VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Ağustos 2013 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Yazmanın sorumluluğu alma vakti gelmişti
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Yazmanın sorumluluğu alma vakti gelmişti

İlk romanı “Büyükler Öldüğünde Toprağa Gömülür”ü yayımlayan Nezih Erdoğan, kendini ve edebiyatını anlattı.


Nezih Erdoğan

Hikâyeleri, masalları, romanları “yanlış” bir sırada okudum. İlkokul bitirme sınavlarına hazırlanırken gizli gizli ağbimin kitaplığından aşırdığım Jerzy Kosinski’nin “Boyalı Kuş”unu okumaya çalışıyordum. Ortaokulda ise Kemalettin Tuğcu’ya merak sardım. Lise yıllarında elimde Camus, Sartre ve Kafka dolaşıyordum. Ne okuduğumu anladığımdan emin değilim, yine de hissediyordum ki bu romanlara hiç değilse bir edebi zevk borcum olacak. Ama ağbimle biriktirdiğimiz paralarla aldığımız çizgiromanları her zaman okuduk, nerede ne bulduysak okuduk. Saatlerce, başdöndürücü bir hızla okumanın ardından midemin bulandığını hatırlıyorum. İçten içe sızlayan suçluluk duygusu Picasso’nun da çizgiroman okumaya düşkün olduğunu öğrendiğimde hafifler gibi oldu. Uzunca bir ara verdikten sonra, birkaç yıl önce çizgiroman okumaya geri döndüm. Özellikle grafik romanları kastediyorum: Amerikalılar en sıradan olayları sıradanlıklarını bozmadan, anlatmaya değer hale getirmeyi iyi biliyorlar. En iddialı postmodern romanlardakinden daha cüretkar sahneleri ve uçuk teknikleri de grafik romanda bulabilirsiniz (bkz: Daniel Clowes’dan “Ice Heaven” ve niceleri).


İlk yazdığım kitap, sinema seyircisi üzerine bir doktora teziydi. Ömrüm boyunca “bilimsel” metinler okudum, yazdım, öğrencilerime anlattım. Yazıyı temelde şiir, kurmaca ve kurmaca-dışı diye üç ayrı yatakta giden bir akış gibi gördüm. Bu suların birbirine kavuştuğuna, sonra ayrılıp tekrar kendi yoluna gittiğine tanık oldum. Bazen bir kuramsal metni bir polisiye roman okumanın heyecanıyla sökmeye çalıştım, bazen bir polisiye karşıma bir bilgi problemi olarak çıktı. Ama nihayetinde bir roman kurmaca bir metindir; bir şeyler kurup, hikâye edeceksen onun oyun alanı ve teknikleri, dahası sorumlulukları bambaşkadır. Yıllarca malzeme topladım, notlar tuttum, günlükler, kurmaca metinler yazdım, hepsini bir kutuda sakladım. Sonra anladım ki; bitirmek ve yayımlamak olmadan, başka deyişle yazmanın sorumluluğunu tamamiyle üstlenmeden hiçbir şey tam olmayacak.
Bilimsel çalışmalarda kişisel olandan hareket edebilirsiniz, ancak mutlaka onu kişisel olmayan bir alana taşıyıp, orada verilerle, soyutlamalarla, genellemelerle ifade edebilmelisiniz. Bir erkeğin, karısının ehliyet alıp, başkalarına ihtiyaç duymadan kendi başına otomobil kullanması karşısında verdiği tepkiden hareketle bazı genellemelere gitmek ve sosyolojik bir metin üretmek mümkündür. Bununla birlikte sosyolog roman yazmaya kalkıştığında, alışkanlıklarını bir kenara bırakıp, direksiyon başında, acemi ayaklarıyla pedalları yoklayan karısına bakan kocanın içinden geçenleri sadece onun içinden geçiyormuşcasına kağıda dökmeyi bilmelidir. “Büyükler Öldüğünde Toprağa Gömülür”ü yazmaya koyulduğumda, tam tersini yaparken buldum kendimi. Bir karakterin biricik, kişisel tecrübesi haline getirilmeyi bekleyen bir dünya vardı önümde. Bir bilimsel metnin adresi, az çok tanıdığınız, bir tür meslekdaş-okurdur. Ben yazarken, meslekdaş-okur gitti, hiç tanımadığım okuyucum geldi, dizimin dibine oturdu. Bu okura nasıl dokunabilirdim? Onunla verilerle, varsayımlarla, argümanlarla değil, endişeden, sevinçten ve kederden oluşan karakterleri, durumları ve olayları kullanarak temas kurabilirdim ancak. “Kullanmak”tan kastım, onlar hakkında her şeyi yazmak, eksiksiz bir dünya yaratmak değil tabii. Böyle yapsaydım, okurun romana gireceği kanalları tıkamış olurdum. Karakterleri bütün ayrıntılarıyla tarif etmekten kaçındım. Anlatının gelişiminde bazı noktaları atladım. Okura yapacağı hiçbir şey bırakmasaydım, herhalde korkunç sıkıcı bir roman olurdu.
Roman karakterlerinin “gerçek hayat”taki karakterler gibi olmayacağını, onlar gibi konuşmayacaklarını baştan teslim etmiştim. Esas olan ikna edici olmaktı. Okur hiçbir zaman önüne gelen bir hikâyeyi, “insanlar böyle konuşmaz” diye geri çevirmez. Günlük hayatta insanların nasıl konuştuğunu can kulağıyla dinledim, doğru, ama asıl başka romanlarda, filmlerde, televizyon dizilerinde insanlara bakmak, onlardan öğrenmek daha önemliydi benim için.
Şanslıydım; gerçek bir okurum oldu. Karım ara ara yazdıklarımı okudu, okudukça ne düşündüğünü dikkatli bir biçimde söyledi. Ben de ona dikkatli bir biçimde, yazarken yaşadığım bazı sıkıntılardan söz ettim ama romanın kendisini anlatmaktan kaçındım. Zaten binbir güçlükle kurduğum gerçekliği, “gerçek dünya”ya geri çağıra çağıra, eskitip artık yazılamaz hale getirmekten korktum.

