VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Aralık 2015 Pazartesi | Anasayfa > Haberler > Yorgun Mısır aşkı
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Yorgun Mısır aşkı

Necib Mahfuz’un “Yağmurda Aşk” romanı, 1967’de gerçekleşen Altı Gün Savaşı sonrasındaki Kahire’nin ve kendi yollarını çizmeye çalışan farklı karakterlerin hikayesi

MURAT CAN AŞLAK



“Bir kimsenin akıllı olduğu cevaplarından, bilge olduğu da sorularından anlaşılır.” Necib Mahfuz

Arap Edebiyatı‘nı dünyaya açan, 1988 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Necib Mahfuz’un varoluşçu romanı “Yağmurda Aşk”, Altı Gün Savaşı‘ndaki (1967) yenilginin gururunu kırdığı, kültürler ve nesiller arası farklılıkların ve arada kalmışlıkların kayganlaştırdığı Mısır’da çok sayıda karakteri birbirleriyle çarpıştırarak ahlak, vatanseverlik, aşk, kültürler ve insan doğası ile ilgili birçok soru soruyor.
“Hayat değerli ve onu sevmek en mantıklısı. Sana gelirsek, Mısır, sen de değerlisin, ama seni sevmek mantıklı değil! Uzayın derinliklerinde farklılıkların eriyip gittiği ve yıkıcı tutkuların silinip yok olduğu bir nokta olmalı.”

MANTIKSIZ SEVGİ

Roman; muhafazakârlığın kalın duvarlarının tutmaya çalıştığı, Batılı rüzgârların yeni neslin çatlaklarından sızdığı, küçük düşürücü mağlubiyete rağmen cephenin hala sıcaklığını koruduğu ancak zamanında insanların kalplerinde hissettiği söylemlerin artık klişeleşme riskiyle karşı karşıya kaldığı 1967 İsrail-Arap savaşının hemen ertesinin Kahire’sinde geçiyor. İki sevgilinin, bu hengâmenin orta yerinde, naif buluşmasıyla başlayan hikâye, vakit kaybetmeden aile ve arkadaşlık bağları ve beklenmedik sıçramalarla genişleyerek daha realist bir tabana, daha hoyrat bir iklime kavuşuyor. Mevcut politik ve kültürel gerilimlerin sıkıştırdığı, savaş yorgunu toplum; yüzeysel bir vatanseverlik ve ahlak anlayışına sarıldıkça trajediler doğurmaya hazır bir ortamın kokusu yavaş yavaş baskınlaşıyor.

“Kahrolsunlar! Kenarda oturup, insanların acı çekmesini, ezilmesini, esir edilmesini seyrediyorlar, ama aşk ve sefayla karşılaşınca açgözlü aslanlara dönüşüyorlar.”
Kurduğu sahne ve seçtiği dönem, Nobel Ödülü‘nü almak için bile Kahire’den ayrılmayan, kurgu akışında kırılmaların ustası Mahfuz’a şahane bir oyun alanı sunuyor. 130 sayfalık bir roman için oldukça fazla sayıda olan ama hiç biri havada kalmayan, tutarlı karakterlerini başlıyor birbirlerine vurmaya: Meteliksizlikten bir anda ulusal bir film yıldızına dönen bir genç âşık; pornografiyle genç kadınları kandırıp sonra işi bir tür gizli alışverişe döken bir kart zampara; hayırdan anlamayan bir yanağında kurşun deliği olan bir lezbiyen;nişanlısının kararlarını kendi başına almasını onursuzluk sayıp pavyona koşarak 4. sınıf bir dansözle o gece evlenen doktor; flörtü uzaktan bakışma olarak yorumlayanlarla, seksi yemek ve su kadar kolay bulanların oluşturduğu arkadaş grupları ve daha fazlası …
“Orta yaşlılar ne mutlu … Orta yaşlılara orta yaşlı oldukları için gıpta edildiği ülke ne kadar acınası!”

Bu karakterler aşk, çıkarlar, aile bağları, inançlar ve ahlak düzlemlerinde çarpışıyorlar ve gelenekler-modernizm çelişkisinin her an çatıºmalara uygun bir atmosfer sağladığı bir ortamda, her birinin diğerleriyle beraber dokunmuş hikayesi yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Öfkeyle ve tasarlanmadan işlenen iki cinayet de, su giderleri gibi bireysel hikayeleri ve kahramanların kaderlerini kendine çekiyor.
“Mezarlar dolmaya devam edecek, hastaneler de. Ama bunlar bizi yemek yemekten, içmekten, evlenmekten alıkoyamayacak!”

Necib Mahfuz’un bu kadar çapraşık ilişkiden ve felsefi sorulardan bir yeni “Kahire Üçlemesi” çıkarabilecekken; tüm işi 130 sayfalık, her zaman beşinci viteste akan bir iskelete hapsetmesi beklenmedik bir tercih.

Bu kadar yoğunlaştırmanın ve mermi formuna getirmenin ortaya çıkarabileceği olası sorunların hepsi Mahfuz’un ustalığıyla aşılmış. Roman, yoğunluğu ve hızıyla zamana yaymaya pek izin vermeyen bir doğaya sahip; bir ya da iki günde bitirilmeyi talep ediyor.
“(Mısır) Yüce bir dağ un ufak oldu ve harika bir rüya dağılıp gitti.”

Paylaş

Öyleyse ‘Yaşasın edebiyat!’ Geçen ay Grand Pera Emek Sineması’nda çok önemli bir edebiyat davetine katıldım. Davet önemliydi çünkü,Türk edebiyatının “yaşayan” 50 şairinin/yazarının, kendini, edebiyatını ve hayata bakışını anlattığı “Yüz Yüze Konuşmalar, Yaşayan Edebiyat” projesi tanıtıldı.

Devam