" /> VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
29 Ekim 2009 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Yazdıklarım nedeniyle bir parça tanınmam iyidir
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Yazdıklarım nedeniyle bir parça tanınmam iyidir

""Ünün fazlasının kin doğurduğunu söylemişti Sartre, bunu içeriden yaşamıştı. Bilmem nefretten beslenen yazar var mıdır?""

-99 sayfalık bir kitap: "Sır." Ama içinde hem bir hikaye, hem sipariş üzerine bir metin yazımı, hem de bu metnin değerlendirmesi var. Üstelik bu metnin kahramanlarından biri de sizsiniz… Hem yazıp hem değerlendirip hem yaşamak… Biraz aklım karıştı. "Sır" bir yazarın -zeki bir yazarın- hınzırca bir zevki, oyunu mu?

Kitabın başlığının hemen altında, aslında başlığın bir parçası olarak kapağa yerleştirilmiş bir niteleme kullandım : "Bir oynaşı". Bundan muradım, hem yazarın birbaşına metnin içinde durmadığını, okurdan partönerlik beklediğine vurgu yapmaktı; hem de, yazma-okuma hattı üzerinden neredeyse bir haz paylaşımı vaadında bulunmaktı. Zekâ tarafını, hınzırlığı bilemem, pek masum sayılamayacak bir oyun düzeni önerildiği doğru "Sır"da.

-Enis Bey, kitabı okurken bu özelliklerinden ötürü az kalsın "Sır"ra kadem basacaktım. Aklım karmakarışık oldu. Şaşkına döndüm, "Ben şimdi ne okuyorum, bu yazarın benim gibi biçare bir okurla derdi ne?" deyip durdum. Enis Bey, bu tür metinlerle biz okurlarınıza ne demek istiyorsunuz, hayatımızı sürdürmek için gerekli olan aklımızı neden karıştırıyorsunuz?

Aklın karışmaması için, böyle kitapları her an bir şey olabilir duygusuyla okumak, yoğunlaşmayı elden bırakmamak gerektiğini düşünüyorum. "Sır"ın giriş sayfasında, "buradaysa, iyice çalkalamadan şişeyi açmayınız" yazıyor. Daha önce, bir başka kitabımın girişinde "metni suyla karıştırmak" tavsiyesinde bulunmuştum. Bu önerileri şirinlik gösterisi saymamak gerek, şişedeki mektubun yoğunluk oranına dikkat çekiliyor. Uyarı dikkate alınmaz, yoğunluk derecesi hesaba katılmazsa, şişedeki sıvıyı içmekte, kitaptaki metni okumakta zorlanabilir insan. Okur, okumaya hazır konuma geçsin beklentisi bana aşırı gelmiyor. Etiketini okuyup gerekenleri yapmadan bir şişe absenti başınıza dikerseniz mideniz delinir.

YAZGIMIZI GENÇLİK SEÇİMLERİMİZ BELİRLER
-Biri ünlü diğeri kendi dünyasına çekilmiş iki büyük yeteneğin hikayesini anlatıyorsunuz. Ama daha çok ünlü olanın hikayesini… Onun her şeyden, sistemden kurallarından uzaklaşıp inzivaya çekilerek yaşayan arkadaşından haber almasıyla allak bullak oluşunu… Neden bu tür iki uç örneğin hikayesi?

Bir sorunu kuşatmanın en kestirme yolu, iki karşıt ucu tokuşturmak üzere seçmekten geçiyor. Yazgımızı belirleyen unsurların başında, gençlik yıllarında yaptığımız ana seçimler sıralanır. "Sır"da, aynı hareket noktasından, aynı konservatuvar sınıfından çizgileri başlayan, taban tabana zıt seçimlere sapan iki çalgıcının hikâyesini işledim. Hepimizin okul fotoğraflarında, yolda beklenmedik, şaşırtıcı ya da sivri kararlar alan figürler yok mudur?

-Metninizi çözümlerken, ünlü müzisyen için şöyle diyorsunuz: "Yoksa üne kavuştuğu için suçluyor, suçlamasa bile bir parça küçümsüyor muydu kendini? Vardığa sonuca bakarak sanatın has alanından uzaklaşıp sistemin beklentilerini karşıladığını, ödünler verdiğini, bütün bunlar değilse ne pahasına olursa olsun kazanmak, ilerlemek uğruna insanüstü ya da insana yaraşmayan, ölçüsüz bir hırsla yarıştığını mı ima ediyordu. (…)" Ün bir yetenek için kriter olmamalı mı? Ya da bizi sanattan uzaklaştırır mı?

