VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com Vatan Kitap | Aşkı asla hafife almamak gerek!..
Gazetevatan Anasayfa
14.10.2014
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Aşkı asla hafife almamak gerek!..

Aşkı asla hafife almamak gerek!..

Kahverengi Pardesülü Adam, Bal Gözlü Kız, din-sınıf farkı ve imkansız aşk. Oysa aşk Romeo ve Juliyet’ten bu yana insanları dil, din, ırk farklarına rağmen bir araya getirmiyor muydu? Hani sekülerdi, hani devrimciydi, hani sınıfsızdı? “Bu Roman O Kız Okusun Diye Yazıldı” romanında imkansız bir aşkı anlatan Enver Aysever’e sorduk, o da anlattı.

Romanınızda İstanbul çok önemli bir yer tutuyor. Hatta ana kahramanlarından ve bu bir aşk romanı. İstanbul bu aşkın neresinde?

Ben kendi payıma şöyle düşünüyorum; İstanbul müspet ya da menfi neresinden bakarsak bakalım yaralı olmasıyla, hoyrat kullanılmasıyla, boğazın güzelliğiyle ya da hatırlarımızda ettiği yerle elbette aşkın göbeğinde. İstanbul’un bir aşk hikâyesi için muhteşem bir kent olduğunu düşünüyorum. Neden? Çünkü aşkın tüm iniş çıkışlarını bu kentte bulmak mümkün. Güzelliklerini bulabileceğimiz gibi aşkın o yaralı, insanı yıkan, acıtan taraflarını da bulabiliriz. Öte taraftan bu şehir Yahya Kemal’den, Tanpınar’a, Orhan Kemal’e kadar birçok edebiyatçıyı derinden etkilemiştir. İstanbul’a dair bir aşk ilişkisi yaşanabilir ve bu aşk ilişkisi kırık dökük, kötü de olabilir. Bazı sokakları, bazı mahalleleri, bazı parkları hatıralarımızda güzel bir yer edinmişken, bazıları canımızı yakar. Bu yüzden İstanbul bellek açısından kanayan bir bellek, yürek açısından da çarpıntılı bir yürek dersek yanlış bir tarif olmaz sanırım.



Aşkın ortak bir mabedi var mıdır?

Her aşkın kendi mabedi olabilir, o mabet de herhalde o aşkın izlerini bıraktığı kenttir. Ben bir kentle aşk arasındaki ilişkiyi Yahya Kemal’in deyimiyle “deruni” buluyorum. Kenti; aşkı hem yaratan hem geliştiren hem de çoğu zaman onun gömütü haline getiren bir olgu olarak ele alabiliriz.

Roman yasak bir aşkı anlatıyor; din, mezhep, sınıf farkı... Hepsi bir engel ve bu yüzden de can acıtıyor. Oysa aşk tüm farklılıkların üzerinde duran, seküler ve sınıfsız bir olgu değil midir?

Aşkın seküler olduğu doğru. Şüphesiz aşkın içinde şehvet var, tutku var, kural tanımazlık var, kendi tanrısını kendi yaratma var, birlikte aynı kıbleye bakmak var, pusulanı aynı yöne tutmak var. Sınıfsız olması da doğrudur hatta aşk ilişkilerinde birçok ihlal de bu yüzden yapılmıştır. Ha bunların hepsinin sonu mutlu mu olmuştur bilemem. Ayrı ırktan, ayrı dilden hatta aynı cinsten olup ayrı kaderden gelen insanlar aşkı türlü türlü yaşıyorlar. Aşkı kutsamamak ve hafife almak yanlış olabilir.

Romanda aşk şiirlerle kendisini ifade ediyor. Özellikle de Cemal Süreya ile...

Edebiyata, ilk gençlik yıllarımız denilen dönemde, ben de pek çok kişi gibi şiir sevgisiyle başlamıştım. Başlangıçta herkes gibi Garipçiler’den çok etkilenmiştim. Bunda tabii, Müşfik Kenter’in de payı vardır. O zamanlar Orhan Veli’yi oynuyordu ve ben onu seyretmiş olmanın hazzı ve mutluluğu ile olsa gerek Garip şiiriyle aramda bir bağ kurmuştum. Aslına bakarsanız, şiirle kurulan ilişki, her edebiyatçının edebiyatla kurduğu ilk ilişkidir.

