VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Nisan 2018 Pazar | Anasayfa > Haberler > Yusuf Atılgan’ın yaktığı sanılan romanının peşinde
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Yusuf Atılgan’ın yaktığı sanılan romanının peşinde

“Aylak Adam”ın C karakterini, “Anayurt Oteli”nin Zebercet’ini Türk edebiyat tarihine kazıyan büyük usta Yusuf Atılgan aramızdan ayrılalı 29 sene geçti. Atılgan’ın “Eşek Sırtında Saksağan” isimli bir roman yazdığı ancak bunu sonradan yaktığı biliniyordu. Romanın ilk yirmi sayfasını ailesi Atılgan’dan kalanlar arasında buldu. Yazarın kendi el yazısıyla yazdığı bu yirmi sayfa ile yazara ait notlar, şiirler, şarkılar ve yazılar Can Yayınları tarafından 24 Nisan’da yayımlanacak olan “Siz Rahat Yaşayasınız Diye”de toplandı. Ailesi, Yusuf Atılgan’ın el yazısı notlarını Vatan Kitap’a açtı.

İPEK CEYLAN ÜNALAN

"Ne çok yalan söyleniyordu yeryüzünde; yazıyla, resimle ya da susarak” der Anayurt Oteli’nde başkahramanımız. Yalanın hayatın her alanında kâh sözle kâh ufak bir mimikle kâh yazıyla söylendiğini vurgulayarak. Ama içlerinde en ağırı susarak yalan söylemektir. Bunu romanın kahramanı roman boyunca yapar; en çok da kendine yalan söyleyerek. Yalan söyleyerek diyorum çünkü romanın başkahramanı olan Zebercet, sorunlarını “susarak” kamufle eder. Oysaki susmak kurtuluş değildir. Çünkü o sustukça, asıl sorunun ortaya çıkış kaynağı bulunamaz. Bulunamadığı içinse bir iç hesaplaşma yaşayamayan karakter, kendi trajik sonunu kendisi getirir. Ne var ki dünyanın ve insanın “değişmez” durumunu gözler önüne serer Yusuf Atılgan bu romanında. “Aylak Adam” da ise C karakteri için bir anlam arayışı söz konusudur. Varlıklı bir genç olan C, hayatın anlamını arar durur; bu arayış maddi değil tamamen kişiye yaşam enerjisi verecek, “düşsel sevda” üzerinedir.

Romanları tezlere konu olan, titizliğiyle, kelimeleri bir araya getirişindeki özenle ve yazıya karşı hassasiyetiyle bilinen Yusuf Atılgan’ın İhsan Bayram ve Refik Durbaş’a yaktım dediği “Eşek Sırtındaki Saksağan”ın ilk yirmi sayfası Atılgan’dan kalan el yazısı notlar arasında eşi Serpil Hanım ile oğlu Mehmet Atılgan tarafından bulundu. Yusuf Atılgan’ın Faulkner’in “Döşeğimde Ölürken” isimli kitabına benzettiği için romanın tamamını henüz daktiloya geçirtmeden yaktığı biliniyordu.

Atılgan’ın 1959-1961 yılları arasında üzerinde çalıştığı tahmin edilen “Eşek Sırtında Saksağan” romanının ilk yirmi sayfası, daha önce yayınlanmamış notları, şiirleri ve dergilerde yayınlanmış olan yazıları “Siz Rahat Yaşayasınız Diye” isimli kitapta toplandı.

Yusuf Atılgan’ın eşi Serpil Hanım ve oğlu Mehmet Atılgan Moda’daki evlerinin kapılarını Vatan Kitap’a açtı. “Eşek Sırtındaki Saksağan”ın bulunma ve yayınlanma sürecini anlattılar. El yazısı notları ise yine ilk Vatan Kitap fotoğrafladı.

Tamamlasaydı sanki diğerlerinden daha bile güzel bir roman olurdu

* Bu romanın “Eşek Sırtındaki Saksağan” olduğunun nasıl farkına vardınız?
Mehmet Atılgan: Babam “Eşek Sırtındaki Saksağan”ı yazarken hem anneme hem de İhsan Bayram’a romanın kahramanlarından bahsetmiş. Romandaki sakat çocuk Ali’yi zaten biliyorlarmış. Erdal Öz’e mektuplarında da söz etmiş tabi. Bölümlere koyacağı adları falan da belirtmiş hatta: Böcekler, Toz, Çamur. Ondan kalan notları karıştırırken Ali isimli o karakterin anlatımıyla başlayan bir nota rastladık. Bu önlü arkalı el yazısıyla yazılmış toplamda yirmi sayfayı bulan bir anlatıydı. Anladık ki elimizde “Eşek Sırtındaki Saksağan’ı tutuyoruz.




Serpil Atılgan ve Mehmet Atılgan, İpek Ceylan Ünalan'a konuştu.



