VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
11 Kasım 2016 Cuma | Anasayfa > Haberler > Yazıyoruz sessizce...
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Yazıyoruz sessizce...

Şükrü Erbaş yaşamın üç büyük izleği aşk, yalnızlık ve ölümü “Sessizce Yaşıyoruz”da yer verdiği şiirlerinde bir araya getiriyor. Erbaş, okuru aşkın, emeğin ve dünyanın ölümle bir daha yüceltildiği bir dünyaya götürüyor.

HAYDAR ERGÜLEN




Şükrü Erbaş okumak; yüzde yüz yerli ve yüzde yüz evrensel, yüzde yüz toplumcu ve yüzde yüz kişisel, yüzde yüz genel ve yüzde yüz özel, yüzde yüz sevinçli ve yüzde yüz kederli bir şiir okumaktır. Onun şiirindeki şefkat başka şiirlere de geçer, merhamet bir arzu olarak kendini her yerde var eder ve adalet ki şiirin bile kendini tartmasına yol açar. Öyle sarsıcı bir gerçeklik olarak şiirin içinde hep durur.

Şükrü Erbaş okumak yalnızca şiir okumak mıdır, hayır. O anda yere düşmek üzere dalından kopmuş bir yaprağı, düşmekten önleyemese de, sözcükleriyle bir şefkate sarar. Tabii bazen de dans etmek için var olan sözcüklerle güz yoldaşı gazellerin yanına usulca indirir onu. Tıpkı gözyaşlarımızı da değdiği yerde yeni yaralar açmasın diye yavaşça indirdiği gibi.

O yaprak yerde kendisi gibi yaz artığı bir sokak kedisiyle, ki o da bir sokak yaprağı, sokak gazeli olmuştur artık, göz göze geldiğinde... Nedense bütün bunlar oluyorken yer ve mevsim Ankara’dır. Şair de bir anı muhasebecisi gibi, hangisine daha çok yansa, üzülse bilemediği günlerin içinde, arkadaş gözlerinin, yoldaş yüzlerinin bir bir kapanmasına, silinmesine karşı, “insanın acısını insan alır” diyerek sözü, gözü, yüzü, kalbi, dili, eli kolu olan şiirle davranır.

Birinci çoğul şair
Bu yüzden de ‘birinci tekil şair’ gibi durduğuna bakmayın dizelerinin, aslında ‘birinci çoğul şair’ olarak yazmakta ve okunmaktadır. Büyüleyici ve büyük şiirinin bir sırrı da buradadır bence. Şükrü yazacakken şükür yazdığımı fark ettim, demek ki dedim bende ve pek çoğumuzda şükür, Şükrü Erbaş var duygusunu, yalnızca her kitabıyla değil her dizesiyle de yeniden yaşatıyor. O bizim birinci çoğul şairimiz olarak, pek az şairin yapabildiğini yapıyor ve dil hünerinden önce yaşama, yaşatma, bakma, sezme, anlama, paylaşma gibi ‘insani bir şiir’in de gereği olan erdemleriyle, gerçi erdemli olmak da başlı başına bir hüner sayılır şimdilerde, adeta kendi dilini yaratıyor. Şiire yeni bir dil kazandırıyor.
Şükrü Erbaş’la dile gelen...

Bir dil kazandırmak. Şükrü Erbaş şiirinin taşıdığı hayatiyet ki şiire özgün ve sahici bir dil kazandırırken, okura da hayata, hayatına dair yeni bir hissetme, dile getirme imkânı sunuyor. Galiba bu imkân da, Şükrü Erbaş şiiriyle onun okuru arasındaki ilişkiyi, klasik şair-okur ilişkisi olmaktan çıkarıp, özgürleştirici bir ‘bağ’lılığa dönüştürüyor.

Bir dil olmak ama sözcüklerden önce bunu daha eski, bilinen, doğal şeylerle yapmak. Yani dile suları getirmek, küçük dereleri akıtmak, nehirleri yatağına kavuşturmak, bir ağacı yapraklandırmak, yoklukla zenginleştirmek... Geceyi gündüze çevirmek değil ama geceyi daha da uzatıp şenliğe dönüştürmek, aşka bağışlamak... Şükrü Erbaş şiiri insanda bu hevesleri uyandırıyor, bu hisleri yaratıyor.

Şiir acıyı alır mı?
Her şey şiir olabilir, bu hayli zamandır yeni bir şey değildir. Fakat bazı şeylerin şiir olması da o kadar kolay değildir. Çünkü onlar bir kez söylenir, yazılır ve unutulmasına unutulmazda acısıyla sürmeye bırakılır.

Şiir acıyı almaz çünkü, ancak “Yaşıyoruz sessizce” dizesine getirir insanı. Paylaşılmış bir hayatı, Ömür Hanımla söyleşileri, iyiliği, ve elbette anıların güzelliğini ve bazı hayatların, aşkların eski acıları bile güzelleştirdiğini “yaşatıyoruz sessizce” tevekkülüne, hürmetine getirir. Bu elbette şaire şiirini bırakıp giden ‘güzelliğin tanrısı’nın ‘iyiliğin tanrısı’ olmasıyla da derinden ve yakından ilgilidir.