ŞİİR, GEZİ’YLE DİRİLDİ

Türkiye’de şiir 90’lardan itibaren önemsizleşmeye başlamıştı. Mesela şiir kitapları neredeyse basılmaz oldu çünkü satılmıyordu. Ancak günümüzde şiir tekrar yüzünü göstermeye başladı. Ne dersiniz?

Bence de... Bunda Gezi’nin payı büyük. Bu da çok hoşuma gidiyor yani Gezi ile birlikte şiirin yeniden dirilişi... Turgut Uyar’ın, Cemal Süreya’nın ve daha pek çok şair, Gezi’de adeta bayraklaştı ve bu şekilde militarist dünyaya şiirle yanıt verildi. Bence bu çok önemliydi. Belki Gezi’nin mizahi boyutu kadar bunun üzerinde durulmadı ama şiirin yeniden dirilişi Gezi’nin diğer boyutuydu.



Peki şiir sizin gündeminizde nerede duruyor?

Son dönemde ben de şiirle yeniden uğraşmaya başladım. Bu uğraşım nasıl evrilir bilmiyorum. Ama şiir en azından yazdığım metinlerde (deneme, roman, siyasal yazılar) muhakkak oluyor ve olacaktır da. Ben şiir yazar mıyım, inanın bilmiyorum.

Aykırı Kumpanya ile edebiyatı edebiyatçıları sahneye taşıdınız. Tiyatro geçmişi de olan bir yazarsınız. Bu romandan bir tiyatro oyunu çıkar mı?

Ben tiyatro yapmış biri olarak bu kitaptan bir oyun da, bir film de çıkabileceğini düşünüyorum. Okurların ve oyuncu arkadaşların kitabın özellikle mektuplarla ilgili bölümünün çok dramatik olduğu ve oradaki insan halleri üzerinden oyunculuk yapmanın çok keyifli olabileceğine yönelik değerlendirmeleri oldu. Ama işin açıkçası bunu ben yapmam, bir başkasının romanını uyarlayabilirim ama kendi romanımdan bir şey yapmayı doğru bulmam.

Söz Aykırı Kumpanya’dan açılmışken... Kumpanya büyük ilgi görüyor. Bunu bekliyor muydunuz ve bunu neye bağlıyorsunuz?

Aykırı Kumpanya’nın iyi izleyicilerinden biri de sensin. Yani bu sorunun yanıtını sen benden daha iyi biliyorsun. Aykırı Kumpanya benim için bir iç dökümüydü. İnsana dair biriktirdiklerimi seyirciyle, okurla paylaşma hali. Neden okurla? Çünkü Aykırı Kumpanya’nın zemini edebiyat sevgisi zemininden başlıyor. Hemen hemen tamamında, tüm aşamalarında müzik, edebiyat lezzeti ve sahne duygusu bir arada. Neyi paylaşıyoruz? Bir kere sahici bir dertleşme oluyor. İkincisi hiç de hafife alınmayacak, acı-tatlı ortak hatıralarımıza gülüyoruz. Öte taraftan da Türkçenin büyük ustalarını adım adım anıyoruz. Ayrıca Gezi’in dalgaları da kumpanyanın doğal parçası olmaya başladı. Büyük üstat Ferhan Şensoy’un “Ferhangi Şeyler”ini çok önemserim. O, “Muzır Müzikal” oynanırken salon yakıldığı için doğmuş zorunlu bir projeydi. Aykırı Kumpanya da Türkiye’nin sıkışmışlığında zorunlu olarak doğmuş bir proje. Bundan kendi iç sıkıntımın, sıkışmışlığım da etkisi var. Bu dertleşmeye toplumun da benim de ihtiyacımız var.

ÖDÜL ALSAN DERT ALMASAN DERT

Türkiye’nin majör bir haber kanalında, çok izlenen bir program yaptınız. Bu programa Türkiye’nin en ünlü ve önemli isimleri katıldı. Ama Yunus Nadi Roman Ödülü almış olmanıza daha fazla vurgu yapıyorsunuz. Bu ödülün sizin için anlamı ne?

