VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Temmuz 2015 Salı | Anasayfa > Haberler > Yazmak bir feryada adres bulmaktır
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Yazmak bir feryada adres bulmaktır

“Yazma serüveni bir feryada adres bulmaktır. Yazacağım yani feryat edeceğim ama bunu kim duyacak? Kim dinleyecek? Dinleyen duyan olsa bile kim dikkate alacak? Temel mesele bu” diyen Mustafa Çiftçi edebiyata nasıl adım attığını ve kitabını anlattı.

MUSTAFA ÇİFTÇİ

Ne Feryad Edersin Divane Bülbül Senin Bu Feryadın Gülşene Kalsın...

hani bülbülün bir feryadı var tamam ama bu feryadı biz dinlemeyiz. Gerek sabırsız oluşumuzdan gerekse insana ait ne kadar acizlik varsa o sebepten ama sonunda bülbülün feryadı gülşene yani güle kalacak. Eh artık gül dinler mi o feryadı meçhul.

Yazma serüveni de bir feryada adres bulmaktır. Yazacağım yani feryat edeceğim ama bunu kim duyacak? Kim dinleyecek? Dinleyen duyan olsa bile kim dikkate alacak? Temel mesele bu.
Ben dokuz yaşındayken elimde defter ninemin peşinde dolaşıyordum. Çünkü iki çocuğu yetersiz beslenme sebebiyle verem olmuş. O “körpe kuzuları“ toprağa vermiş bir anneydi ninem. Anlat bana diyordum. Ama ninem anlatmak istemiyordu. Kalem, kâğıt, hele deftere kayıt eski insanları korkutuyordu bunu sonradan anladım. Çünkü kayıt altına alınan şey aynı zamanda denetlenebilir. Eh kimse de denetlenmek istemez. Ninem belki bu kadar ayırdında değildi yazmak kayıt altına almak meselesinin. Ama olmadı, anlatmadı ninem. Ve benim ilk yazı girişimim başarısız oldu.

DELİ GİBİ OKUMAK

İlk başarısız denemeden sonra geçen çeyrek asırda ben zaman zaman deli gibi okudum. Ne bulursam okudum. Kar tatillerinde kütüphaneye koşarak, elime geçen her parayı kitaba yatırarak okudum. Deli gibi okuma zamanlarımın yavaşladığı hatta durduğu zamanlar oldu. İşte sınavlar, okul falan, o dönemlerde çevremi, insanları, olayları falan okuyabilirdim. Ama yok, bizim okul geleneğimiz mi yoksa Türkiye’ye has bir hastalık halimi bilmem. Okumak denilince sadece yazılı metin okumak geliyor akla. Okumaya başka alanlar, kapılar açmak öğretmenlerin, ailenin de aklına gelmiyor demek...

Okul derdi, sınav kederi azalıp da tekrar boş odalar, boş vakitler çoğaldığında alan değiştirmek geliyor aklınıza. Tarih okuyorsanız uzay hakkında TÜBİTAK kitabını da okuyorsunuz. Yani okumanız biraz abur cubur hale geliyor. Abur cubur zamanlarda biraz da sarhoşluk hali oluyor. Hani aynştaynın hastalığı, sürekli sarhoşluk, uykuda gibi olmak hali. Belki zihin yoruluyor. Belki her meseleden biraz biraz okuduğunuz için görüp geçirmiş adamlar gibi hissediyorsunuz. Bu sarhoşluk hallerinizde sizi akşam oturmalarına, okul programlarına, çay bahçesi muhabbetine çağıranlar oluyor. Ne okuduğunu anlamak için deşeleyen sorular soruyorlar. Siz o kitap tozundan uyuşmuş halinizle her meseleye en az bir paragraflık izahlar getiriyorsunuz. Bir nevi şov yapıyorsunuz. Sonra her geçen gün artan küçük bir şöhret sahibi oluyorsunuz. Okuyan küçük bir adam oluyorsunuz. Kendinizden on yaş büyüklerle gece yarılarına kadar laf yarıştırıyorsunuz.

