VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
19 Nisan 2017 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Yemek tutkunu haremağası dedektif
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Yemek tutkunu haremağası dedektif

Merkezine Osmanlı İstanbul’unu koyarak yazdığı tarihi polisiyelerle tanınan Jason Goodwin’in eski haremağası hadım dedektifi Yaşim, bir yandan Yılanlı Sütun’dan kesilen yılan başlarını korumaya öte yandan da art arda işlenen cinayetler çözmeye çalışıyor.

ÖZLEM AKALAN




İngiliz yazar Jason Goodwin’in eski haremağası yeni dedektif Yaşim’i hikâyesinin merkezine koyduğu ve okuru 1800’lerin İstanbul’una götürdüğü Osmanlı polisiye serisinin ikinci halkası “Yılanlı Sütun” Türkçede. 2006’da yayımlanan ve Edgar Ödülü’nü alan serinin ilk kitabı “Yeniçeri Ağacı” (Pegasus Yayınları, 2016) edebiyat çevrelerinde ilgi görmüş, 40 dile çevrilmişti. Türk okurları Yaşim ile henüz geçtiğimiz yıl tanışmış olsa da ABD’li ve Avrupalı hayranları kahramanımızın beşinci öyküsü “Baklava Kulübü”nü okuyalı üç yıl oldu bile.

Cambridge Üniversitesi’nde Bizans tarihi okuyan Goodwin, Polonya’dan İstanbul’a kadar yürüyerek yaptığı seyahati 1993 yılında “On Foot to the Golden Horn” adıyla kitaplaştırdı. Ardından Osmanlı İmparatorluğu üzerine yazdığı “Lords of the Horizons: A History of the Ottoman Empire” isimli kitap, The New York Times Book Review’a kapak oldu. Ama asıl edebi ününü dedektif Yaşim’in maceralarıyla elde etti. II. Mahmud döneminde geçen polisiyeler, sadece klasik polisiye kodlarını taşımakla kalmıyor, Goodwin Osmanlı İstanbul’unu sanki o günleri görmüş gibi betimliyor. Bir Haliç kıyısına götürüyor okurunu bir Pera’ya; Ortaköy’de de gezdiriyor Fener’in, Balat’ın arka sokaklarında da. Yaşim, aradığı kişiyi bulmak için kimi zaman bir köçek dostuna danışıyor kimi zaman bir Ermeni koleksiyonerin kapısını çalıyor. Bazen Leh dostu onunla maceraya atılırken bazen de Yaşim, Valide Sultan’dan fikir alıyor. Arnavutlarla da dirsek temasında Rumlarla da. Hem saraylı hem halktan olduğu için her kapıyı kolaylıkla çalıyor. Ama en önemlisi, hem erkek hem de hadım olduğu için erkeklerle olduğu kadar kadınlarla da rahatlıkla konuşup, duygudaşlık edebiliyor.

Yaşim mutfakta!
Farklı din ve milliyetlere sahip İstanbul sakinlerinin gelenekleri, yetenekleri, özellikleri, yeme-içme âdetleri, saray usulleri ama en önemlisi de vaktiyle saraya mensup olan ama halk arasındaki bohem hayatını da sürdürmeye devam eden hadım bir haremağasının günlük ve özel hayatı… Tarih, entrika, gerçek ve kurmaca iç içe geçiyor nihayetinde de Goodwin’in tüm romanları okurda eşsiz bir tat bırakıyor. Tat demişken; Goodwin yemek tarifleri konusunda Mario Simmel’i aratmıyor. Meyaneden safranlı pilava, imambayıldıdan enginara pek çok yemek tarifini satır aralarında okurla paylaşıyor. Üstelik bu iş için polisiyelerle de yetinmiyor yazar; “Yashim Cooks Istanbul” adlı bir kitap da çıkarıyor. Şiş kebaptan yayla çorbasına, sade pilavdan kadınbudu köfteye, sigara böreğinden Arnavut ciğerine romanlarında adı geçen ve kısaca yapılışını anlattığı yemeklerin tariflerine ve fotoğraflarına yer veriyor yazar. Kitabında Osmanlı mutfağını anlatıyor, romanlarından bölümler aktarıyor ve bu keyifli olduğu kadar kapsamlı araştırmasını güncel İstanbul fotoğraflarıyla donatıyor. İstanbul âşığı hatta bir röportajında “İstanbul’la evlendim” diyecek kadar sevdalı Goodwin’in mutfağa soktuğu dedektifi Yaşim, en az polisiyeleri kadar heyecan dolu bir macera yaşatıyor okurlarına.
İşin içine yemek girince, “Yılanlı Sütun”un hikâyesinin ikinci planda kaldığını düşünmeyin zira o da en az ilk roman “Yeniçeri Ağacı” kadar heyecan verici.

