler, 12 Eylül’ün karanlık yıllarına denk gelir. Yaşadıklarımı anlatmayacağım, gündelik hayatın bir rutininden söz edeceğim: TRT izlemekten sıkıldığımız zamanlarda televizyonun düğmesine basar, gözümüzü Yunan televizyonu ERT’ye çevirirdik. O dönemde, art arda Türkçe filmler gösterilmesine şaşarak bakardık, anlamazdık. İzlediklerimiz, ekseriyetle Yılmaz Güney filmleriydi… Bir yandan Melike Demirağ, Cem Karaca, Şivan Perwer gibi şarkıcılar çıkar, Türkiye’ye seslenir, diğer yandan “yasaklı” filmler önümüze gelirdi. Çocuk aklımla, bu kanaldaki bütün Türkçe yayınları heyecanla takip ederdim. Bunlarla birlikte özgürlük, barış, kardeşlik gibi “sakıncalı” düşüncelerin aklıma zerk edildiğini o dönemde anlamam mümkün değildi. Bu “yükleme” meyvelerini sonradan verdi. Bugün bu yazıyı okuyorsanız, biraz da bu filmler sayesinde…
Dedim ya, Yılmaz Güney filmleri, birbiri ardına gösteriliyordu. Sadece onlar mı? “Maden”, “Kanal”, “Deprem” gibi, bir dönemin mühim filmlerini hep ERT’de izledim. Yazlık sinemada gösterilmeyen, memlekette yıllarca yasaklı kalacak filmlerdi bunlar. Üniversite okumak için Ankara’ya geldiğimde, akranlarımdan bir adım öndeydim: Yılmaz Güney adını biliyordum ve filmlerinin çoğunu izlemiştim. Bu, bilhassa okuldaki “bıyıklı abiler” nezdinde büyük puan kazanmama sebep.

Tüm kitapları basılacak
Yıllar sonra, Yılmaz Güney filmlerinin yeniden gösterime gireceğini duydum. “Umut”, “Arkadaş” ve “Sürü”yü daha ilk gün izledim. “Yol” dertliydi, çok geç gösterime girdi. Öncesinde, özel bir gösterimde onu izlediğimde artık “büyük”tüm. Bildiklerimi temize çekmiş, Yılmaz Güney hakkında konuşmaya başlamıştım. Bundan sonrası, onun kitaplarını sahaflardan topladığım dönem… Zorlanmıştım. Güney Film tarafından basılan kitapları buldukça sevinmiş, seriyi tamamlamak için çaba sarf etmiştim. Merak edenler için söyleyeyim: Seri, hiçbir zaman tamamlanmadı. Hep bir şeyler eksik kaldı. Şanslıyım, artık o eksik kapanacak.
Yılmaz Güney namıyla maruf Yılmaz Pütün, 6 Ocak 1983 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkarıldı. Ne tesadüftür ki, bundan tam 34 yıl sonra, iki kitabı İthaki Yayınları tarafından basıldı. 7-15 Ocak tarihleri arasında Adana’da düzenlenecek 10. Çukurova Kitap Fuarı’nda okuyucularıyla buluşacak bu iki kitap, bir serinin habercisi. Bütün Yılmaz Güney kitapları, yakında, İthaki Yayınları etiketiyle raflarda olacak.

Basılan kitaplardan ilki, romanları arasında özel bir yere sahip olan “Boynu Bükük Öldüler”. 1961 - 1962 yılları arasında, Nevşehir Cezaevi’nde yazdığı roman, on yıl sonra, 1971 yılında basılabiliyor. Yazılma ve basılma macerası enteresan ama ona geçmeden, Güney’in, 1956’da Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okurken On Üç adlı dergide yayımlanan “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri” adlı hikâyesinde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle tutuklandığı ve Nevşehir’e gönderildiği bilgisini vereyim.
Kitabın başında karşımıza çıkan “zorunlu bir önsöz”, Yılmaz Güney’in “sınıf”la olan ilişkisini anlatıyor. Onu sarsan, İspanya iç savaşını anlatan şiirleri okuyan bir “adam” -ki adını sonradan öğrenecek- Nâzım Hikmet… Aynı dönemde izlediği “Viva Zapata”, onun sadece hayata değil, sinemaya bakışını da değiştirecek. Hayalini kurduğu filmleri (yine cezaevine girdiği için) yapamayan Güney, enerjisinin bir kısmını yazıya verdiği için elimizde pek çok metni var. Üstelik çoğu usta işi. “Boynu Bükük Öldüler”, en sevdiğim. Bir yandan ilk roman naifliğini içinde barındırıyor, diğer yandan ilk “iş”inde usta bir yazarla karşı karşıya olduğumuz hissini veriyor. Yazık ki sinemacılığı ve hatta siyasi duruşu her şeyin önüne geçtiği için bu romanlar pek bilinmiyor, eskilerin deyimiyle onlara ihtimam edilmiyor. İthaki’nin adımı, bu anlamda da önemli: Yılmaz Güney’in “yazar” kimliğini görünür kılabilirse, ne âlâ!

