VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com Vatan Kitap | Ah şu bizim Doğu-Batı takıntımız...
Gazetevatan Anasayfa
15.03.2012
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Ah şu bizim Doğu-Batı takıntımız...

Ah şu bizim Doğu-Batı takıntımız...

Bazen bir yazarın ele aldığı bir konu, tüm edebiyatının üzerine çıkar. İşte Besim F. Dellaloğlu “Bir Tanpınar Fetişizmi” kitabında bu durumu analiz ediyor.

Bazı yazar ve şairlerin imgeleri öyle güçlüdür ki edebiyatlarını gölgeler. Mesela Aziz Nesin “Türk insanının yüzde 60’ı aptaldır” sözüyle anımsanır, “Zübük”le ya da mizah edebiyatına getirdiği yeniliklerle veya karakter yaratma becerisi, gözlem yeteneği ile değil. Aslında bir yazar için ne hazin bir durum değil mi!
Orhan Pamuk keza... O ünlü “Bir milyon Ermeni...” sözünü söylediğinden beri ne “Kara Kitap”tan, ne de “Benim Adım Kırmızı”nın katmanlı yapısından, roman sanatına getirdiği açılımlardan bahseder, bahsedebilir olduk; varsa yoksa siyaset!
Bence bunun bir diğer örneği de Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. Onun eserlerinde Doğu ve Batı ya da modern ve gelenek meselesini ele alması onu neredeyse bir ideoloğa dönüştürmüştür. O kadar ki, bu meseleyi ele aldığı “Huzur” romanı, sadece Türkiye değil dünya edebiyatı içinde çok özel bir yeri olan “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nü gölgelemiş, hatta ezmiştir! Yazık. “Yaz Yağmuru” gibi kısacık ve bir o kadar da yoğun metninden kimseler bahsetmez olmuş, okuyanı tir tir titreten “Abdullah Efendi’nin Rüyaları”nın adı bile bilinmez olmuştur. Varsa yoksa “Huzur” denmiştir! Ama denirken yine edebiyat yerine politikaya vurgu yapılarak.
DOĞULU MU BATILI MI?
Özellikle son yıllarda Tanpıpar’ın “Huzur”unun bir çekice dönüştüğünü, sürekli bir kesimin başına vurulduğunu hissediyorum. Sanırım Tanpınar bunu görse, ya gülerdi ya da ağlar! Ama bu tutum, yani Tanpınar’ın Doğu-Batı meselesini ele almasının fetişleştirilmesi bende bir tepki yaratmaya başladı. Ama kimselere itiraf edemediğim, kendime de fısıltıyla söyleyebildiğim bir tepkiye... Gerçi zaman zaman bazı sağ, muhafazakar dindarların kendini kültür-sanat ortamından dışlanmış hissettiklerini söylerken bunu Tanpınar “izleğine” sığdırmaya çalışmaları karşısında “o kadar da değil, abartmayın” deme cesaretini hissetmedim değil. Ama sadece hissettim.
Bugün artık bunları buraya yazabiliyorum. Bir değişim yaşandığından değil. Besim F. Dellaloğlu’nun “Bir Tanpınar Fetişizmi” adı altında bir kitap kaleme aldığından.
Nedir üzerime bir karabasan gibi çöken bu fetişizm? Dellaloğlu’nun da kitapta belirttiği gibi bu bir kimlik meselesinden kaynaklanıyor. “Doğulu muyuz yoksa Batılı mı?” ikileminden. İlla biri olmazı gerekirmiş gibi!
Malum, son yıllarda özellikle sağ entelektüellerin sürekli vurguladığı gibi Cumhuriyet Batı idelojisini benimsemiş bir rejimdir. Mesela eskiden pazar günleri televizyonda gösterilen klasik müzik konserleri gibi, şapka inkılabı gibi, Atatürk’ün vals yapması gibi... Oysa Atatürk zeybek de oynar, Safiye Ayla’dan en güzel sanat müziği şarkılarını dinler, kendisi de Rumeli türküleri söyler. Kabul edelim, bu tarifte bir kurgu var!
Ama ortada bir Doğu-Batı ikileminin de olduğu kesin. Nedense bu ülkede Dede Efendi dinleyen birinin Mozart dinlemeyeceği, Mozart dinleyenin de Dede Efendi’yi sevmeyeceği söylenir, düşünülür, böyle bilinir. Ya da sık sık söylendiği gibi bu ülke genci Arthur Rimbaud’yu okur ama Sezai Karakoç’u bilmez hatta okumaktan utanır!
İşte Tanpınar’ın “Huzur” romanındaki Doğu-Batı izleği bugün bu şekilde yorumlanıyor. Dahası bu sözlerinin onu bir muhafazakar kıldığı da... Öyle ya, onu en çok sahiplenenler, alıntılar yapanlar genelde sağ-muhafazakar kesim olmuştur.
Peki Tanpınar gerçekten böyle biri midir? Yoksa tüm bu söylemler başka bir şeyin ifadesi mi? Mesela bir geç kalmışlığın?
Oysa Dellaloğlu’nun da vurguladığı gibi Tanpınar’ın bu tür kompleksleri hiç yoktur. O kendini ne Mevlana taraftarı, ne de Mozart yanlısı görür. İkisinden de zevk alır. Bakın “beslenir” demiyorum, zevk alır. Beslenme kelimesinde bile bir politik bir amaç vardır çünkü. Oysa Tanpınar, estetik zevkleri gelişmiş, bilgi karşısında heyecanlanan, meraklı bir entelektüeldir. O sadece kendisi olmak ister. Hiç de öyle Doğu-Batı sentezi peşinde falan koştuğu yoktur. Zaten herkes bilir ki, Dede Efendi dinleyen Mozart’ı dinlemekten büyük keyif alır. Mozart’ı dinleyen biri de Dede Efendi’den... (Bu ayrımı iddia edenlere bu yüzden seslenmek isterim. İnsanlara hangi müziği dinlediklerini soralım. Emin olun çoğu yanıt pop-arabesk olacaktır. Yani belki de çok arzulanan Doğu-Batı sentezi budur. Ama bunun hemen ardından Mesnevi’yi mi okudunuz yoksa Shakespeare’yi mi diye de eklemek lazım ki, sentezin boyutlarından çok düzeyi anlaşılsın.)
Gelelim, Tanpınar’ın muhafazakar kesim tarafından bir bayrağa dönüştürülmesine. Acaba diyorum, bu kesim bu kadar mı kendini dışlanmış hissetti ya da entelektüel çevreye ait olamadı da, Tanpınar’a bu denli büyük bir anlam yükledi.