"Ün" konusunda, daha önce, bir-iki yazı yazmış, kaçanlarla kovalayanları somut örneklere bakarak incelemeye çalışmıştım. İnsanoğlunda hem ünlü olma isteği, hem de korkusu yan yana geliyor bir kere. Unutmayalım ki tarih utanç verici ünlülük örnekleriyle doludur. "Ün"ün en ürpertici yanlarından biri, kazanıldığında kaybedileceği endişesini yüklemesidir. Ünsüz kişilerin ünlülere yönelttiği acımasız bir bedel vardır ayrıca: Gelen ünü taşıyamadığı için sapıtan, mutsuzlaşan, kaçacak delik arayan, intihara sürüklenen kişileri gözünüzün önüne getirin. Yetenekli olanlar üne kavuşur da, ünlü olanlar yeteneklidir de diyemeyiz, o kuralları bozan çok sayıda "istisna" vardır.

-Siz de ünlü bir yazarsınız bu ün sizi sanatınızdan uzaklaştırdı mı?

Ben ünlü bir yazar değilim, belli ölçülerde tanınmış bir yazarım. Yazdıklarım nedeniyle bir parça tanınmam iyidir de, ondan fazlasını gerektirecek her çabayı tehlike sayarım. Bir noktadan sonra, tanınan birinin ünlü ya da çok ünlü olması için az ya da çok sayıda yanlış yapması hem kolay, hem yeterlidir.

-Tabii buradaki tek eleştiri ünlü olmak değil piyasa mekanizmaları ve sistemin ünlü olmak isteyen sanatçılara sundukları ve ortaya çıkan ürünler… Ne dersiniz hem piyasa içinde var olup hem de sahici üretimler de bulunulamaz mı?

Bu konuda da şaşmaz denklemler kurulamaz bence. "Sır"da Jordi Savall"i, dünya çapında ünlü bir çalgıcıyı seçme nedenim buydu. Bu ün, saygınlığını hiçbir biçimde zedelememiştir, çünkü yegâne kaynağı yaptığı işlerdir. Demek ki, bir sanatçının ünlü olması doğru olmasına engel oluşturmayabiliyor. Gelgelelim, bir de "ne pahasına olursa olsun daha ünlü olma" hastalığı var, biliyoruz. Sistemin buna talebi var, dayatıyor. Kabul etmemek kişinin elinde. Hep söyledim: Kundera çok ünlü bir yazar, ama ortalıkta hiç gözükmüyor, köşesinde yaşıyor, işine bakıyor. Yazarların, sanatçıların bazı temel değerleri korumak için ölçülü ve dengeli olmaları gerektiğine inanıyorum. Öte yandan, ünün fazlasının kin doğurduğunu söylemişti Sartre, bunu içeriden yaşamıştı. Bilmem nefretten beslenen yazar var mıdır ?

ŞÖHRETİM ÖLÇÜLERİ BİZDE HALA OTURMADI
-İki yetenek, biri Batılı, diğeri Doğulu… Bu ayrımın nedeni nedir? Ün, ikonlar daha çok batıya mı özgüdür?


Biri Katalanyalı, ötekisi İskenderunlu. Aynı kültürel coğrafyanın iki ucu. Batıda sistem daha gelişkin ve zalim, burada daha ham ve ölçüsüz. Batı dünyasında değersiz insanlar ünlü olabilirler ama önemsenmezler, bizde değer ölçütleri oturmuş değil hâlâ.

-Server Dede"nin manevi etkisi ve peygamberin bakış açısıyla Bach"ınkini kafasında buluşturan, kayıp besteleri arayan Ali Zorlu neyin simgesi? Onun inzivasının bize anlattığı ne?

Globalizmin, Türkiye"de ayrıca son çeyrek yüzyılın en korkutucu gelişmesini, bedeli ağır olsa bile kazanmaya, geçici toplumsal ve ekonomik başarıya kilitlenmeye mahkûm insanlar yetiştirilmesi olarak görüyorum. Sessizce iç başarıyı hedefleyenler enayi statüsüne koyuluyor. Ali Zorlu"yu, sistemin dayatmalarını reddetmiş bir figür olarak işlemek istedim. Dünyanın en ünlü viyolacısı kadar iyi viyolacı olduğunu kimsenin bilmeyeceği biçimde yaşamayı seçmek ne demek, bunun üzerinde oyalanmak gereğini duydum. Türkiye"de manevi değerleri ancak gösteriş yapmak, erdem ve fazilet şampiyonu maskesiyle dolaşmak için kullananlara bir misilleme de var işin içinde. Ama, bir aziz portresi çizmeye de çalışmadım. Herşeyden önce, varlıklı bir ailenin çocuğu Ali Zorlu, bu da ayrı bir paradoks kaynağı tabii.