İlk roman, ilk ödül ve ödül belasından kurtulma. Çünkü ödül almasan bir dert, alsan bir dert. Ödülle olan ilişkisini kesince insan daha rahat, daha özgür yazmaya başlıyor. Yunus Nadi Ödülü’nü almaktan dolayı mutluyum çünkü sevdiğim, önemsediğim, edebiyatta hayranlık duyduğum bir jüri vermişti. İlk kitabım olması itibariyle beni motive etmiş, yüreklendirmişti. Ama nihayetinde yazarlık serüveni diye bir serüvenimiz varsa -ki mutlaka bu işlere ilgilenenlerin kendi serüveni var- bunun ölçüsünü zaman koyacak hiç kuşku yok. “Bu Roman O Kız okusun Diye Yazıldı”, “Bir An Bir Parça”dan bu tarafa bir sürecin devamı oldu, bundan mutluyum. Kendimi de geliştirdiğim ve daha verimli olabileceğimi hissettiğim bir dönemdeyim. Bu benim üçüncü romanım ve bundan sonra da roman yazmaya devam edeceğim.

Son soru: Romanda anlatıcının hikâyenin yerine geçtiği yönünde bir eleştiri geldi. Bir de postmodern edebiyata kendinizi dahil etmeye çalıştığınız. Ne diyorsunuz?

Eleştirmen bence sınırsız ve dilediği gibi yazma özgürlüğüne sahiptir. Ancak görevi aynı zamanda ölçüt getirmek, ölçüt koymaktır. Eleştirmen yazar karşısında bir zalim, bir hâkim, bir savcı ya da otoriter bir siyasi lider değildir. Dolayısıyla eleştirmen kendini ölçütünü de açıklayarak değerlendirme yapmalıdır, bir ölçüt koymaksızın canım böyle istedi, ben böyle düşünüyorum dediği zaman ise herkesin ona soru sorma hakkı ortaya çıkar. Ancak ben doğrudan bir eleştirmene cevap vermenin yazarın işi olmadığını düşünüyorum, o yüzden bunu kenara koyuyorum.

Kitaba dair konuşursak ben post modern anlatı türlerine sıcak bakan biri değilim. Sıcak bakmamamın sebebi; post modernizm kavramı daha ortaya çıkmadan yazılmış kimi romanlara da daha sonradan post modern romanlar dendi. Örneğin Oğuz Atay’ın romanları. Hâlbuki Oğuz Atay’ın oturup da hadi ben post modern bir roman yazayım deme olasılığı yoktu. O yüzden bir yapıt oluşturan kimsenin hangi akıma ekleneyim ya da hangi akımı oluşturayım gibi bir durumu, bir tutumu olamaz, bu kendiliğinden olur. Ancak türler arası geçişkenlik varken bunu bir ölçüt koymadan, yeteneksizliğin üzerini örtmek için kullanmayı hafiflik olarak sayarım. Ama bir anlatıcı dili geliştirmeye çalışmasını da önemsiyorum. Örneğin, yaşayan en büyük romancılardan olan Kundera’nın anlatısındaki gibiÖ Çünkü romancı artık, türler arasındaki bu ilişkiyi kendi anlatısıyla başka bir yere taşırken başka ihtiyaçları da giderir. Yani roman felsefeye, toplum bilime ve psikolojiye dair anlatıları ortaya koyarken yazar bunu artık kendisine hoyrat bir tavır takınarak yapıyor.

Dinliyorum...

* Tutucu bir dinleyiciyim sanırım. Müzik tercihlerimde fark ettim ki, oda müziğinin en yalın hallerini yani iki-üç çalgılı hallerini tercih ediyorum. Bunun akla gelen her hali olabilir. Tabi Bach tercihim.
* Bir de son zamanlarda piyano düşkünlüğü başladı. Özellikle Beethoven sonatlarını çok seviyorum. Senfonik müzik ya da geniş açılımlı müzikler yerine inceltilmiş, az çalgılı müzikleri sever oldum. Herhalde yaşadığımız kakofoniye inat oluyor bu.



Paylaş
YORUMLAR

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Mayıs 2017 Yıl : 13
Sayı : 159