* Yusuf Atılgan’ın “Eşek Sırtındaki Saksağan”ı yaktığı biliniyordu. Nasıl olmuş da ilk yirmi sayfayı yakmamış bir fikriniz ya da bilginiz var mı?
Mehmet Atılgan: Evet yaktığı biliniyordu. Babam daktilo sevmezdi. El yazısıyla yazmayı tercih ederdi. İzmir ve Manisa’da babamın romanlarını daktiloya geçiren arkadaşları vardı. “Yusuf Atılgan’a Armağan” isimli kitapta yakın arkadaşı İhsan Bayram’ın Yusuf Atılgan’la bu roman üzerine geçen bir anısından bahsedilir: “O aralar bir köy romanı, Eşek Sırtındaki Saksağan’ı yazıyordu. (...) Roman daktiloya çekilmeye kalmıştı. Daha önceden sözleştiğimiz gün köye gittiğimde ne yazık ki sayanın yanındaki ocakta duran külleri gösterip: ‘İşte Eşek Sırtındaki Saksağan.’ dedi.Bizim bildiğimiz de bundan ibaretti. Ne düşündü neden bu kısmı da yok etmedi net olarak bilmiyoruz ama ilk yirmi sayfanın üzerinde belki de çalışmayı düşünüyordu, gerisini yakmıştı.

Erdal Öz’e 1960’da yazdığı bir mektubunda da şöyle diyor: “Eşek Sırtındaki Saksağan”dan söz etmemi istiyorsun. Bilmem ki dostum, ancak yirmi sayfası yazılabilmiş bir romanın nesinden söz edilir? (...) Çok güç ilerliyor, çok güç. Üstelik bu sıralar biraz dağınığım. Günlük yaşamamdan sıyrılıp kişilerimi gereğince yaşayamıyorum. Sabretmem gerek; aceleye getirmek istemiyorum; çünkü sonunda kendimin de beğenebileceği bir roman olmaması için hiçbir sebep yok. Laclos’un ‘Tehlikeli İlişkiler’de, Faulkner’in ‘Döşeğimde Ölürken’de, Roger Nimier’nin ‘Le Hussard Blue’da kullandıkları teknikle, kişilerin ağzından yazıyorum. Kafasından demek daha doğru olacak çünkü çoğu yerde düşünüyorlar. Ana olay yok romanda; küçük olaycıklar, anılar, saptamalar, izlenimler, çağrışımlarla kuruluyor(...)” Yani bu roman babamın başladığı, üzerine çok titizlendiği, çevresine de bahsettiği bir romandı.

Eşek Sırtındaki Saksağan'ın ilk 20 sayfası









*Bir diğer kulaktan dolma bilgi de bu romanın 600 sayfa yazılmış olduğu. Ama “Anayurt Oteli, “Aylak Adam” ve “Canistan”a baktığımızda hiç uzun uzun yazmadığını görüyoruz.

Mehmet Atılgan: 600 sayfa olduğu söyleniyor. İhsan Bayram “600 sayfaydı” gibi bir laf etmişti ama ben inanamadım buna. Çünkü babam o kadar uzun yazmazdı.

Serpil Atılgan: İhsan’a “Kafamda böyle uzun bir şey var. 600 sayfa falan gibi” demiş olabilir. Belki o kalmıştır İhsan’ın aklında. Çünkü dediğiniz gibi yazdığı romanların hepsini bir araya getirsek 600 sayfa etmez. Uzun anlatıların insanı değildi Yusuf. Ama bence bu romanı tamamlasaydı diğerlerinden farklı ve sanki daha bile güzel bir roman ortaya çıkacaktı.

*Peki bu romana dair sonradan bir şeyler çıkma durumu var mı?
Mehmet Atılgan: Yani bir yerlerde, birilerinde olsa bile bizim elimizde bu kitapta yayınlanan ilk yirmi sayfa dışında bir şey yok.

Serpil Atılgan: Bir kopyasını falan yazmış olamaz. Çünkü el yazısıyla yazardı ve bunları yayınlamaya karar verdiğinde daktilo ettirirdi.

* Eşek Sırtındaki Saksağan ismi nereden geliyor peki?
Mehmet Atılgan: İhsan Bayram’ın anılarından öğreniyoruz kitabın isminin nereden geldiğini. Bayram, anılarında şöyle der: “Eşeklerin sırtlarında yara olduğunda kurtlanır. Saksağanlar bu kurtları çok severler. Konarlar sırtlarına, onları yerler. Yaralarının çabucak iyileşmesine yardımcı olurlar. İşte romanın adı buradan geliyordu.”

* Yayımlanmasına nasıl karar verdiniz?
Mehmet Atılgan: Elimizde bu notlar vardı. Nasıl bir çalışma yapabiliriz diye düşündük. Can Yayınları’yla görüş alışverişi yaptık ve birtakım notlarıyla birlikte kitaplaştırmaya karar verdik. Tamamı el yazısı olan metinlerin deşifrelerini yapabilmek oldukça zordu. Çünkü içlerinde silik olanlar ve zor okunanlar vardı. Annem babamın el yazısını iyi tanıdığından deşifrelerini annemle birlikte yaptık. Kurşun kalemle, tükenmezle aldığı notlar, şiirler ve yazdığı ninni ile anneme yazdığı şarkılar da girdi kitabın içine. Bir kısmı silinmiş vaziyetteydi. Onları günlerce uğraşarak tespit ettik. Bizim için en önemlisi babamın yazdıklarını onun yazdığı gibi yayımlatmaktı. Uğraştık epeyce ama değdi. Ortaya Yusuf Atılgan’a dair güzel bir kitap çıkmış oldu.



* Peki İstanbul’a taşındığında yazmakta zorlandığını çünkü odaklanamadığından bahsetmişti çeşitli dergilerde çıkan yazılarında. Size bu konuda bir şeyler söylemiş miydi? Ya da siz neler gözlemlediniz?
Serpil Atılgan: Köyde yaşamak onun için bir seçim değildi zorunluluktu. İstanbul Üniversitesi’ni yeni bitirmiş, öğretmenliği sırasında öğrenci hareketlerinden tutuklanmış, sekiz ay hapis yatmış, birçok vatandaşlık hakkı elinden alınmış; iş bulamaz, öğretmenlik yapamaz, yurt dışına çıkamaz. Eş dost sizi gördüğünde kaldırım değiştirirdi. Adınız çıkmışsa bir kez, solculuk veba gibi bir şeydir o zamanlar, çevrenizi yok eder, bir selam esirgenir. Birçok insan onu çiftlik-çubuk sahibi varlıklı bir köylü sanıyor. Bu doğru değil. Üniversiteyi de binbir yokluk içinde okumuş aslında. Köyde ya da şehirde yaşarken hiç bir uyum zorluğu çektiğini sanmıyorum. Aslında köylülüğü de tartışılır onun. Ailesi o bir yaşındayken Kurtuluş Savaşı’nda Manisa’daki evleri yandıktan sonra köye taşınıyor. Osmanlı döneminde vergi memuru olan babası bakkal dükkânı açıyor köyde. Bir zaman sonra bir miktar toprak alıp çiftçilik yapmaya başlıyor.

1976’da evlendik, 1979’da Mehmet doğdu. Belki çoluk çocuğa uyum sağlamaya çalıştığını söyleyebilirim. Bu da kısaca huzur, neşe, birkaç yakın dost demektir. Elinden geleni yapmaya çalışıyordu. İleri bir yaşta iş bulup çalışmayı göze aldı ve birkaç yıl çalıştı. İnsanlara, bireylere bakardı o, köyde yaşasın ya da şehirde. Yazıya gelince kendi sözleriyle söylersek “yazmak hasta ediyor beni, sinirlerimi bozuyor.” Çok titiz evet. Salt bir sözcük-sözcükler değil, üstünde durduğu her şey, hepsi. Bütünlük… Yazdıklarını kendine beğendirmek olanaksız. Mutlak sessizlik ister, dışarıyla ilgisi kesilir. Tavanda bir fare mi var? “Anayurt Oteli”ne hemen bir kedi sokar. Kapı pencere tıklamasın, konuk gelmeyecek. Bunalır, bunalır. Yemeden içmeden kesilir. Bereket versin tarhana var. Annesinin elleriyle kardığı o eşsiz güzel renkli tarhana. Bu tarhana çorbasıdır onu ayakta tutan. Bir de yazmadığı için sürekli hesap soran arkadaşların, okuyucuların baskısı var. Ne olursa olsun yazmayı aklından çıkarmaz; her zaman istekli, her zaman isteksizdir. Her zaman yazmamak için bir özrü vardır. Tembelliğinden yakınır. Ben buna katılmıyorum. İşte köyde yazarken; öyküler, “Aylak Adam”, “Eşek Sırtındaki Saksağan”, “Anayurt Oteli”, masallar; durum budur. 13 yıllık evliliğimiz süresince yazdığı öyküleri Mehmet yerde ortalığa yayılmış oyuncaklarıyla oynarken, ben mutfakta tencere tava tıngırtılarıyla yemek hazırlarken yazdı. “Canistan”ı yazarken kendine ait bir yer kiraladı. Gene bunalmaya başlamıştı elbet ama bir kez olsun bize yansıtmadı, yakınmadı. Az yazdığı ya da yazmadığı için tedirgin olan kendini suçlu hisseden bendim. O hoşnut görünüyordu, Mehmet’e çok düşkündü. Çok uslu, akıllı, şen şakrak bir çocuğumuz vardı. Varlığı bizi sağaltmış, iyileştirmişti sanki.



"YAZ BİTİR BANA ÖYLE VER"

Yazdıklarını okutur muydu size?
Serpil Atılgan: Evet, okuturdu. Yazmadan önce de yazmayı planladıklarından bahsederdi. Bir tek Canistan'da "Yaz bitir bana öyle ver" dedim.

Neden?
Serpil Atılgan: Çünkü yazmayı planladığı şeyi anlatır sonrasında 3-5 sene bizi bekletir bir türlü yazmazdı. En sonunda "madem yazacaksın bitirdiğinde göster öyle okuyayım" dedim. Aramızda öyle bir anlaşma oldu. Çok önemserdim yazdıklarını. Zaten Yusuf da bana "Sen benim en dikkatli okurumsun" derdi.





Kitap, 24 Nisan'da Can Yayınları etiketiyle raflarda olacak.

Paylaş