Dışarıdan güzel gelse de bir süre sonra bitmez tükenmez bir çarkı ölümüne çeviren fare gibi olduğunuzu anlıyorsunuz. Sonu yok bu şöhretin, dibi yok fark ediyorsunuz. Sosyal bilimlerin girmediğiniz odası kalmamış sanıyorsunuz ama devamlı yeni yeni odalar açılıyor. Yavaş yavaş bıkkınlık alametleri görünüyor. Belki çok okuyan küçük adam olarak serin bahçelerde su şırıltıları arasında konuşmaya devam ediyorsunuz ama eski tadınız kalmıyor.

YAZARAK KONUŞAN ADAM

Sonra bir başka aşamaya geçiyorsunuz -bence en heyecanlısı bu aşamadır. Yahu ben konuşmasam da yazsam mesela nasıl olur diyorsunuz. Artık sabahlara kadar konuşan kişi olmaktan yazarak konuşan bir adam olmak hevesiyle dolaşıyorsunuz. Ama her heves gibi onun da ömrü varmış anlıyorsunuz. Okuma konusunda akıl veren çok ama yazmak başka bir bahçe. O bahçede top oynamak isteyen çok ama cesaret edip de o bahçeye giren az. Ben, dokuz yaşımdaki elinde defter nine peşinde gezen kedi yavrusu halimi hatırlayıp ben aslında yazmalıyım diye bir kere daha cesaret edip girdim o bahçeye. İlk yazım yerel gazetede yayınlandığında bahçeden ilk gülü devşirdim dedim kendime. O kadar önemliydi ki insanlık için küçük, benim için kocaman bir adımdı. Gazeteden yazımı kesip olimpiyatlarda altın almış sporcu edasıyla sakladım ilk yazımı. Sonra cehaletin verdiği hızla devamlı yazdım gazetede. Ama bir şeyi fark ettim ki yazmak ne kadar yorucu bir koşu. Neredeyse soluksuz kalıyorum. Hani ben çok okuyan küçük adamdım. Hani benden büyük heriflerle oturup kalkıyordum.

Yok yok hepsi boşmuş. Meğer ben sadece okudum zannediyormuşum. Meğer ben sadece kitapların tozunu alıp raftaki yerine koyan bir hevesli çırakmışım. Yazdıkça tüm simlerim, parlak boyalarım döküldü. İşin garibi yazarak yavaş yavaş tükenişimi herkes görüyordu. Yani çöküşüm herkesin önünde acıklı bir tiyatro oyunu gibi oldu. Allahtan yazdığım yer bir yerel gazeteydi ve ben daha fazla rezil olmadan yazı işine son verebildim. O günlerde anladım ki el yumruğu yemeyen kendi yumruğunu çok güçlü zannediyormuş.Aslında kimse bana bir şey yapmamıştı ben kendi hevesimde boğulmuştum o kadar basit.

Bak buraya kadar iki yazı tecrübemden bahsettim. Birincisi nine peşinde elinde defter koşturmaca. Diğeri yerel gazete mezarlığına gömülmece. Bu iki başarısız deneme sonrasında ben okumayı rölantiye aldım. Yani aheste çektim kürekleri.”Acele etme fıstığım” dedim kendime. Ve ardından fakülte okumakmış, iş bulmakmış, evlenmekmiş, askerlik yapmakmış hepsi birer boncuk oldu dizildiler ömür ipine. Ve ben artık daha sakin daha az konuşan bir adam olarak yavaş yavaş tekrar yazmaya başladım. Ama kimseye göstermiyorum. Bir gün iş yerine bir şair arkadaş geldi. Sağdan soldan laflarken benim yazdıklarımı görmek istedi. Ben de eski yanık yerlerimin tecrübesiyle olabildiğince iddiasız gösterdim. Şair yazının birini alıp gitti. Sonra bir telefon etti şair. Benim yazımı bir edebiyat dergisi editörü görmüş, çok beğenmiş. Yeni yazılar istiyormuş. Yıl 2007 o gün dergiye gönderdiğim hikayeler yavaş yavaş bir dosya oldu. Dosyamı yayıncılar gördü. Beğendiler basalım dediler. Ve bu günlere geldik. Yani iki kere denedim olmadı. Ama üçüncüsünde oldu galiba. Bakalım daha günler ne getirecek...

Paylaş