CHP MİLLETVEKİLİYDİ

Çünkü Dellaloğlu’nun da değindiği üzere Tanpınar CHP milletvekiliydi, hem de Tek Parti döneminde. Dahası “Huzur” romanında Doğu ve Batı’nın sentezi olan Nuran, baba tarafından Mevlevi olduğu kadar anne tarafından da Bektaşi’dir. Ama Nuran her şeyden önce bir bireydir. Ve romanın asıl meselesi de budur. Evlidir ama buna rağmen bir başka erkekle ilişki yaşar, cinsellik dahil. (Muhafazakar kesim burayı neden gözardı eder?) Fakat ilişkisini sürdüremez, geleneksel kişiliğinden ya da muhafazakar yapısından, boşanmayı caiz görmediğinden değil. Anne olduğundan. Kızının, Mümtaz’la olan ilişkisinden kötü etkileneceğini düşündüğü için. Ve ne yazık ki, tüm toplum aşık bir kadının aşkını yaşamasına izin vermez. Nuran çıkış bulamaz ve kocasına geri döner. Bugün bile birçok kadının, hem Doğu’da, hem Batı’da yaptığı gibi. Yani “Huzur” aslında feminist okumaya çok ama çok açık bir romandır.
Ancak, Tanpınar, Doğu-Batı izleğini ele aldığı için o kadar fetişleştirilmiştir ki, bu okumayı fark etmek imkansız hale gelmiştir. Bir nevi şartlanma. Bunu en iyi kadın okurlardan bile çok az duyduğumu söylemeliyim. Dahası “Huzur” bir hastalıklar romanıdır da. İhsan hastadır, Makbule hastadır, Mümtaz zaten romanın sonunda çıldırır. Dünya hastadır, II. Dünya Savaşı çıkacaktır.
Ne yazık ki, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” nasıl “Huzur”un gölgesinde kalmışsa, Tanpınar’ın tüm bu anlatımları da Doğu-Batı izleğinin gölgesinde kalmış hatta ezilmiştir. Ve bence yazık olmuştur.

Kültürel Müslümanlık

Tanpınar’ın İslama bakışına gelince. Ben pek çoklarının aksine Tanpınar’ın romanlarında İslam tavsiyesinde bulunduğunu düşünmeyenlerdenim. Zira Dellaloğlu’nun da belirttiği gibi o romanlarında daha çok işin kültürel boyutu üzerinde durur. Bir “kültürel Müslümanlık”tan bahseder. Mesela ateist olup kültürel Müslüman olmanız mümkündür. Yani “Allah iyiliğini versin” demek için Allah’a inanmak gerekmez ya da çok dindar. Ve dindar olmayan kişiler de İslam’ın camilerine sahip çıkabilir, bunları sevebilir. İşte Tanpınar’ın anlattığı tam da budur. Zira “Ne kadar çok Müslüman o kadar çok İslam’dır. Ne kadar Marksist o kadar Marksizm” gibi!

Yazarın Diğer Yazıları

Paylaş
YORUMLAR

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayı : 163