Asıl tarihimiz şiirdir!
Şiir acıyı alsaydı keşke, o zaman her şey şiir olurdu! Kayıpların acısını, yitiklerin yokluğunu, katliamlarda, saldırılarda can verenlerin açtığı yarayı, sevgilimizin, eşimizin, kardeşimizin içimizdeki boşluğunu şiir azaltırdı. Şiirin böyle bir görevi yok ne yazık ki ve doğrusu buna gücü de yok. Unutmayalım diye yazarız çünkü şiiri. Hatırlatmak bile sonra gelir. Şiir bizim anı, acı, keder, vicdan belleğimizdir. Bizim derken şairlerden söz etmiyorum yalnızca, Nazım Hikmet’in dediği ‘büyük insanlık’tan söz ediyorum. ‘Büyük insanlık’ olmasa şiir olur muydu hem?

Şiirin gerekçeleri neyse tarihin gerekçeleri de odur ve tarih de bunun için yazılır diyebilirsiniz, görünüşte öyle ama, tarih muzafferler içindir ve şimdilik muzafferlerin şiiridir. Şiirin tümüyle gerçekleşeceği gün, tarihin de büyük insanlığın şiiri olarak yazıldığı gün olacaktır elbette. Şiir, tarihe giremeyenleri, tarihten atılanları, çıkarılanları, yok sayılanları yazan hakiki tarihtir, asıl tarih.

Tarih şartsa, asıl tarihimiz şiirdir. Bu tarihi hem özel hem de herkes kılan şiiriyle, Şükrü Erbaş, bir bakıma ‘şiirin şiirde kalmayacağı’nı da gösterir. Bu nedenle hem çok hem de iyi okunması, bir şiir bilinciyle olduğu kadar yeni ve hakiki bir tarih bilinciyle de okunduğunun sevindirici işaretidir. Zira toplumcu şiir ya da kişisel şiir ayrımı denen yapaylığa da hakiki şiirin karşılığıdır Şükrü Erbaş şiiri.

Başkasının yerine...
Şükrü Erbaş, şiiriyle şiire dair pek çok şeyin tanımını da kendiliğinden yapar. Özeli genelleştirmede, geneli özelleştirmede açtığı yol ve sürdürdüğü tavrın yanı sıra, ‘başkasının yerine de yazmak’ gibi. Şiirin varlık nedenlerinden biri olan ve yazmak kadar yaşamaya da sayılması gereken bu girişimse, Şükrü Erbaş şiirinin doğal halidir, ondan beklenen şeydir, onun ‘mütemmim cüz’ü gibidir.

Şükrü Erbaş şiirinde, tam da olması gerektiği gibi her şiirde, ‘kendimizi bulmayız’ ama ‘kendimizle karşılaşırız’. Kendimizi bulduğumuz ya da bulduğumuzu sandığımız yapıtlar genellikle kişilik yıpranmasıyl malül yapıtlardır. Kendimizle karşılaştığımız yapıtlarsa, olmak istemediğimiz yüzümüzle buluşturur bizi bazen.

Şükrü Erbaş şiiri sanırım böyle bir okur yetiştirdi, cesur bir okur, yüzleşmekten, hesaplaşmaktan korkmayan bir okur. Üstelik bunu herhangi bir yenilik ve öncülük iddiasında bulunmadan yaptı. Bu eski okur, ki ‘yoldaş okur’ demek de mümkün, yol boyunca Şükrü’nün şiirine tutundu. Yalnızca okumak değil bu, onun yerine de yazan, söz alan birine güvenmek ve tutunmak. Şiir bazen de böyle bir ihtiyaca karşılık gelebilir.
İşte pek çok şairin yarı yolda bıraktığı o kadim okurun elinden de tutsa tutsa hakikatlı bir şair ve şiir tutardı. Bu okur yol boyunca Şükrü’nün hep tazelenen eski okuru olarak kaldı ve yepyeni okurlar eklendi ona. Kuşaklar boyu okunan bir şiir olacaktır böylece, dededen büyükanneden anneye, babaya ve torunlara kadar. Şükrü aileden bir şair olarak okunacak kadar da çoğul bir şair oldu.

“Sevmenin, dünyayı sevmek olduğunu” öğretene...
Okurunu büyüten bir şiir kadar okurunu da ortak eden paylaşımcı, ortaklaşmacı bir şiir. Göz kırpan, işmar eden, ayartıcı bir şiir değil. Sevinçte ve kederde, mutlulukta ve yasta, kahkahadan önce açan, gözyaşından önce akan bir şiir.

“Yaşıyoruz Sessizce” kitabı için sessizce yazmak istedim ben de. Bu şiirin sahibi olan, eşi sevgili Hatice’yi saygıyla, sevgiyle anıyorum ve kendisine böyle bir şiir kitabı yazılmış olduğu için mutlu olduğuna inanıyorum. Kitaba özellikle değinmek istemedim, çünkü yazmak için tekrar sayfalarını çevirmeye başlasam herhalde gözyaşı dökmekten bu yazıyı bitiremezdim.

“İnsan tanrıdan önce sevgiye inanır” diyor Şükrü Erbaş ve bizi de fena inandırıyor.


Paylaş