VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Eylül 2012 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Yazarken muhterisleri bile düşünmüş...
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Yazarken muhterisleri bile düşünmüş...

İhsan Oktay Anar, yeni romanı “Yedinci Gün”de, okurlarını II. Abdülhamid döneminde başlayan ve 1930’lara uzanan bir yolculuğa çıkarıyor.

Sinan Genim

İhsan Oktay Anar adını ilk defa 1995 yılında yayımladığı “Puslu Kıtalar Atlası” isimli kitabı ile duydum. Müthiş bir hayal gücü ve kurgu, zaman zaman insanı sözlüğe başvuracak kadar zorlayan geniş bir kelime kullanımı... Anar, kısa aralıklarla iki kitap daha yayımladı: “Kitap-ül Hiyel” (1996) ve “Efrasiyab’ın Hikayeleri” (1998). Tam Türk Edebiyatı yeni bir sese ve üsluba kavuşuyor derken, Anar sessizliğe büründü. Yedi yıl sonra “Amat” (2005) ve “Suskunlar” (2007) da iki yıl ara ile elimize ulaştı. Sonra yeniden bir suskunluk ve bu sefer “Yedinci Gün”. “Efrâsiyâb’n Hikâyeleri” hariç tümünün de konusu geçmişin İstanbul’unda geçen bu romanlarn hepsinin de farklı tadları olduğunu söylemek gerekir.
ROMANIN KAHRAMANLARI
Tüm bu romanların içinde geçen olaylar ve kahramanlar bizi imparatorluk dönemine ait günlere götürüyordu. “Yedinci Gün” ise Sultan II. Abdülhamid devrinde başlayan, İttihat ve Terakki dönemi ile devam eden ve 1930’lu yıllara kadar süren bir roman.
Paşaoğlu’nun hikâyesi ile başlayan kitap, İhsan Sait ile devam ediyor. Kambur Bevval, Aman Baba, İdris Dede, satranç ustası Rebaz romanı zenginleştiren ve ayrı ayrı hikâyeleri olan ilginç karakterler. İhsan Sait’in oğlu Ali İhsan’ın Sarıkamış Harekâtı’na katılması ve orada donarak ölmesi “Oğul” adıyla ayrı bir bölüm halinde anlatılıyor. Son zamanlarda sık sık gündeme gelen Sarıkamış Harekâtı’nın arkasındaki gerçekler biraz da alaycı bir dille romanın içine katılmış. “Hayalet” bölümünde ise çağdaş yedi uyurların geçmiş olaylarını tasnif etmeye çalışmasını görüyoruz.
İhsan Oktay Anar’ın tüm kitapları biraz bilim kurgu hikayesi gibi, ancak bu romanların kahramanları gelecek bir zaman içinde değil de geçmişteki bir zaman içinde yaşıyorlar. Geçmişe dair bazı düşüncelerimizi, geçmişte olan bazı olayları veya geçmişi oluşturan olayların ardında yatan gerçekleri açık ve net bir şekilde kaleme almak her zaman için güçtür. Çoğunlukla bir yazarın karşı karşıya kalmak istemeyeceği sonuçlara neden olabilir. Bir tarihte; Napoleon “Tarih, geçmişte yaşanan olayların insanların üzerinde mutabakata vardığı hâline denir” demiş. Ya üzerinde mutabakata varamadığımız olaylar ya da çoğunluğun mutabakata vardığı veya mutabakata varmış gibi yaptığı olaylar...
Bizim katılmadığımız veya bir başka şekilde düşündüğümüz olayları veya bizce tarihin farklı gerçeklerini acaba nasıl açıklamak gerekir? O zaman ya Montaigne gibi bir kuleye kapanıp, kitabınız için “Ben burada yakınlarım ve kendim dışında hiçbir amaç gütmedim... Yakınlarım için kolaylık olsun diye yazdım.” demek zorunda kalırsınız ya da Isaac Asimov gibi binlerce sene öteleyip, galaksi hikâyeleri haline getirirsiniz.
İhsan Oktay Anar da romanlarında benzeri bir yola başvurup, bazı olaylar hakkındaki düşüncelerini zengin bir kelime bolluğu içinde, biraz da alaycı bir dille süsleyerek bize aktarmaya çalışıyor. Okuması zevkli, ancak zevkli olduğu kadar da güç bir kitap “Yedinci Gün”; zaman zaman sözcüklerin büyüsüne kapılıp, konunun devamlılığından kopabiliyorsunuz. Sanırım bu kitabı üzerinde bir süre düşündükten sonra tekrar okumak gerekiyor, özellikle de satır aralarını, aşikâr olmayan fakat varlığını hissettiren gerçekleri göz önüne alarak.
HAZMEDİLMİŞ KÜLTÜR
Bir felsefeci olarak tasavvuf kültürünü yazdığı kitabın içinde derinlemesine kullanan, Mukaddes Kitaplar’ın âyetleri ile tasavvuf ehline ait hikmetlere atıflar yapan bu roman, derin ve hazmedilmiş bir kültürün ürünüdür. Bölümler arasındaki bağlantılar zaman zaman okuyucuyu kitabın bütünlüğünden koparıp, farklı hikâyeler okuyurmuş hissine sürüklese de, yazarın kitabın son sayfasında söylediği “...Yazdırırken muhterisleri de düşündü ve bu kitâbındaki kusurları, rastlayınca sevinip tatmin olsunlar diye onlara sadaka olarak verdi. Allah kabul etsin! O, bütün rızklara kefildir, umulur ki doyarlar.” cümlesi üzerine düşünmek gerekir.
Bu arada çok düşünmeme rağmen Anar’ın son sayfadaki “Als ikh kan!” cümlesini anlamaktan aciz kaldım ve merak ettim. Belki kitabı tekrar okuduğumda anlarım.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam