VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
04 Kasım 2017 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Yazarların en özel röportajları
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Yazarların en özel röportajları

Yazarların edebiyat dergisi The Paris Review’a verdiği röportajlardan derlenen “Yazarın Odası” serisinin ikinci kitabı, Haruki Murakami, Toni Morrison, Orhan Pamuk, Alice Munro, Raymond Carver, Saul Bellow, Philip Roth ve Ezra Pound’un edebi sırlarını sayfalarına taşıyor. Margaret Atwood’un önsözüyle açılan kitap, edebiyatçılar ve edebiyatseverler için benzersiz bir kaynak.

ÖZLEM AKALAN





Dünyanın en prestijli edebiyat dergilerinden The Paris Review’da yayımlanan Jorge Luis Borges, Truman Capote, Ernest Hemingway, Stephen King, Gabriel Garcia Marquez, Rebecca West, William Faulkner, Graham Greene ve T.S. Eliot röportajlarının derlendiği “Yazarın Odası” serisinin ilk kitabı, Orhan Pamuk’un önsözüyle açılıyordu. “Yazarlığımın ilk yıllarında, kendime ya da geleceğime güvenimin sarsıldığı zamanlarda bu röportajları yeniden yeniden okur, güvenimi ve kararlılığımı geri kazanırdım. Yıllar sonra aynı sayfalarda kendim de röportaj yaptıktan sonra bu konuşmaları yeniden okumak bana gençliğimin umutlarını ve endişelerimi hatırlattı.” diyen Pamuk, derginin tüm edebiyatçılar üzerindeki güçlü etkisini birkaç satırla özetlemişti.
The New Yorker ve The Paris Review’da editörlük yapan, 2005-2010 yılları arasında röportaj sayfalarını yöneten gazeteci-yazar Philip Gourevitch’in derlediği ikinci kitap, “Yazarın Odası 2” ise Haruki Murakami, Toni Morrison, Orhan Pamuk, Alice Munro, Raymond Carver, Saul Bellow, Philip Roth ve Ezra Pound’un yaşamına ışık tutuyor. Bu kez önsöz yazma görevini üstlenen ise, Margaret Atwood.

Fark yaratan röportajlar
Orhan Pamuk, röportajların yazarlar üzerindeki etkisini vurgularken Margaret Atwood da edebiyatseverler üzerindeki etkisini şu sözlerle aktarıyor: “The Paris Review kendi tarzını yaratmıştı. Gerçi yazarlarla çok önceden beri röportajlar yapılıyordu fakat The Paris Review röportajları farklıydı. (…) Sadece kusursuz olmayan kişiler arasında geçen gerçek konuşmalardı: İki tarafın da yiyip içtiği, fevrileştiği, birbirini yanlış anladığı, köşeye sıkıştırdığı, dedikodu yaptığı, diğer yazarların arkasından atıp tuttuğu, kaderine küfrettiği konuşmalar... Bir sayfadaki kelimeler insanın kişiliğini ne kadar canlandırabilirse bu röportajlar da öyle yapıyordu. (…) Bu koleksiyonun tamamını okumak, yüzyılın son yarısındaki karmaşık ve çok boyutlu yazım dünyası hakkında eşi bulunmaz bir genel bakışa sahip olmak demek.”


Dostoyevski ve Chandler’ın buluşması
“Benim tarzım, yani üslubum çok rahat okunuyor. Hem mizahi bir yönü var hem de dramatik, dolayısıyla sayfalar akıp gidiyor. Bu iki unsur arasında sihirli bir denge söz konusu, belki de başarımdaki bir diğer faktör budur. Yine de inanılmaz bir şey. Her üç-dört yılda bir roman yazıyorum ve insanlar onu bekliyorlar.” “Ben zeki değilim. Kibirli de değilim. Kitaplarımı okuyan insanlar gibiyim. Eskiden bir caz kulübüm vardı, kokteyller ve sandviçler hazırlıyordum. Yazar olmak istemiyordum, birden oluverdi. Tanrı vergisi bir hediye gibi düşünebilirsiniz. Bu yüzden mütevazı olmalıyım sanırım.”

