VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Nisan 2013 Pazartesi | Anasayfa > Haberler > Yazmak güzel ve ızdırap verici bir süreç
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Yazmak güzel ve ızdırap verici bir süreç

Ömer F. Oyal, dördüncü kitabı “Ferahlık Anına Övgü”de bir tekke erbabının gündelik yaşantısına götürüyor okurunu. Biz de yazardan bu kez okurlarını, kendi yazın yolculuğuna götürmesini istedik. Oyal, “Kendini ve kitabını anlatıyor” bölümünün bu ayki konuğu oldu.

Kendinden bahsetmenin zor yanı gerçekte ne olduğunu anlatabilmek. İşin kolay yanı rahatça yazılabilir: İstanbul’da doğdum, Boğaziçi Üniversitesi İşletme Yöneticiliği adlı artık varolmayan bir bölümü bitirdim, kimisi hâlâ mevcut, bazıları artık var olmayan partilerde çalıştım. Bazıları hâlâ çıkan, bazıları geçmişe gömülmüş bir sürü dergiye bir sürü yazı yazdım. Nitekim uzunca bir süredir de Orta Asya ile ilgili bültenler hazırlıyorum. Özgeçmiş yazmak kolay ama aktarılması güç olan yanı, gerçekte ne olduğuna gelindiğinde zorunlu olarak tökezleniyor. Thoreau, “gündelik yaşamın hakiki hasadı, bir anlamda elle tutulamayan ve aktarılamayandır” derken galiba bunu kastediyor. Yazmak, aktarılamaz yana doğru hamleler demek. Hem aktarma gayreti, hem örtme gayreti demek. Belki geride bırakma gayreti de demek. Yani, Anna Karenina’nın ünlü giriş cümlesini biraz değiştirirsek; mutlu insanlar hep birbirlerine benzerler, yazarlarınsa birbirinden farklı dertleri vardır.

Edebiyata, İslam tarihine, Orta Çağ Türk tarihine, Türkolojiye, Yahudi tarihine ve düşüncesine, Tasavvufa, Alman tarihine ve düşüncesine, Japon tarihine ve galiba biraz da felsefeye meraklıyım. Bu merakların çoğunun birbirine pek uymadığının da, kişinin ilgisinin böyle farklı alanlara yayılıp, saçılmasının iyi olmadığının da, yüzeysel bir yayılmaya götürebileceğinin de farkındayım.

BİTİNCE FERAHLARIM

Yazmak güzel ama aynı zamanda da ızdırap verici bir süreç. Bir romanı yazarken metnin içinde baştan sona, sondan başa sürekli dönerim. Belki on kez. Her dönüşte kitap biraz daha serpilir, bazen de kısalıp hafifler, onlarca sayfa çöpe gider. Bittiğine dair bir duygu gelip yerleşmeden ilk bölümün ilk sayfası bile bitmemiştir yani. Bunlardan anlaşılacağı gibi bir romanı bitirdiğimde hiç üzülmem, ferahlarım ve hemen okunmak için sırasını bekleyen kitaplara dönerim. Yukarıda sözünü ettiğim alanlarda okurum daha çok. Arada da, yılda birkaç tane, biyoloji, fizik ve astronomi alanlarında popüler bilim kitabı okurum. Herkese de tavsiye ederim. İnsanı, insanlığın “vıdı, vıdı” sorunlarından uzaklaşmaya, pek çok şeyin o kadar da önemsenir olmadığını görmeye yarar bu.
Acı olmaksızın, hakikat çabası da, adanmışlık da gerçeklik de söz konusu olmuyor. Günümüzde ya acıdan kaçılıyor ve zoraki biçimde neşeli olunmaya çalışılıyor ya da tam tersine acı putlaştırılıyor, yapışkan bir ağlaklık muteberleşiyor. İroni sanırım bu iki tutumun arasında bir yerde duruyor. Önemli olan gerçekliğin arkasına ulaşmak için üstlenilen dürüst sıkıntı belki de. Sıkıntı kişiyi eğitir. Yani yazı bir anlamda yaşamanın yan ürünüdür ve bir tutumun doğru olduğuna kanaat getirip dosdoğru gitmektense farklı tutumların toplandığı öbek etrafında durmaksızın gezinmenin, daireler çizip durmanın daha iyi olduğunu düşünüyorum. Sanırım yazdıklarım Almanların tabiriyle, biraz modası geçmiş bir tabirle “Bildungsroman” olarak tanımlanabilir. Çok parçalı bir Bildungsroman söz konusu. İki seçeneğin arasındaki aşılmaz gerilimin dönüştürücü ve eğitici olduğuna inanıyorum. Bir daha dönme isteği uyandıran kitaplar yazmak istiyorum. Ben öyle romanları severim çünkü. Romanlarımda önceki yaşamlarının ilkinde Yahudi olduğunu iddia eden karakterler, Caday taşı peşinde koşturan şamanlar vb. olmasına rağmen doğaüstü denilebilecek, büyülü diyebileceğimiz hiçbir şey olmaz. Hiçbir mucize gerçekleşmez. Doğaüstü, insanların zihinlerinde, imgelemde ve inançlardadır. Kişilerin kendilerine çizdikleri anlam dünyalarındadır. O anlam dünyalarında gezinmeyi seviyorum.



Son kitabım “Ferahlık Anına Övgü”, rastlantı sonucu bir tekkenin meydan yerinin tezyinatı gibi tamamıyla kendisine, kendi estetik kaygılarına yabancı bir işi para için üstlenen bir ressamı anlatıyor. Ona paralel olarak da tarikatta iyi bir sufi olmaya çabalayan birinin gayretini ve dertlerini hikâye ediyor. Bir hidayet romanı değil bu. Hidayet hikâyesi “kolay” bir çözüm. Zaten, hidayet de tıpkı tevekkül gibi, “sallantısı olmayan bir huzur ve huzuru olmayan bir sallantıdır.” Öte yandan “New Age”leştirilmiş bir tasavvuf sunumundan da, algısından da uzak durmaya çalıştım. Her dünya görüşü ve inancın kendine özgü ortodoksluğunun onun gerçekliğine en yakın hali olduğunu düşünüyorum. Gelenek asla budala değildir. Yalnızca farklı bir yolda düşünür, orada kalmaya çalışır. Fakat dünya orada kalmaz. İki tarafın hakikatlerinden, kendine özgü adanmışlıklarından, tutkularından söz ediliyor kitapta. Arada kısa tasavvuf hikâyeleri de, anekdotlar da anlatılıyor kitapta. Geleneğin modern dünya ile karşılaştığında kendini içinde buluverdiği gerilimi ve modernin kendi gerilimlerini karşılaştırıyorum. İki insan türünü karşılaştırıyorum. Hakikatin kesinkes bilinemeyeceği yerde farklı seçenekler etrafında dönüyorum. Kitabımın bir diğer izleği ise türlü suçlulukları kuşanıp durmamız. Çoğu kez hiç gereği yokken ve kimsenin umurunda değilken. Arınma gayreti suçluluğu da büyütebilir.
Şimdi baktım da fazlasıyla “ben” kullanmışım. Yıllar boyu kişinin kendi imzasıyla yazı yazmasının fazlasıyla “ben”cilik içerdiğini, “ben”i şişirdiğini düşünürdüm. Kendini ortaya koymaktan kaçınmak gerektiğini, kişinin anonimin içinde erimesinin iyi olduğunu düşünürdüm. Bitirirken, kesin konuşmamanınerdemini de teslim etmek istiyorum.


Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam