VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Mayıs 2016 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Yazmak için bir kâğıt bir kalem bir de çöp kutusu gerek
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Yazmak için bir kâğıt bir kalem bir de çöp kutusu gerek

Kürşat Başar’ın çocukluk ve gençlik yıllarını, edebiyat ve müzik yolculuğunu paylaştığı “Aslında Hayal” otobiyografik bir roman. Başar; “Türk şiirindeki ses beni çok etkilemiştir” diyor

CEMRE NUR MELEKE



Nedir “Aslında Hayal”in hikâyesi?
Yıllar geçtikçe hayat bir hayal gibi gelmeye başlıyor. Diğer bir yanıyla da benim yaptığım işler zaten bir hayal. Yazmak, müzik, oyunculuk, gazetecilik… Pek az insan çocukluğundan beri kurduğu hayalleri gerçek kılabilir. Ben bu açıdan şanslıyım. Çünkü hep şu ana kadar yaptığım işleri yapmayı düşlemiştim, hayallerimi de gerçekleştirdim. Bu yüzden bu kitabın adı “Aslında Hayal”. Bu kitabı yazarak kendi yaşamımda ve anılarımda bir nevi zaman yolculuğu yapmış oldum.

Geçmişle bir derdim var

Kitabınızda yazmakla gitmek arasında bir bağ olduğundan ve gitmek istediğiniz yerlere yazarak gittiğinizden, aslında seyahati pek sevmediğinizden bahsediyorsunuz. Yazarak yolculuk yapmak bir nevi bu sanırım?


Herhâlde bazı çocuklar bulundukları dünyadan, yaşantılarından memnun olmuyorlar veya başka hayaller kuruyorlar. Ama bir çocuk fiilen gitmeyi gerçekleştiremez. Onun için çocukken yazmak bir anlamda gitmekti benim için. Yazmak, hem zamanda hem mekânda sizi istediğiniz yere götürebilecek bir şey. Ayrıca size tanımadığınız veya kaybettiğiniz insanları getirebilecek bir araç gibiydi benim için. Benim hep kayıp giden geçmişle ilgili bir derdim oldu. Bunu da yazarak dile getirdim.

“Yazarlık aslında yalan söyleme sanatıdır ve bir göz boyama oyunudur” diyerek romanların gerçeğin kendisini içermediğini söylüyorsunuz. Bu noktada her roman, okuyucuya hayal penceresi açıyor diyebilir miyiz?

Bizim yaptığımız iş, okuyucuyu bir hikâyeye, bir karaktere, bir olaylar dizisine inandırmak. Tıpkı bir sihirbazın sizi gerçekten o kadını yok ettiğine inandırması gibi. Bir göz boyama sanatı diyorum ben yazmak için. Tabii ki yazmanın ciddi bir tekniği, işlevi var. Ama sanat dediğimiz şey, gerçeğin aynısını yansıtmaz. Örneğin bir ressam işinde ne kadar iyi olursa olsun, doğayı kusursuz, olduğu hâliyle resmedemez. Aynı şekilde yazar da gerçeği olduğu gibi yazamaz.

“Kitap yazmak için kâğıt, kalem ve bir de çöp kutusu gerek var” diyorsunuz.

Kitabımı bitirdikten sonra bir daha başa dönüp tekrar yazar, yazdıklarımı ayıklarım. Böylece kitap daha teknik yazılar içeren bir eser hâline geliyor. Yazdıklarınızı daha dikkatli bir bakış açısıyla bir daha okuduğunuzda hatalarınızı da görmüş olursunuz. Bu bana editörlük yaptığım dönemden kalmış olan bir alışkanlık.

Hiçbir kitabınızı bir yere kapanıp yazmadığınızı söylüyorsunuz. Neden?

Bazı arkadaşlarım var, yeni romana başlar, üç ay eve kapanır çıkmaz, sadece romanını yazar. Benim öyle bir imkânım yok. Yazarlık dışında başka işler de yaptığım için sürekli bir yoğunluğum oluyor. Aslında bu durumdan memnunum. Mesela iki sene önce “Yaz” romanını yazmadan önce biraz daha azdı, sadece müzik işleri vardı. Yayıncım Vedat, romanımı yazmam için birkaç ay yazlık bir yere gitmemi önerdi. Sonra kendi kendime düşündüm, ben sıkılırım öyle bir şeyden. İçimden gelmezse zaten yazamam, kalkarım masadan. Zorla ne yazabilirim ne de çalabilirim.

Tek fiilli kitaplar dönemi

Edebiyatın bazılarına sıkıcı gelmesinin nedeninin “edebiyatın ulaşılamaz, ancak bazı insanlara özgüymüş gibi yansıtılmasından” kaynaklandığını söylüyorsunuz. Sizce yazarların romanlarını anlaşılabilir bir üslup ile yazması önemli mi?

Daha doğru düzgün kitap okumamış birisi, örneğin Sartre’ın kitabını okumuş, “anlamadım” diyor. Okunması kolay kitaplar bir sürü... Onları okuyabilirler. Ama bazı kitapları anlamak için de çaba gerek. Bir yemeği yapmak bile çaba ister, birikim ister. Yemek programı seyreden herkes gidip anında o yemeği yapamaz. Okuduğunu anlamak da böyle bir şey. Kitap okuma deneyiminizle, birikiminizle doğru orantılı. Son zamanlarda rahat okunan, tek fiille yazılmış kitapların sayısı arttıkça edebiyat sığlığa çekildi ve okuyucu da buna alıştı, tembelleşti. Hemen kitabı okuyayım ve anlayayım istiyor. Hâlbuki edebiyatın amacı bu değil. Amaç okuyucuya bir derinlik kazandırmak, haz vermek.

Yazı üslubunuzu şiir ve müziğin
şekillendirdiğinden bahsediyorsunuz...


Özellikle Türk şiirindeki ses beni çocukluğumdan beri çok etkilemiştir. Aynı şey müzik için de geçerli. Bendeki bu etkilenmenin sebebi ne bilmiyorum ama muhakkak ki yazılarımda şiir ve müziğin yansıması var.

“Sen Olsaydın Yapmazdın Biliyorum” romanınız için üslup ve tema uygunluğu açısından Ali Bayramoğlu postmodern bir roman olduğunu söylemiş, sizce de öyle mi? Siz postmodernizmi nasıl tanımlarsınız?

Evet öyle söylemiş, ama neden öyle dediğini bilmiyorum. Ben romanı yazarken postmodernizmi düşünerek yazmadım. Zaten postmodernizmi de daha tanımlayabilen biri yok sanırım. Ama Bayramoğlu’nun romanım için üslup ve tema uygunluğu açısından söylediği şey hoşuma gitti. Kendi edebiyat kuramımla ilgili bir şey söylemeyi pek sevmem ama romanlarımda üslup ve tema uygunluğunu yakalamak hep yapmak istediğim bir şey.

Roman yazarken kafanızda iki sabit diskin olduğunu, birine romanla ilgili verileri, diğerine de günlük hayata ait verileri koyduğunuzdan bahsediyorsunuz. Romanlarınız için bu iki verinin karışımı diyebilir miyiz? Sizce bir roman tamamen kurmaca veya tamamen gerçek olabilir mi?

Aslında bu iki diski birbirinden ayırmanız gerekiyor. Ama bu çok kolay olmayabiliyor. Bazen yazdıklarınızın çok içine giriyorsunuz, bu sefer gündelik hayatınızda olup bitenlerle karışmaya başlıyor. Zaten roman yazarken her hâlükârda ikisi birbirini etkiler. Katıldığım bir psikiyatri kongresinde konuşma yapmıştım bu durumla ilgili. Kongrede değişik bir şey öğrendim, psikiyatrlar şizofrenlerin yaratım süreçlerini incelerken bu iki disk temasını kullanıyorlarmış. Ama onlar o iki disk arasındaki geçişi ayırt edemiyorlarmış.

Beş-altı sevgilisi olan adam gibiyim

Dergi yöneticiliği, radyo, televizyon programları, filmler, köşe yazarlığı gibi birçok iş yaptınız. Bu konuda neler söylemek istersiniz?


Sadece bir işe yoğunlaşırsanız ve onu ne kadar uzun süre yaparsanız o işte ustalaşmış olursunuz. Diğer türlü, birçok iş yaptığınız zaman enerjinizi bölmüş oluyorsunuz. Ben 30 yıl boyunca sadece müzikle uğraşmış olsaydım muhakkak ki daha iyi bir müzisyen olurdum. Ama sanat ayrı bir kavram. 30 sene sadece romanla uğraşsanız daha iyi bir yazar mı olursunuz? Yazıda teknik olarak ustalaşabilirsiniz ama iyi roman olur mu, orası bilinmez. Benim yaptığım işler daha çok sanatla ilgili olduğu için yetenek gerektiren bir alandayım. Eskiden yaptığım gazete ve dergi işleri de benzer işlerdi. Gazete ve dergilerde çalıştığım dönemde televizyonda özel kanallar açıldı. O kanalların patronları da bizim patronlardı. Doğal olarak bizi televizyona geçirmeye başladılar. Yani yaptığım işlerin hepsi bağlantılı olarak iç içe geçti. Bunun da şöyle bir faydası var; bu işlerin hepsi birbirini besledi ve hiçbir zaman sıkılmadım. Belki garip bir benzetme olacak ama 5-6 tane sevgilisi olan bir adam gibiyim.

“Keşke Burada Olsaydın” ve “Kaldığımız Yerden” albümlerinizin hikâyesinden biraz bahsedebilir misiniz?

Kürşat Başar Orkestrası’nı kurup çalışmalara başladıktan sonra bazen provalarda konserde çalmadığımız, çalmayacağımız daha kendimize dönük parçalar çalıyorduk. Arkadaşlarla “Bir albüm yapsak mı, yapsak nasıl olur” diye düşünmeye başladık. Dedim ki, “Albüm yapacaksam eğer bir jazz albümü yapmak istemem. Daha kendime ait bir tarz olsun isterim. Çocukluğumda, gençliğimde sevdiğim şarkılardan, şarkıcılardan oluşan bir albüm...” Bunları düşünürken yavaş yavaş parçalar seçmeye başladım. Sezen Aksu, İlhan Şeşen, Candan Erçetin gibi isimlere dinlettim parçaları. Onlar da sevdiler bu fikrimi ve albüm hazırlıklarına başladık ve “Keşke Burada Olsaydın” bu şekilde ortaya çıktı. Ardından iki yüze yakın konser verdik. Bu arada repertuarımız da gittikçe genişledi. Ben yine birtakım şarkıları seçip ayırmaya başladım ve “Kaldığımız Yerden” albümü ortaya çıktı. Bu albümde az sayıda cover var. Daha çok yabancı şarkıların Türkçe sözlerle seslendirildiği şarkılar var. Örneğin Candan Erçetin’in seslendirdiği Jon Lord’un “Bouree”bestesi, Ferhat Göçer’in söylediği Leonard Cohen’in “Dance Me To The End Of Love” bestesi var. Tabii benim bestelerim de.

Paylaş