Yaşar Kemal bakışı
“Boynu Bükük Öldüler”i, cezaevindeki “siyasiler koğuşunun en dip köşesinde, rutubetli bir duvara komşu bir masada, geceli gündüzlü on altı aylık bir çalışma”yla yazmış Yılmaz Güney. Ranzadan hiç indirmediği küçük masasının üzerinde ve rüyalarında bile anlattığı insanlarla boğuşmak suretiyle… Romanın okur karşısına çıkışı da bir hayli uzun sürmüş: Haziran 1963’te gazetede yayınlatmak istemiş, olmamış. 1966’da bir arkadaşı basmak istemiş, becerememiş. Arkadaşının kitabı iki bölüme ayırması en büyük hatası. İlk bölümü “Boynu Bükükler” adıyla yayımlanmış ama bu, kitabın, “yarım, anlaşılmaz ve anlamsız” görülmesine sebep olmuş. Güney, bu serüven için “Kaçınılmaz bir başarısızlığa uğradı” diyor. 1972 yılında nihayet bütünüyle okur karşısına çıkan roman, o yıl ilki verilen Orhan Kemal Roman Ödülü’nü alıyor. Fethi Naci, Temmuz 1972 tarihli yazısında, romandaki “Yaşar Kemal bakışı”ndan dem vuruyor: “[Yılmaz Güney] çok iyi tanıdığı köy gerçekliğini ve köylüleri olduğu gibi anlatıyor ama elbette bir roman yapısı içinde, elbette yakından tanıdığı, yaşadığı insan ve toplum gerçeklerini seçerek, düzenleyerek.”
Yılmaz Güney, bereketli bir yazar. Her dalda ürün vermiş. Senaryoları, şiirleri, öyküleri ve edebiyat dışı yapıtları art arda yayımlanacak. Şimdilik, iki kitapla idare etmek durumundayız ama yakında, kitaplığımızın bir bölümünü onun kitaplarına ayırmak elzem. Eski baskıların yanına pırıl pırıl yeni baskıları yerleştirmek bambaşka bir keyif…

Romana daldım, ikinci kitabın “Umut”un senaryosu olduğunu söylemeyi unuttum. Yayınevi, bülteninde şöyle diyor: “Adana Film Festivali’nden ödülle dönmüş, ne yazık ki Türkiye’de kendine bir yol bulamamıştı senaryosu.” Oysa “Umut”, Yılmaz Güney’in (belki de yıllar sonra gösterime giren ilk filmi olduğu için) en bilinen “iş”i. Bunu söylerken “Arkadaş”ın ününü göz ardı etmiyorum elbette. “Arkadaş”ı “Umut”tan ayıran, izlenmeden bilinir oluşu. Bu anlamda, dizinin “Arkadaş” değil de “Umut”un senaryosuyla başlaması, onun sinemasına bir saygı duruşu.

Toparlayayım: Yılmaz Güney’in ilk iki kitabı, memleketi Adana’da görücüye çıkacak. Lafın sonunu Yılmaz Güney getirsin: “Herkesin özlediği, düşlerini kurduğu bir şehir vardır. Ben Adana’yı severim. İşte orada, Adana’da, sevdiğim insanlar yaşar...” Bir kere daha altını çizeyim: İthaki, onu sevdiği insanlarla ya da bizi sevdiğimiz yazarla buluşturduğu için değil, yazar Yılmaz Güney’i görünür kıldığı için bu hamlesiyle kalplerimizi fethetti. Bundan sonrası okurun bileceği iş -ki kıymet bilme konusunda en ufak bir şüphem yok.


Paylaş

Mungan’ın odaları Murathan Mungan’ın edebiyatıyla tanışmam eve kapanıp günlerce Dostoyevski, Albert Camus, Kafka okuduğum üniversite yıllarına rastlar.

Devam
15 Şubat 2017 Yıl : 12
Sayı : 156