ZİHİNLERDEKİ DUVAR

Romanı, bir duvar imgesinden hareket ederek yazmaya başladım. Gerçek bir şehrin ortasından gerçek olmayan bir duvar geçirdim. Duvarın bir tarafında birileri, öbür tarafında başka birileri kaldı. Duvar sonra insanların zihinlerinin de ortasından geçti. Başta öngördüğüm kadar öne çıkmadı belki ama belirleyici olmayı sonuna kadar sürdürdü.
Bu duvarın etrafında, taşrada geçen bir çocukluk. Çocuklar birbirlerinden zalimlik öğrenirler. Güya kendilerini korumak için tuhaf organlar geliştirirler. Yetişkinliklerinde de zaman zaman çocukluğun bu karanlık ülkesini ziyaret ederler. Önce, anlatının kimin ağzından, ne zaman çıktığına karar vermem gerekiyordu. Bir çocuğun başından geçenleri, olduğu gibi anlatması mı, yoksa yıllar sonra geçmişe döndüğünde hatırında kalanları nakletmesi mi? Derken, hatırlamak en büyük meselem haline geldi. Çünkü hatırlamak aynı zamanda bir kurgu meselesidir. Başka yazarların çocukluğundan elbette çok şey öğrendim. Borcumu ödemem lazım: Benjamin ve Coetzee’nin kendi çocuklukları üzerine yazdıkları bana yol gösterdi. Hele Coetzee’nin tekniğinde en zor dönemeçleri en düz ve yalın cümlelerle, dili hafifleterek (sulandırarak değil) aşmasını örnek aldım.
Bir zamanlar ünlü bir romancının yazdığı bir romanın tam ortasında yan karakterlerden birinin adının değiştiğine şahit olmuştum. Ben romanda yazmakta olduğum her şeyi aklımda tutmalıydım. Ama bir adım ileri gideceğim; ben romanda hiç sözü geçmeyen varlıkları, nesneleri de aklımda tutmak mecburiyetini hissettim. Şöyle anlatayım: Karakterlerden biri her akşam babasından dayak yiyen bir çocuk olabilir. Romanda hiç dayak sözü geçmiyor olabilir ama o çocuk sokağa çıkıp, ileride yürümekte olan bir arkadaşına sesleneceği vakit, her akşam babasından dayak yediğini hatırlamam gerekir.
Olmayan şeyleri hatırlamak. Yine de biliyoruz, çok şükür: hafızai beşer nisyan ile malul.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163