-Bugün Türkiye"ye ve dünyaya baktığımızda siz ne tür sanatçılar görüyorsunuz. Ali Zorlu gibi kendi dünyasında kendi has sanatının peşinde koşanlar var mı?

Şüphesiz vardır, bütün bireyler ucube sisteme teslim olmazlar. Kaldı ki, tek erdemli yol Ali Zorlu"nunki değil elbet, çok sayıda insan ölçüsüzlüğe düşmeden bir şeyler üretiyor. Bu bağlamda, haber verici olma niteliğinin çok ötesine geçen, şişirme dünyalar yaratan görsel ve yazılı medyanın sorumluluğu büyük. Değerlerin alabora olmasını kışkırtan bu perspektif dünyayı gitgide yaşanılmaz hale getirdi.

-Neden klasik müzik üzerinde yükselen bir metin? Bunun özel bir nedeni var mı?

Müziğin en hâkim olduğum alanı da ondan. Yıllardır, NTV Radyo"da bir klâsik müzik programı yapıyorum her hafta. Bir başka yazar, aynı sorunları, Türk Sanat Musikisi üzerinden de işleyebilir.

-Kitapta net tarihler var: 1 ağustos 2001, 12 Ağustos 2004 gibi… Bu tarihlerin önemi nedir? Bir de siz bu tarihlerde ne yapıyordunuz, hatırlıyor musunuz?

O tarihler metnin yazılış sürecine dahil, gerçek tarihler. "Sır", ufak bir kitap, ama yazılışı yaklaşık yedi yıllık bir süreye yayıldı. Kitaplarımı dinlendirerek, aceleye getirmeden yazarım, çok yazmanın savruk yazmak olduğuna emin olanlarla karşılaştığım için belirtme gereğini duyuyorum!

YAZMAK BENİM MESLEĞİM DEĞİL, YAŞAMA BİÇİMİM
-Siz Türkiye"nin en üretken yazarlarındansınız. Şairsiniz… Sadece çok değil farklı türlerde kalem oynatıyor, sınırlar zorlayıp türler arası geçişler yapıyorsunuz. Enis Batur için yazmak nedir? Nasıl bir sınır zorlama bu?


Yazmak, benim yaşam uğraşım. Bütün düzenim onun etrafına kuruludur. Durmadan tekrarlıyorum: Yazmak benim mesleğim değil, yaşama biçimim. Şiir, nesir, deneme, pek çok türde ürün verdiğim doğru. Aralarında köprüler kurulur. Genç yaşımda türlerin sınır koyucu yanlarıyla başım dertteydi, yaşım ilerlerken iyice fütursuzlaştım, bazı çizili sınırları hiçe saydım. Yazmak, bir yandan da kişiyi özgürleştirici bir uğraşı olarak görülebilir, ben öyle görüyorum.

-Bu 99 sayfalık metinde de olduğu gibi, sizin kitaplarınız edebiyattan müziğe, felsefeden resme kadar uzanan geniş bir entelektüel metin üzerinde yükselir. Bu durumda akla şu sorular geliyor; sizin diliniz diğer sanatçı ve yazarların yapıtları ve hayatları ile mi örülüyor? İki; bu durumda okurunuzun çıtası mı var? Belli bir okuma yapmış olanlar mı sizin okurunuz olabiliyor?

Benim dünyam bir yanıyla hayata, öbürüyle benden önce ve benimle aynı anda ortaya koyulmuş, koyulan, insan elinden çıkma her esere açık bir dünya. İki cepheden de olabildiğince besleniyorum. Öte yandan, yazdıklarımla paylaşım alanları kurduğuma da inanıyorum. Okurlarım benzer özellikler, seçim ortaklıkları taşıyan insanlar. Aklı başında her yazar herkes tarafından okunamayacağını bilir, kendisini okuyanlarla yola devam edeceğini öğrenir. Birlikte hareket edilen bir kitap kervanı bu.

-Yazarken çok mu heyecanlanıyorsunuz?

Yazmak, yazma ânında heyecan kaldırmaz. Yazan kişinin 24 saat çalışan, uyurken bile çalışan bir heyecan nabzı tutturması iyidir. Ama, masabaşında, elinizde cetvel ve gönye, cebir ve geometri bilgisi gerekir.

Sır/ Enis Batur/ Sel Yayıncılık/ 8 TL

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam