VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Eylül 2016 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Yılgınlığım çılgınlığa dönüşünce yazdım
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Yılgınlığım çılgınlığa dönüşünce yazdım

“Yarın Yarın”, “Asılacak Kadın”, “Bir Cinayet Romanı” gibi unutulmaz eserler veren Pınar Kür on yıl sonra “Sadık Bey” isimli yeni bir romanla okurlarını sevindirdi. Günümüz iş ve insan ilişkilerine ayak uyduramayan bir kahramanın hikâyesi “Sadık Bey”. Kür, kahramanı için, “Sık sık rastladığımız bir kaybeden,” diyor.

BUKET AŞÇI GÜREL

Son romanınız “Cinayet Fakültesi” 2006’da yayımlanmıştı. On yıl geçmiş. Neden bu kadar ara verdiniz?
Çok çeşitli sebepleri var. Ailevi sorunlar, sağlık sorunları, Türkiye’de (ve dünyada) yaşanan gelişmelerin içimde yarattığı yıkımlar… Çok sevgili annem İsmet Kür’ü ve birçok yakın dostumu yitirmenin acısı... Başımdan geçen iki kaza sonucu geçirdiğim iki çok ciddi ameliyat ve çok uzun süren nekahet süresi, şimdi bile devam eden fizik tedaviler… Her şeyden çok, ülkemizde ve dünyada yaşanan savaşlar, yıkımlar, insanı “yazmak” eyleminin boşunalığına inandırıyor; derin bir yılgınlık yaşayabiliyorsunuz. Ama bir süre sonra o yılgınlık bir çılgınlığa dönüşüyor ve yeniden yazmaya koyuluyorsunuz.

“Sadık Bey” günümüze, günümüz ilişkilerine, özellikle de iş hayatına ayak uyduramamış bir anti-kahraman. Herhangi biri. Neden böyle bir karakteri kaleme aldınız?
Aslında herhangi biri değil… Günümüzde (hatta edebiyat tarihinde) sık rastladığımız bir “kaybeden” o. Ta eski Yunan’dan itibaren, kimisi tanrılarla, kimisi doğayla, kimisi toplumla, kimisi aşkıyla savaşıp kazanamayanlarla doludur edebiyat tarihi. Sadık Bey ise aynı tragedya kahramanları gibi kendinden büyük güçlerle kapışırken kendi hataları yüzünden kapaklanıyor. Ama o daha küçük çaplı bir adam. Hamlet değil de Osric. Sadık Bey’in bir diğer özelliği de adeta duygularını dondurmuş olması. Kızıyla ilişkisi, torununa karşı kayıtsızlığı... Onu bu derece nasırlaştıran nedir? Zira Türkiye toplumunda bu tür babalara hiç de az rastlanmıyor.
Sadık Bey’in kızına ve torununa karşı olumsuz davranışları romanın ilk sayfalarında sergileniyor, bu duygusuzluktan değil, ilerleyen sayfalarda açıklanacak olan kırılma noktalarından birine hazırlık olarak görülmeli.

Uzun yıllarını hatta hayatını kurucu ortağı olduğu bir şirkette geçiren bir muhasebe müdürü. Konforu, alışkanlıklarını seven, çapkınlığı da. Kendini zeki de sanıyor. Ama bir kusuru var; değişimi hiç gözlemlememiş ve üzerine düşünmemiş. Ne dersiniz; değişimi görmeyen (illa ayak uydurması gerekmese de) artık siliniyor mu?
Bu 21’inci yüzyılın (artık tragedya olmadığını varsayarsak) dramlarından biri değil mi? Ben henüz 20’inci yüzyılın değerlerinden kopmadım. Değişimi görüyorum, üstünde düşünüyorum, sonra da bu romanı yazıyorum.


Roman küçük bir iş yeri olarak yola başlamış ve artık daha da büyümek isteyen bir şirkette geçiyor. Gizli telefon konuşmaları, ani bastıran toplantılar, manalı bakışlar... Kişinin kendini en güçlü hissettiği anda bile darbe yediği bir ortam. Artık iş hayatında ahlaken var olmak mümkün değil mi?
Sizce artık Türkiye’de herhangi bir alanda ahlaken var olmak mümkün mü? Bu roman 2012 yılında geçiyor, yani son dört yılda olan bitenleri dâhil etmedim. Rekabet yırtıcılığı yalnızca iş yaşamında değil, her alanda öldürücü…

“Sadık Bey” romanınız da diğer romanlarınız gibi bir gerilim ve polisiye örgü içinde ilerliyor. Gizemli bir genç, sessiz bir sır, geçmişten gelen demlenmiş bir intikam, her sayfada sona biraz daha yaklaşıldığı hissi ve bir tuzak. Aslında her şey daha ilk sayfalardan itibaren ortada. Sadece kahramanımız görmek istemiyor. Neden insan kendi sonunu görmek istemez?
Burada bir polisiye kurgusu yok. Evet, gerilim var ama gerilim olmayan roman olur mu? Sadık Bey gençlik hayallerini satmış ama boşalan yeri de dolduramamış biri, sonunu görmemekte direnmesinin sebebi de bu zaten. Ayrıca insan sonunu görebilseydi hayat ne bunaltıcı olurdu… Kimse de roman yazmazdı.

Gizemli gencimiz için ne diyebiliriz; bir iç ses, sağduyu, savunma mekanizması?Orasına okur karar verecek. Burada esrarı bozacak değilim ya.

Gelelim Perim’e... İşte her şirkette ilk dikkat edilmesi gereken eleman. Şık, alımlı, cüretkâr. Ama o da son tahlilde hayat mücadelesi veriyor; bekâr bir anne. İnsanları bu derece acımasızlaştıran hayat mücadelesi mi yoksa bu bireysel bir tercih, ahlaki duruş meselesi midir?
Perim beni en çok zorlayan karakterlerden biri oldu. O tip kadınları tanıdım, hatta şirket ilişkileri konusundaki tüyoları da büyük ölçüde onlardan aldım. Gene de onları çok iyi anlayamadım. Görünürde onlar kazananlar arasında ya da arkasındalar.. Ama Çalış adlı çocuğun bağırıp çırpınmalarının da bir anlamı olsa gerek.

Tüm bu ayak oyunları, büyüme stratejileri sizce ne için? Daha çok kazanmak, daha güçlü olmak içinse bu mutluluk getiriyor mu? Biz çok uzun zaman önce mutlu olmayı unuttuk mu? Bunu güçlü olmakla mı değiştirdik? Ne dersiniz?
Haklısınız. Yaşam güç ilişkileri üstüne kurulu. Bu didişmeden uzak kalabilen çok az insan var. Onlar da her zaman mutlu olamıyorlar, çünkü genellikle “ezik” olarak niteleniyorlar. Güçlüler de mutlu değiller, çünkü her an korku içindeler. Genellikle en güçlü olanlar, belli etmemeye çalışsalar da en büyük korku içinde olanlar değil midir?

Yazmak için illa ki bir itirazınız olmalı

Siz Türk edebiyatına yıllarını vermiş bir yazarsınız. “Asılacak Kadın”dan bu yana yazdıklarınızla hep gündeme geldiniz, konuşuldunuz ve okundunuz. Günümüz yeni nesil edebiyatı nasıl buluyorsunuz? İlginizi çeken, beğendiğiniz yazarlar kimler?

Sevdiğim yazarların hepsi ölü ne yazık ki. Hem Türk hem de dünya edebiyatı için geçerli bu. Beğendiğim yeni nesil edebiyatçılar var, elbette. Ama onlar da çok genç değiller artık. Müge İplikçi’yi, Aslı Erdoğan’ı, Murat Gülsoy’u, Ece Temelkuran’ı, Yekta Kopan’ı, Mine Söğüt’ü ilgiyle izliyorum.

Yazma alışkanlıklarınız neler? Belli saatleriniz var mı? Bölümler hâlinde mi yazarsınız? Romanınızı önceden defterlerde planlar mısınız yoksa her şey kafanızda şekillenip yazdıkça mı netleşir?
Uzun süre iki işi birlikte yürüttüğüm için yazma zamanım gecedir. Planlama dönemi uzun sürer. Evet defterlerde çalışırım. Bu defterlerin çoğunu Kadın Eserleri Kütüphanesi’ne bağışladım. Asıl yazıya dökme sürecinde, tabii yazdıkça netleşir, kimi kez değişir. Bölümler hâlinde yazıyorum ama her zaman sıralı yazdığımı söyleyemem.

Bilgi Üniversitesi’nde “Yazmak-Yaşamak” başlığı altında dersler verdiniz. Yazmak, yazar olmak isteyenlere tavsiyeleriniz neler?
Hep çok okumalarını öneririm ama yazı atölyesine gelenlerin çoğu bile okumaya üşeniyorlar, ben yazmaktan çok okumayı severim mesela. Bir de illaki bir itirazınız olacak. Yaşama, dünyaya ya da sisteme karşı itirazınız yoksa edebiyatçı olamazsınız. Kaleminiz kuvvetliyse reklamcı, dizi yazarı falan olabilirsiniz ama. Tabii en önemlisi sebat, disiplin, her şeye karşın yazmakta diretmek. Bunu ben bile her zaman yapamıyorum.


SEVDİĞİ ROMANLAR

Yıllar içinde sayısız kitaba dokunmuş ve okumuşsunuzdur. Tüm bunlardan sizde kalan ilk on kitabı sorsam... Dönüp dönüp hatırladığınız...
O kadar çok var ki… Sayıyı on ile sınırlamak güç. Tabii birinci sırada “Anna Karenina” var. Bir sıralama yapmak gerekirse:
1- Anna Karenina - Lev Tolstoy
2- Suç ve Ceza - F. Dostoyevski
3- Büyük Umutlar - Charles Dickens
4- Kızıl ve Kara - Stendhal
5- Madam Bovary - Gustave Flaubert
6- De Profundis - Oscar Wilde
7- Dönüşüm - Franz Kafka
8- Veba - Albert Camus
9- Yüzyıllık Yalnızlık - Gabriel Garcia Marquez
10- Muhteşem Gatsby - F. Scott Fitzgerald
Türk edebiyatından da beş tane yazayım bari.
1- Handan - Halide Edip
2- Huzur - Ahmet Hamdi Tanpınar
3- Saatleri Ayarlama Enstitüsü - Ahmet Hamdi Tanpınar
4- Kürk Mantolu Madonna - Sabahattin Ali
5- Fosforlu Cevriye - Suat Derviş



Paylaş

Yeni sayı yeni heyecanBu ay kapağımıza Türk edebiyatının yaşayan en büyük yazarlarından Selim İleri'yi aldık. Selim İleri, edebiyatta 51 yılı geride bıraktı ve bu yıl karşımıza iki yeni romanla çıktı.

Devam