Tek şüpheli
1838 yılında İstanbul’da, bir gece vakti zerzevatçı Yorgo’nun saldırıya uğramasıyla başlıyor “Yılanlı Sütun”… Arkadaşının hastaneye kaldırıldığını öğrenen eski haremağası Yaşim soluğu onun yanında alır ama Yorgo “Merdivenlerden düştüm” der de başka bir şey söylemez. Oysa öldüresiye dövüldüğü her halinden bellidir. Merakını gizleyemeyen ve arkadaşının başına gelenler hakkında detaylı bilgi toplamaya çalışan Yaşim’in tüm çabaları sonucunda elde ettiği tek şey, bir Rum’un kulağına fısıldadığı “Hetira” sözü olur. Yaşim bu sözün izini sürerken artık olmayan bir ülkenin, Lehistan’ın eski büyükelçisi arkadaşı Palewski, geleneksel hale gelmiş akşam yemeklerine yanında bir Fransız ile birlikte gelir. Pek de tekin görünmeyen arkeolog Lefévre, yeni kazılar için finansal kaynak bulma peşindedir. Ertesi sabah evine yollanan bir pusulada yazılı adrese giden Yaşim bu kez Rum bir bankerin telaşlı eşiyle tanışır. Bu genç ve hırslı kadın Yaşim’den Lefévre hakkında bilgi toplamasını ister. Ne var ki Lefévre İstanbul’da geçirdiği ilk günün ardından başını fena halde derde sokmuş olarak soluğu Yaşim’in evinde alır. Derhal şehirden ayrılmak istemektedir. Ertesi akşam Palermo’ya kalkacak bir gemide arkeoloğa yer bulan Yaşim onu, gemiye götürecek sandala kadar uğurlar. Ancak sabah, Lefévre’in köpekler tarafından parçalanmış cesedi Fransız Konsolosluğu’nun önünde bulunur. Arkeoloğu canlı gören son kişi olan Yaşim, tüm şüphe oklarını üzerine çeker. Üstelik Lefévre öldürülmeden önce Yaşim’in evine bir kitap saklamıştır. Dedektifin gerçek katili kısa zamanda bulması gerekmektedir. Bir de elbette dostu Palewski’nin Arnavut hizmetçisinin kocasını, Yahudi tefeciyi ve Rum sahafı kimin öldürdüğünü…

Ayasofya’dan Yerebatan’a Kapalı Çarşı’dan Mısır Çarşısı’na Patrikhane’den Sahaflar Çarşısı’na, hizmetçili konaklardan Yaşim’inki gibi tek odalı pansiyonlara uzanan hikâye, tarihi bilgilerle örülmüş. Ölüm döşeğindeki Sultan Mahmud’un annesi Valide Sultan’ın aslında 1817 yılında ölmüş olması dışında tarihle çok da oynamamış yazar. Lord Byron ve onun gibi Antik Yunan hayranlarının uğradıkları bozgun ve hayal kırıklığı, Megalo İdea’nın şekillenmesi ve kurulan gizli cemiyetler, yoncalar ve elbette kitaba adını veren Yılanlı Sütun hakkındaki efsaneler gibi pek çok detayın tek tek eklenmesiyle örülen hikâye, polisiye ve tarih meraklılarına keyifli bir okuma sunuyor.


Cazibe merkezi Ayasofya
Yabancı polisiye yazarları için İstanbul müthiş bir çekim merkezi. İki kıtayı buluşturması, Bizans ve Osmanlı tarihi, çok katmanlı kültürü elbette bunun başlıca sebepleri. Ayasofya ise İstanbul’u romanlarına mekân seçen yazarların adeta şifresi haline gelmiş durumda. 2014 yılında yayımlanan ve Charles Brokaw mahlasıyla yazan bir akademisyenin kaleme aldığı “Şeytan Şifresi” (Pegasus Yayınları), bu türe bir örnek. Bu romanın kahramanı, Ayasofya ve İstanbul’u hikâyenin merkezine koyarak Şeytan’ın izini sürüyordu.

Laurence O’Bryan’ın “İstanbul Şifresi”. (Pegasus Yayınları, 2013) ise yine bir solukta okunan polisiyelerden. Bu romanda öldürülen meslektaşının başına neler geldiğini anlamaya çalışan bilim adamı, Aya İrini ve Ayasofya’nın tünellerinde dünyayı sarsacak veba virüsünün üretildiğini keşfediyordu.
Dan Brown’un aynı adla filme çekilen romanı “Cehennem”de de düğüm, yine İstanbul’da, Robert Langdon’ın Ayasofya’da bulduğu ipucu sayesinde çözülüyordu. Tüm bunlara Mustafa Armağan’ın da son kitabında “Ayasofya Entrikaları” üzerinde durması eklenince İstanbul bir kent olmaktan çıkıp roman kahramanına dönüşüyor.


Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayı : 163