“Günümüzde Japonya’da yazan ve kitaplarını okuduğum Ryu Murakami var. Benim tarzım biraz postmodern, onunkisi ise daha ana akım. Fakat ‘Emanet Dolabı Bebekleri’ni ilk okuduğumda şok olmuştum; ben de böyle güçlü bir roman yazmalıyım diye düşündüm. Sonra ‘Yaban Koyununun İzinde’yi yazdım. Yani bir nevi rakip sayılırız.”
“Yirmi dokuz yaşımdayken damdan düşer gibi roman yazmaya başladım. Bir şey yazmak istiyordum, ama nasıl yapacağımı bilmiyordum. Japonca nasıl yazacağımı bilmiyordum Japon yazarlardan neredeyse hiçbir şey okumamıştım ben de üslubu, yapıyı, her şeyi okuduğum kitaplardan aldım, yani Amerikan ve Batı edebiyatından. Sonuç olarak kendi tarzımı yaratmış oldum.”

“Bir lise öğrencisiyken polisiye romanlara âşık oldum. İngilizce okumayı o kitaplardan öğrendim. (…) Bir kere başlayınca bir daha duramadım. Aynı zamanda Tolstoy ve Dostoyevski okumayı da seviyordum. O kitaplar da sürükleyiciydi, çok uzundular ama okumadan duramıyordum. Yani benim için Dostoyevski ve Raymond Chandler aynı şeyler. Şimdi bile roman yazarken idealim Dostoyevski’yle Chandler’ı beraberce aynı kitaba koymaktır. Amacım bu.”

Günde on saat çalışıyorum

Nerede yazıyorsunuz?

Uyuduğunuz ya da eşinizle yaşadığınız yerin yazdığınız yerden ayrı olması gerektiğini düşünmüşümdür hep. Ev içindeki günlük detaylar bir şekilde hayal gücünü öldürüyor. İçimdeki şeytanı öldürüyorlar. Uysal ev hali alışkanlıkları, hayal gücünün çalışmak için ihtiyaç duyduğu öbür-dünya arzusunu köreltiyor. Bu yüzden yıllarca evin dışında çalışmak için bir ofisim ya da küçük bir yerim oldu. Her zaman farklı dairelerim vardı. Fakat bir keresinde eski karım Colombia Üniversitesi’nde doktorasını yaparken ABD’de yarım sömestrlik bir dönem geçirdim. Evli öğrencilerin kaldığı bir dairede kalıyorduk ve orada fazladan yer yoktu, bu yüzden aynı yerde uyuyup yazmak zorunda kalmıştım. Her tarafta aile hayatının izleri vardı. Bu beni mutsuz ediyordu. Sabahları tıpkı işe giden adamlar gibi karıma, “Görüşürüz,” derdim. Evden çıkıp birkaç sokak dolaşır ve ofisine varan biri gibi geri gelirdim. On yıl önce Boğaz’a nazır, eski İstanbul manzaralı bir daire buldum. Belki de İstanbul’daki en iyi manzaralardan birine sahip. Yaşadığım yerden yirmi beş dakikalık bir yürüme mesafesinde. İçi kitaplarla dolu ve çalışma masam manzaraya bakıyor. Her gün ortalama on saatimi orada geçiriyorum.

Günde on saat mi?
Evet, çok çalışkanımdır. Severim. Hırslı olduğumu da söylerler, haklılık payı yok değil sanırım. Fakat yaptığım şeye âşığım. Oyuncaklarıyla oynayan bir çocuk gibi masamda oturmaktan zevk alıyorum. Bir iş bu sonuçta, ama içinde eğlence ve oyun da var.”

Paylaş